Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

23. Bölüm O Bir Canavar!

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

''Peki başka biri?''

''Bahsettiklerimden başka, Majesteleri'nin baş uşağı Bast, yani sizin gelecekteki kayınpederiniz var. Angela'nın babası o, o da epey söz sahibidir... Ama düşmanlar saldırmadan önce, Bast, Kale'yi resmen bir servetle terk etmişti ve kimse onun nereye gittiğini bilmiyor.''

''Angela'nın babası mı?'' Fei şaşırmıştı. ''Angela'nın babası hala hayatta mı? O düşmanlar gelmeden buradan ayrıldı ve  yanında adeta bir servet götürdü, ha? Onu neden görmediğimi merak etmeye gerek yok o halde. Bu kaçmaktan sayılıyor mu bu arada?''

Fei'nin ilk tepkisi öfkeyle dolu değildi, ama Angela için üzgün hissetmişti. O güzel ve nazik kız, en önemli zamanda babası tarafından terk edilmişti.

''Her gün hissettiklerini bastırıyor olmalı o...'' demişti Fei, aniden Angela hakkında endişe duymaya başlamıştı.

***

Soğuk bir esinti kol geziyordu Chambord'da. Nehrin öteki tarafında, düşmanların meşaleleri geceyi hafifçe aydınlatıyordu. Uzaktan bakıldığında gökyüzündeki yıldızları andırıyorlardı. Fei, Brook ile surun üstünde konuşmaya devam etmişti bir süre boyunca. Şimdi, Chambord'daki güçlü gruplar hakkında epey bir bilgisi vardı.

Brook'un açıklamasına göre Chambord bile Azeroth Kıtası'ndaki küçük bir krallıktı ve karmaşık siyasi yapılar ve merkezi gruplar arasındaki iç kavgalar, süper güçlü imparatorlukların arasındakiler kadar oluyordu... Fei, gerçekten de ilginç bir şeyle karşı karşıya olduğunu hissetmişti.

''Bugün Bazzer, Conca ve Oleg'i savaşta görmedim sanki. Onların katılması gerekmiyor mu buna?'' diye sormuştu Fei, biraz düşündükten sonra.

''Bay Bazzer aslında bir ara savaşa katılmıştı. Bu, tam siz surda vurulduğunuz zamanda gerçekleşmişti... Askeri Yargıç Conca ilk günde yaralanmış ve tedavi görmek üzere evine dönmüştü. Oleg ise bir hapishane müdürü; ondan savaşa katılmasını istememe rağmen, bir ayrıcalığı olduğunu ve hapishaneyi koruması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden de savaş alanında hiçbir görevi yoktu.''

''Bir görevi yoktu, ha? Hehehe, peki...'' Fei küçümseyerek gülmüştü. ''O halde... Onların güç durumları nasıl? Yani, bireysel kuvvetlerinden bahsediyorum...''

''Bazzer sıradan bir eleman. Herhangi bir büyüye ya da savaş tekniğine sahip değil. Conca ve Oleg Yıldız Seviyesi savaşçılar... Ama Chambord'daki en güçlü kişi Usta Lampard'dır! Üç Yıldız Seviyesi bir savaşçı olarak, etrafımızdaki krallıkların gardiyanları, ki gardiyanlar bir krallık ya da imparatorluğu korumak için oluşturulmuş güçlü insanlar topluluğudur, arasındaki de en güçlü kişidir!''

Brook, Lampard hakkında konuşuyorken kesinlikle gururlanıyordu.

''Hatırladığıma göre Bazzer'in oğlu Gill bir büyücü, değil mi?'' Fei aniden 'kötü' bir fikre sahip olmuş, gülmüştü. ''Emrimi ilet ve büyücü Gill'i, Chambord Krallığı'nı savunması için surun üstüne çağırın.''

''Majesteleri, Gill henüz Yıldız Seviyesi bir büyücü değil. Sadece düşük seviyeli bir acemi büyücü o... Ama... Acemi bir büyücü de savaşa epey yardım sağlayacaktır tabii...'' Brook, cevapladığı gibi eğilmiş ve devam etmişti: ''Dilediğiniz gibi, Majesteleri. Gill'i buraya getirmeleri için birilerini göndereceğim.''

Açıkça Brook, bu komutaya tam anlamıyla katılıyordu.

''Eh, bu gecelik bu kadarı yeterli.'' Fei istediği kadar bilgiyi almıştı artık. Brook'un omzuna hafifçe dokunmuş ve gülümsemişti, ''Gece nöbetçilik yapacak askerleri organize ettikten sonra, sen de biraz dinlenmene bak. Bu gece ben de nöbetçiliğe yardım edeceğim.''

''Majesteleri, öyle şey olur mu hiç? Bu benim görev...'' Brook şaşırmıştı bir anda.

Fei gülümsemiş ve konuşmasını bölerek bir el işareti yapmıştı, ''Komutan Brook, askerlerden duyduğum kadarıyla sen iki gündür uyumuyormuşsun. Bu hiç iyi değil. Yarın bizi bekleyen daha da sert geçecek savaşlar var... Tamamdır Brook, sen direkt git de uyu biraz. Yarınki savaşta daha fazla düşman öldürmen lazım... Bu Kral'ın emridir, bu yüzden karşı çıkma! Hadi, uza bakayım şimdi!''

Brook epey bir şaşırmıştı. Daha sonra da bu sert adam dizlerinin üstüne çökerek çift elli kılıcını göğsünün önüne dayamıştı. Ciddi bir şekilde yemin etmişti devamında da, ''Majesteleri Alexander, benim onurlu kralım! Yıldız Seviye savaşçı Goethe-Brook'un size bağlılığın teminatı budur!''

***

Brook ayrıldıktan sonra Fei ,kendisini takip eden askerleri bir yerlere göndermek için birkaç bahane uydurmuştu.

Etrafta biraz dolaşmış ve surun savunma mekanizmalarıyla farklı yapılarının detaylarını incelemiş, onların üzerinde bir göz gezdirmişti. Gece nöbetindeki askeri sakinleştirmiş ve surun ortasındaki gözetleme kulesine doğru yürümüştü.

Gözetleme kulesi, ahşap ve taşlarla yapılmış iki katlı bir binaydı. Savaş patlak vermeden öncesinde, belli oluyordu ki bu gözetleme kulesi epey iyi dizayn edilmişti. Surun üstünde nöbetleri değişen askerlere bir dinlenme mekanı olarak hizmet etmiş gibi görünüyordu. Ancak birkaç gün önce başlamış olan savaş, adeta bu yapının dışarıdan görünen yüzünü paramparça etmişti. Kısmen dört duvarı yıkılmıştı. Tavansızdı, yıldız ışıkları içeriyi fazlasıyla aydınlatabiliyordu.

Fei surun alt kısmını görebileceği bir yer seçti ve böylece, düşmanlar bir şey yapmaya kalkışırsa fark edebilecekti. Daha sonra da seçtiği yere oturup ayaklarını aşağıya uzatarak geceyi izlemeye başladı.

''Bunun pek iyi bir durum olduğu söylenemez. Her ne kadar kuşatmayı bozguna uğratmış olsak da bugün, bunun yarın da olacağından emin değilim. Düşmanların ekipmanı oldukça iyi ve iyi eğitimliler. Dahası, sayımız onlardan çok daha aşağıda. Eğer bu devam ederse, Chambord'un kaderi fethedilmekten başka bir şey olmayacak. Burada... Burada başka bir yol olmalı!'' diye düşünmüştü Fei, bir şeyler bulabilmek için epey bir uğraşıyordu.

Tonlarca fikir kafasının içinden geçtikten sonra bile güzel bir fikre sahip olamamıştı. Dünya'da sadece bir üniversite öğrencisiydi, en nihayetinde. İstihbarat servislerinde iyi eğitim almış bir suikastçı ya da askeri bir komutan değildi. Chambord Kalesi'ni kurtarmak için bir yol düşünmek, onun için öyle basit bir mesele değildi.

''Öyle görünüyor ki, öncelikle kuvvetimi artırmalıyım. Daha sonra geri kalanıyla uğraşabilirim.''

Düşünmeyi bırakmıştı bir sürenin ardından. Gözlerini kapatmış, aklını dinginleştirmiş ve kafasındaki gizemli sesle iletişime geçmeye çalışmıştı. Diablo Dünyası'na girmeyi, 'seviye atlamayı' ve gücünü yükseltmeyi istiyordu.

Ancak...

''Yeterli zihinsel güç yenilenmemiş. Diablo Dünyası'na giriş yapılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyin.''

Soğuk ve gizemli olan o ses, Fei'ye hızlıca bir cevap vermişti.

Elbette Fei de bu cevap karşısında hayal kırıklığına uğramıştı biraz. Bir süre boyunca sabırla meditasyon yapmış ve tekrar denemişti, ama cevabın değiştiği falan yoktu. On defa denedikten sonra da hala Diablo Dünyası'na girememişti, ''Yeterli zihinsel güç yenilenmemiş.'' diye cevap verip duruyordu o ses...

Ama yine de pes etmemiş, denemeye devam etmişti Fei. Ancak maalesef, bir süre sonra bitkinlik onu yakalamış ve kral, farkında olmadan uyuyakalmıştı.

***

Zuli Nehri'nin güney yakası, gizemli ve nereden geldikleri belli olmayan düşmanların merkezinin içinde.

Kampın ortasında büyük, siyah bir çadır vardı ve etrafını saran on çadırdan, gözle görülür bir şekilde büyük ve görkemliydi. Etrafındaki meşalelerin titrek ışığının altında, o çadır, karanlığın içinde saklanan ve düşmana her an saldırmaya hazır olan korkutucu bir yaratığa benziyordu.

Ancak, çadırın içi oldukça ılık ve sıcaktı.

Daha önce savaş alanında birden belirmiş olan o gümüş maskeli adam, büyük bir koltukta oturuyordu. Koltuk büyük, siyah renkli, hangi hayvandan alındığı belli olmayan bir kürk ile kaplanmıştı. Şövalye oldukta rahat gibi görünüyordu. Bir eliyle çenesini okşuyorken diğer eliyle, içinde kırmızı şarabın yavaşça dönüyor olduğu yeşim renkli, neredeyse şeffaf bir bardağı tutuyordu.

On dokuz siyah savaşçı ise, onun tarafında iki sıraya ayrılmış şekilde duruyorlardı. Çadırın sol tarafında kalan, siyah bir pelerinle kaplanmış olan bir adam masanın yan tarafında bir yere oturmuştu. Hemen yanında olan bir asa onun kimliğini açığa vuruyordu, o, belliydi ki bir büyücüydü.

Bu herifin bulunduğu alanı sarıp sarmalayan garip bir güç vardı; bu, onun yüzünü daha da görülmesi zor bir hale getiriyordu. Çadırın içi ılık olsa da, ona bakan herkes kemiklerine kadar bir anda işleyen soğuğu hissedebiliyordu.

Fei tarafından ciddi bir şekilde yaralanmış olan Üç Yıldız Seviyesi'ndeki savaşçı Landes, gümüş maskeli adamın önünde diz çökmüş bir şekilde duruyordu.

''Çat, pat...''

Çadırın içindeki tek ses buydu; ateşin altındaki kömürden yükseliyordu bu ses, oldukça garip bir atmosfer oluşmasını sağlıyordu burada.

Sonunda, gümüş maskeli adam kafasını kaldırmış ve Landes'e bakarak, sakince sormuştu. ''Landes, bugün o surun üstünde ne olduğunu anlat. Üç Yıldız Seviyesi bir savaşçı olarak, nasıl böyle yaralanabildiğin konusunda epey merak içerisindeyim.''

Çadırın ortasındaki kırmızı halının üstünde diz çökmüş bir halde olan Landes'in ise yüzü utançla kaplanmıştı.

Şaşırtıcı olan ise Landes gibi güçlü bir Üç Yıldız Seviyesi savaşçının gümüş maskeli şövalyenin sorusunun altında oldukça korkmuş görünmesiydi. Deneyimlediği her şeyi en ince ayrıntısına kadar gümüş maskeli savaşçıya anlatmıştı.

Herif kayıtsızca dinliyordu. Burada dikkatini çeken herhangi bir şey yokmuşçasına elindeki zümrüt bardağa odaklanmıştı bütün süre boyunca.

Lander bitirdikten sonra, gümüş maskeli adam kupayı döndürmeyi bırakmış ve yumuşak bir şekilde, ''Bak sen, ilginç, hehe... Landes, geç otur şöyle.'' demişti.

Landes bir ölüm cezasından kurtulmuş gibi hissetmişti anında, rahatlamayla bir nefes vermiş, ayağa kalkmış ve konuşmuştu: ''Teşekkür ederim, efendim. Rapor etmem gereken bir şey daha var... Chambord Kalesi'nde o Üç Yıldız Seviyesi savaşçıyla mücadele ederken, ilginç bir şey fark ettim.''

''Devam et.''

''Efendim, fark ettim ki o Üç Yıldız Seviyesi savaşçı yaralı. Yani, öyle görünüyordu. Vücudundaki su enerjisi, vücudunun içinde akıcı bir şekilde hareket edemiyormuş gibiydi. Tahminime göre, bir süre önce aldığı ve hala iyileşmemiş bir iç yaraya sahip... Bir sonrakinde onun kafasını kesip,  kafatasını sizin koleksiyonunuza ekleyeceğime eminim, Efendim!''

Landes öfkeliydi aslında. Ancak, bu, gümüş maskeli şövalyenin pek ilgisini çekmemişti.

O şövalye, Chambord'daki en güçlü kişiye ilgi duymuyordu. Görünüşe göre kasıtsız bir şekilde, sormuştu: ''Landes, bugün savaş alanında beliren tam zırha sahip şu ''sert'' herife  ne diyorsun?''