Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

29. Bölüm [Kralın Kılıcı]

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

Yıldız Seviyeleri tüm sistemin en altındaydı. Savaşçıların seviyesi, enerjilerinin ''yoğunluğu''na göre belirleniyordu. Azeroth Kıtası'nda, bir savaşçı ilk defa bir enerji oluşturduğu zaman, büyülü bir yıldız başının üstünde ortaya çıkıyor ve fırıl fırıl dönüyordu. Bu yıldızların sayısı, enerji yoğunluğu arttıkça birden dokuza kadar yükseliyordu. Her bir yeni yıldız savaşçının bir seviye atladığını gösteriyor; her bir seviye ise kişinin gücünü çarpıcı bir şekilde artırıyordu.

Dokuz yıldıza sahip olan savaşçı, Yıldız Seviyeleri'nin zirvesine yükselmiş oluyordu. Bundan sonra, yani Dokuz Yıldız Seviyesi'nden sonra bir adım daha ilerlerse, artık Ay Seviyesi bir savaşçı oluyordu. Ancak bu sıçrayış aşırı derecede zordu. Azeroth Kıtası'ndaki savaşçıların %70'i tüm hayatları boyunca hiçbir zaman Ay Seviyeleri'ne ulaşmayı başaramayacaktı.

Ay Seviyesi'ndeki savaşçılar, tam anlamıyla yeni bir seviyeye yerleşmiş oluyordu. Farklı farklı eğitim metotlarını seçebiliyorlardı. [Kader Savaşçıları] olarak adlandırılan, özel silahlar kullanmaya odaklanmış olanlar, [Canavarruhu Savaşçıları] olarak adlandırılan, güçlü yaratıklarla bağlantı kurup onların gücünü paylaşarak savaşanlar ve daha birçoğu... Gerçekten de, güçlü olmak için kullanılabilecek birçok metot vardı. 

Ay Seviyesi savaşçılar oldukça etkiliydi, sözleri geçiyordu. Kıtadaki oldukça güçlü imparatorluklardan basit bir şekilde takdir kazanabilirlerdi. Asil statüsü, para, siyasi güç, adına ne derseniz.

Ay Seviyesi savaşçıların da üzerinde, Güneş Seviyesi savaşçılar vardı. Onlar adeta tanrılar gibiydi, yalnızca efsanelerde ortaya çıkmışlardı. 

Bunlar büyücüler için de geçerliydi. 

Chambord, kıtanın merkezinden epey uzakta yer alıyordu, bu yüzden de doğal olarak burada, kimse Güneş Seviyesi'ndeki savaşçı ya da büyücülerle ilgili herhangi bir şeyi duymuş değildi.

Bu, Azeroth Kıtası'ndaki seviye sistemiydi. Fei'nin gösterdiği güç, Chambord'daki insanların savaşçıları anlayış ve tanımlayış şeklini tam anlamıyla değiştirmişti.

Kimse, Fei'nin nasıl bir güce sahip olduğunu bilmiyordu. Bir enerji parçasına dahi sahip olmaksızın İki Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçıyı, üzerindeki enerji kalkanına rağmen yumruklamış ve onu anında öldürmüştü.

Chambord'daki bir numaralı savaşçı olarak Üç Yıldız Seviyesi'ndeki Lampard da epey bir şaşırmıştı. Buna inanamamıştı doğrusu; görünüyordu ki Alexander, yalnızca vahşi gücünü kullanmıştı... ''Ama, ne zamandan beri saf ve vahşi bir güç bir savaşçının enerjisiyle yarışabiliyor?'' 

Sadece dürüst Brook biliyordu ''gerçeği''; heyecandan vücudu titriyordu: ''Bu kesinlikle Tanrı'nın gücü olmalı! Bu, kesinkes Savaş Tanrısı'nın kralın içinde bıraktığı gücü!''

Bazzer kendini kalabalığın içinde saklamıştı. Fei'nin yaptığını gördükten sonra yüz ifadesi tekrar kasvetlenmişti. Ancak o da şaşırmıştı aslında içten içe, ''Bu inanılmaz bir şey. Bu salak sadece normale dönmemiş, ayrıca onun gücü de tahmin edilemez bir seviyeye ulaşmış... Görünüyor ki planlarımda bazı değişikliklere yönelmem gerekiyor... Daha fazla beklememe imkan yok.'' 

Herkes ne olduğunu düşünüyordu. Surun üstünde baskın bir sessizlik vardı.

Fei de şaşırmıştı elbette, Conca'yı ne kadar hızlı öldürdüğünü görmesinin ardından. Gücünün dünkü savaşın ardından gözle görülür bir şekilde arttığını fark etmişti. Bu konuda biraz düşündükten sonra, bunun muhtemelen barbar karakterini beşten yedinci seviyeye yükseltmesinden kaynaklandığında karar kılmıştı. Ancak şu an bunun hakkında düşünmek için en uygun zaman değildi.

''Tink!'' 

Arkasına döndü ve kılıcını, sırtındaki kınından çıkardı, daha sonra da sesli bir şekilde: ''Pierce!'' 

Pierce şaşırmıştı, ama hemen devamında Fei'nin ne dediğini anlamıştı. Hemen öne doğru bir adım attı ve bir dizini yere koyarak konuştu. ''Majesteleri!'' 

''Dün, düşmanların iki kuşatma merdivenini yerle bir ettin ve Chambord'un düşmanları kovmasında büyük bir rol oynadın. Senin kahramanlığını kral olarak onurlandırıyor ve seni, Chambord'un yeni Askeri Yargıç'ı ilan ediyorum. [Kral'ın Kılıcı] adına hücüm etmeli ve savunmayı denetlemelisin. Eğer herhangi biri bir emre karşı gelmeye ya da sınır hattından kaçmaya cüret ederse, bu kılıç ile idam edilecekler... Bu beni de kapsıyor: Eğer ki savaş başlıyorken geri kaçmaya çalışırsam, benim kalbimi de bu kılıçla deleceksin!'' 

Fei kılıcını Pierce'ye vermişti.

Bu fikir, Fei'nin aklına Dünya'da izlediği askeri filmlerden gelmişti. Savaştan önce, moral, askeri yasa ve kurallar kadar önemliydi. Yaralı askerleri iyileştirmek ve Savaş Tanrısı'nın bir sözcüsüymüş gibi yapmak zaten moralin iyice artmasına yardım etmişti dün gece, Askeri Yargıç Conca'yı ilan etmek ve Pierce'yi bu konuma tayin etmek ise ciddi bir disiplinin kurulmasına ve pekiştirilmesine yardım ediyordu.

Hem teşvik, hem cezaları oluşturmak akıllıca olmuştu. 

Pierce [Kral'ın Kılıcı]'nı iki eliyle aldı ve, ''Nasıl isterseniz, büyük kralım!'' dedi. Daha sonra da mazgallı sipere atlamış ve kılıcı başının üstüne doğru kaldırarak adamlarına, askerlerine doğru kükremişti: ''Kardeşlerim, savaşın! Kral Alexander için!'' 

Pierce'nin kükreyişiyle, dalgalanıyor olan moraller adeta yanmaya başlamıştı.

''Tink! Tink! Tink!'' Metallerden çıkan ses surun her yanına girmişti. Zırh ve kalkanlara vurulan kılıç ve silah sesleri her yerdeydi, bir yandan da mızraklar, üstünde durulan yerlere sertçe vuruluyordu. Askerler, krala olan saygılarını ifade etmek ve onu desteklemek için bu metodu kullanıyorlardı.

Bu, Chambord'un Kralı'ydı!

Gerçek bir kral!

Birkaç dakika önce, bazı insanlar hala o tanrısallıkla ilgili olan söylentilere inanmakta tereddüt ediyorken, şu anda onlara inanmayan tek bir kişi bile kalmamıştı.

Artık daha fazla şüpheye gerek yoktu. Fei'nin emir ve eylemleri surun üstündeki herkesi yeterince şok etmişti. Özellikle o Conca'ya bağırdığında, günlerdir durmaksızın savaşıyor olan askerler istekle dolmuştu. Bu basit takdir, Azeroth Kıtası'nda askerlere çoğunlukla verilen vaat ve maddi ödüllerden çok daha değerliydi. Böyle bir kral, onların bağlılığını hak ederdi.

Başbakan Bazzer kalabalığın arasında duruyordu hala. Fenalık gözlerinden akıyordu adeta; kimse onun ne hakkında düşündüğünü bilmiyordu.

Fei elini kaldırdı ve askerler, bir kere daha hızlıca sessizleşti. Kralın bir sonraki emrini bekliyorlarken fazlasıyla heyecanlanmışlardı.

Fei etrafına baktı ve sabırlı bir şekilde sordu: ''Neden hala Bekçi Oleg burada değil?''

''Majesteleri, ben buradayım, buradayım...'' 

Titremekte olan bir vücut kalabalığın arasından fırlamıştı. Birkaç adım yaklaşmış ve Fei'nin önünde diz çökerek, ''Büyük Kral Alexander, emrinizi duyduktan sonra her şeyi bırakıp buraya koştum... Çok yaşa Kral Alexander, benim onurlu kralım!''

Bu figür Bekçi Oleg'di.

Biraz geç kalmış olsa da, Conca'ya neler olduğunu görmüştü. Onun Alexander'a ne yaptığını düşünmesinin ardından, kemiklerine kadar titremeye başladığını hissetmişti. Kendisinin bu kalabalığın arasına karışmasının ardından unutulmasını umuyordu, ama Kral Alexander onu direkt olarak çağırmıştı. Oleg, herhangi bir şekilde bir oyun oynamaya, onu kandırmaya cüret edemezdi. Korkmuş olsa da ileriye çıkmış, diz çökmüş ve Fei'yi övmeye başlamıştı.

Hatta sürünerek ilerleyip kralın botlarını öpmeyi bile istemişti.

Ama...

''Tink!'' 

Silahlar çekilmişti bir anda.

Brook ve Pierce ileri bir adım atmış ve Oleg'i durdurmuştu. Diğer askerler de Oleg'in önüne ilerleyerek kılıçlarıyla bir duvar oluşturmuştu. Onun krala yaklaşmasını istemiyorlardı.

Conca'nın krala basitçe yaklaşması neredeyse bir trajediyle sonuçlanıyordu. Her ne kadar kral, tereddütsüz bir şekilde Conca'yı infaz etmiş olsa da, kralın gardiyanları olarak, bu yanlışın tekrar yapılmasına izin veremezlerdi.

Oleg ise dehşete düşmüş durumdaydı.

Kafasını yere dayamıştı hemen. ''Majesteleri, lütfen bağışlayın beni... Ben Conca'dan farklıyım... Size son derece bağlıyım, sizin için her şeyi feda etmeye hazırım... Ben sizin en sadık kulunuzum. Verdiğiniz emirler hayatımın amacını oluşturuyor, ben...'' 

Fei kaşlarını çatmıştı.

Bu müdür 1.60'lardaydı, büyük bir sakalı vardı ve alnında bir yara taşıyordu. Sağlam ve acımasız birisi olarak görünüyordu. Fei, onun böylesine bir yağcı olacağını beklememişti.

Şüphelenmişti doğal olarak, ''Bu yağcı nasıl yönetiyor ulan o hapishaneyi?'' 

''Pekala, ayağa kalk bakalım...'' Fei askerlere silahlarını geri çekmelerini işaret etmişti. Oleg'e doğru yürümüş ve yedire yedire: ''Bu söylediğin zırvalıklar, benim için en ufacık bir şeyi bile ifade etmiyor. Eğer benim emirlerim senin hayatının amacıysa kılıcını seç ve Chambord için savaş! Sen Yıldız Seviye bir savaşçısın, değil mi? Şuraya bir bak bakalım...'' diyerek suru ve surun üstündeki, kuşatma merdivenlerinden dolayı yok edilmiş mazgallı siperleri göstermişti, ''Savaşta, senin bu boşluğu korumanı istiyorum, tamam mı?'' 

Oleg boşluğa bakmıştı. Biliyordu ki savaş başlayınca, burası en yoğun nokta olacaktı tüm savaş alanında. O Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçı olsa da, bu aralığı korurken zor zamanlar geçirirdi...

Ancak, emre itaatsizlik yapamamıştı.

''Yeni'' Alexander'ın gücü onu yıkmıştı. Oleg biliyordu ki eğer hayır demeye cesaret ederse, Conca'nın yanında gözetleme kulesini süslemeye başlayan ikinci figür olacaktı.

''Nasıl isterseniz, benim onurlu genç kralım! Bu boşluğu hayatım pahasına koruyacağım! Ölsem dahi hiçbir düşmanın size yaklaşmasına müsaade etmeyeceğim!'' 

Oleg, acılı bir şekilde kabul etmişti emri.

Biliyordu ki eğer bugün bu genç adamın takdirini kazanamazsa, muhtemelen bugün bu müdürün hayatının son günü olacaktı. Hemen emri kabul ettiğini belirtmiş ve hatta, daha da fazla iltifat ağzından çıkmaya başlamıştı.

Fei ise bundan iğrenmiş ve birkaç adım geri çekilmişti. 

 

Çevirmen notu
Bu arada arkadaşlar, Oleg'in sıfatı olarak Warden kullanılıyor. Bu da hapishane müdürü, hapishane bekçisi tarzında anlamlara sahip. Ancak ben direkt olarak Bekçi diye kullanıyorum ismiyle kullanıldığında, haberiniz olsun.