Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

12. Bölüm Rekor

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

“Delirdin mi?! Hemen aç şunu!!”

“Neden yapacakmışım? Burası benim girişim. Ne yapacağım da bana kalmış.”

“Neden böyle davranıyorsun? Buraya gelmek için ne çektiğimizden haberin var mı?”

“Amanın~ Buraya gelene kadar çok çektiniz, ha? Ama ne yapsam? Birilerine göre ben; bencil, aşağılık orospu çocuğunun tekiymişim.”

Shin Sang-Ah, Kang Seok’un iğneli sözlerini dinlerken dişlerini gıcırdatıyordu. Bu şerefsizin neden böyle davrandığını az çok anlayabiliyordu. Belli ki konferans salonundaki hakaretleri yüzünden hâlâ ona karşı kin güdüyordu.

Öfkesine hâkim olarak Kang Seok’la ölçülü bir ses tonuyla konuştu.

“Özür dilerim. Konferans salonunda sana ağzıma geleni söylediğim için özür dilerim, yani lütfen, bariyeri açar mısın? Buradaki tek kişi ben de değilim hem. Buradakiler sana hiçbir şey yapmadı. İnsanların hayatıyla oynamamalısın.”

“Ooh... doğrusu senden bunu beklemezdim. Dediklerinde samimi misin?

“Tabii ki.”

“Şey, pek bir seçeneğim kalmıyor o zaman. Peki. İspatla hadi.”

“İspatlayayım mı?”

“Yanındaki diğer dört kişinin geçmesine izin vereceğim. Geri çekil.”

Shin Sang-Ah’ın ağzı bir karış açık kaldı. Yüz ifadesi ‘ne tür bir göt böyle davranabilir?’ diye bağırıyordu. Ne yazık ki Kang Seok’un yüz ifadesiyse rahatlığını gözler önüne seriyordu.

“Sen... sen...”

“Ne yapacaksın? Bilirsin, o canavar her an ortaya çıkabilir~.”

Shin Sang-Ah, Kang Seok’un böyle davranmasını beklemiyordu ve sonuç olarak yüzü de bir hayli kızardı. Yine de Yi Sungjin dışındaki üçlü, Shin Sang-Ah’a yalvaran gözlerle bakıyorlardı. Bakışları baskı yüklüydü. Shin Sang-Ah dişlerini gıcırdattı ve geriye doğru üç dört adım attı.

“Oo, vay be, kendini feda etmeyi seçtin ha?”

Kang Seok, parmaklıkları açma düğmesine basarken şaşkınlıkla tepki verdi. Parmaklıklar iner inmez, üçlü içeri doğru koşturdu. Yi Sungjin, Shin Sang-Ah’a biraz bakıp sonradan o da bariyeri geçti. Ancak o zaman üçü, Shin Sang-Ah’a seslenip çaresizce adını haykırmaya başladılar. Ne yaparlarsa yapsınlar, parmaklıklar yine de kapandı.

Bununla birlikte, Yi Sungjin birden basmak için düğmeye uzandı. O ana kadar, Kang Seok’u oldukça dikkatle izlemişti.

Tabii ki hiçbir şey olmadı. Bunu gören Kang Seok, kahkahalara boğuldu.

“Zamanını boşa harcama. Demedim mi sana? Parmaklıkları yalnızca ben açabilirim.”

Yi Sungjin, birden Kang Seok’un üstüne atladı. Gerçi daha başından, buna kavga denemezdi bile. Genç oğlan kolayca Yi Hyungsik ve Jeong Minwoo tarafından bastırılmıştı ve Kang Seok’a yalnızca öfke içinde dik dik bakabiliyordu.

“Piç, canına mı susadın sen? Ne o, yoksa o orospu yeni ablan olacağım falan mı dedi?”

“Aç şu... parmaklıkları!”

“Orası bana kalmış ve son kararı da ben veririm.”

“...”

“Aferin. Şimdi başka bir yol falan arayabilirsin. Bol şans.”

Shin Sang-Ah, öylece gidecek gücü kendinde bulamıyordu. Bir şeyin ya da birinin kendini kurtarması umuduyla bekleme salonunun içine bakıp durdu ama eline geçen tek şey, vaktini boşuna harcamak olmuştu. İçeridekiler ya sadece izliyor ya da bu durumu umursamıyor gibi görünüyorlardı.

En sonunda, çaresizce arkasına döndü.

“İçeri girmene izin versem mi ki?”

Bunu duyan Shin Sang-Ah’ın adımları kesildi. Birden kafasını çevirdi ve Kang Seok’a onu öldürecekmişçesine dik dik baktı.

“Gerçekten, insanlarla oynamaktan zevk mi alıyorsun?”

“Aynen. Başka ne zaman böyle eğlenme fırsatı bulurum, kim bilir?”

Kang Seok umursamazca cevap verdi ve Shin Sang-Ah’a yaklaşması için işaret etti.

“Zoru oynamayı bırak da gel buraya. Az önce insanların girmesine izin verdiğimi gördün, değil mi? Ben sözlerinde duran bir adamım.”

Sözlerinde durduğunu söylemesi üzerine Shin Sang-Ah derin bir ikileme düşmüştü. Ancak buraya gelene kadar çektiği zorlukları ve sıkıntıları düşündüğünde başka bir yolu bulmayı hayal dahi edemiyordu.

Ayrıca başka bir yol olsa bile tek başına bulması gerekiyordu. Bu yüzden kuduz bir köpek tarafından bir kere ısırılmanın daha iyi olacağında karar kıldı.

Kararını verince Kang Seok’la yüzleşmek için arkasına döndü.

“… Ne yapmamı istiyorsun?”

“Çok bir şey istemiyorum. Konferans salonunda dediklerin için özür dile yeter.”

“Çoktan diledim zaten…”

“Yo yo, gören herkes samimi olmadığını anlamıştır. Ayrıca ben, insanların lafta kalan özürlerine inanacak biri değilim.”

“O zaman ne yapmamı istiyorsun?”

Shin Sang-Ah, Kang Seok’un sonuna kadar alaycı olmaya devam eden tutumu karşısında sesini yükseltti. Kang Seok, şehvetle kadını süzerken çenesini sıvazladı. Shin Sang-Ah’ın, Yi Seol-Ah gibi ‘taze’ bir görünümü olmasa da beyaz ve yumuşak tenliydi, göğüsleri de övgüye değer bir şekilde şehvetliydi.

Kang Seok’un yüzünde çarpık bir gülüş belirdi.

“İlk olarak çıkart şunları.”

“… Ne?”

Shin Sang-Ah ister istemez kendi kulaklarından şüphe etmişti.

“Giysilerini çıkart. Ah, iyi biri olduğumdan külotun kalabilir. Nasıl?”

Shin Sang-Ah, Kang Seok’un ‘insaniyetli’ ses tonunu duyunca bir karış açılmış ağzını kapatmayı bile unutmuştu.

“Sanırım bir de ufak bir striptiz yapsan daha iyi hissedebilirim… benim için twerk yapmaya ne dersin?”

“Seni… seni manyak… orospu çocuğu!”

“İstemiyor musun? Tamam. Siktir git o zaman.”

Kang Seok omuz silkti.

Shin Sang-Ah, alt dudağını diş izleri net bir şekilde görülene kadar ısırdı. İçinden ‘Şu deli orospu çocuğu.’ diye mırıldanıyordu.

Sonrasında, bedeni geç gelen aşağılanma hissiyle titredi. Gözleri, her an dökülmeye hazır yaşlarla doldu.

Ne yazık ki grubunun canavarla karşılaştığı an, hâlâ aklından çıkmıyordu. Ya aşağı inerse ve canavarla yine karşılaşırsa…?

“Ne bekliyorsun? Dediğim gibi, yapmak istemiyorsan siktirip gidebilirsin.”

“…Yapacağım.”

“O zaman acele et. Pantolonunu çıkartman için on saniyen var. Şu andan itibaren.”

Kang Seok gerçekten de saymaya başladığında, Shin Sang-Ah sadece aceleyle düğmesini açabildi. Sıra pantolonunu indirmeye geldiğinde duraksadı ancak Kang Seok’un hızla geri saydığını duyduğunda tir tir titremesine rağmen pantolonunu sonuna kadar indirdi.

Shin Sang-Ah’ın çıplak bacakları açığa çıktığında Kang Seok bir ıslık çaldı.

“Vayss~ güzel bir fiziğin varmış. İç çamaşırın da oldukça sevimli.”

Shin Sang-Ah, bunun hissettiği aşağılanmayı bir nebze de olsa hafifletmesini umarak gözlerini sımsıkı kapattı.

“Ne yapıyorsun? Soyunmaya devam etsene kızım. Yine geriye sayacağım… ha? Haah?! Canavar!! Canavar geldi!!”

Kang Seok birden panikle bağırdı ve aceleyle bir adım geri atarken kadının arkasındaki merdivenleri işaret etti. Shin Sang-Ah’ın gözleri şok içinde fal taşı gibi açıldı. Dehşet içinde çığlık attı ve dengesiz bir şekilde öne doğru düştü.

“Anneciğim!”

Refleksif olarak arkasına baktı ama hiçbir şey bulamadı. Canavardan ziyade, olabildiğince boş merdivenler onu bekliyordu. Beklediği gibi, parmaklıkların ardından birkaç iğrenç kıkırtı duyuldu.

“Duydun mu? Bunu duydun, değil mi? Anneciğim dedi! Anneciğim!! Hahahaha!!”

“Haha, bu çok tatlıydı amına koyayım. Kyaa! Anneciğim!”

Yi Hyungsik, Shin Sang-Ah’ın feryatlarını taklit ettiğinde Kang Seok ve Jeong Minwoo kahkahalara boğuldular. Ne diyeceğini bilemez haldeki Shin Sang-Ah’ın tek yapabildiği gözlerinin kenarlarından yaşların süzülmesine izin vermekti.

“Özür, özür. Sadece seninle biraz uğraşıyordum. Az önce cidden tatlı görünüyordun.”

Fazla.

“Pekâlâ~ şimdi. Üstünü çıkartma vakti, değil mi?”

Bu kadarı da fazla.

Sonunda kendini daha fazla tutamadı ve gözyaşlarına boğuldu.

“Ağlıyor musun? Hey, hey. Ağlamanın sırası değil, biliyorsun~. Canavar gelmeden giysilerini çıkarıp dans etmelisin…”

Kang Seok, bir anda ağzını kapatmadan önce yüksek sesle ellerini çırpıp kahkaha attı. O fark etmeden, karanlık bir gölge arkasında belirmişti.

*

Seol, ilk başta sinirli değildi. Hatta görmezden gelmeyi planlıyordu.

Bir aziz ya da adaletin koruyucusu falan değildi. Çoğu kişi gibi o da başkalarının işine karışmak konusunda isteksizdi. Gözünde adaletsiz olan bir şeyi görse bile yalnızca kaşlarını çatıp ‘Biraz fazla ileri gitmiyor mu?’ diye düşünürdü.

Tanıdığı biri olmadıkça Seol asla tamamen yabancı birisi için bizzat ayağa kalkıp bir şey yapmazdı.

Yine de…

Gözleri Yi Sungjin’e kaydığında, daha doğrusu oğlanın yere yapıştırılmış bir şekilde ‘yardım et’ diye fısıldadığını duyduğunda, fikrini değiştirdi.

Belki bir tesadüftü ama bu manzara ona, Yi Seol-Ah’ın konferans salonunda yardım istemesini anımsatmıştı.

Seol’ün duyguları depreşti. Duygularındaki bu küçük hareketlenme kısa sürede değişik bir tür kelebek etkisi gibi yayıldı ve şiddetle sarsılıp sonunda öfkeye döndü.

Bu yüzden ayağa kalkmıştı.

…Tıpkı o rüyayı gördüğü gün gibi.

…Tıpkı konferans salonundaki deneyimi gibi.

[Doğuştan Gelen Yetenek, Gelecek Öngörüsü aktifleşti.]

…Tıpkı duygularının onu yönlendirdiği gibi.

“Ne? Sen de mi eğlenceye katılmak istiyorsun…?”

“Bu kadar yeter. Lütfen parmaklıkları aç.”

Kang Seok boş boş Seol’e baktı. Şimdiye kadar fark etmemişti ama Seol ondan daha uzundu.

“Açacağım. Canım istediğinde.”

“Parmaklıkları. Aç.”

Kang Seok çenesini kapadı. İfadesine bakılırsa anlayamıyor gibi görünüyordu.

“Garip bir şey mi çektin? Sen kimsin de bana emir veriyorsun lan?”

“Aç şunu.”

Kang Seok’un ifadesi sertleşti.

Garip bir sebepten, Seol’le göz göze gelmekte zorlanıyordu. Hatta taşaklarına kadar titriyordu bile denebilirdi. Sesli bir şekilde kabul etmek istemese de Kang Seok korkuyordu. En başından asla geçmeyi bile düşünmemesi gereken bir sınırı, geçip geçmemek arasında bir seçim yapmak zorunda kalmış gibiydi.

İçgüdüleri onu düğmeye basmaya zorluyordu. Ancak tam basacaktı ki Kang Seok’un küstah karakteri kendini gösterdi. ‘Neden bu orospu çocuğunu dinleyecekmişim? Altın Damgalı olduğu için mi? Ne siktiğimin şakası ama.’ diye düşünmeden edemedi.

Kang Seok küstahça başını arkaya attı.

“İstemiyorum.”

Dudaklarının kenarları yavaşça kıpırdanıp seğirdi.

“Beni dinle, Tüm Davetlilere karşı arkadaşça davranmaya çalışıyorum. Şerefsizlik yapmayı bırak ve çek git.”

Seol yavaşça kolunu kaldırdı ve bu hareketi, Yi Hyungsik’le Jeong Minwoo’nun da harekete geçmesine sebep oldu. Bununla birlikte, Kang Seok kendinden emin bir şekilde elini kaldırarak onları durdurdu.

“Ne? Bana vuracak mısın? Peki, devam et. Eğer ulu Altın Damga-nim bana vurmak istiyorlarsa bu aşağılık Gümüş Damga, itaatkarca dayak yemeli, haksız mıyım?”

“…”

“Ancak şunu unutma. Ne kadar artistlenmeye kalkarsan parmaklıkları açma isteğim de o kadar… Ah!”

Küt!

Seol, yumruğunu Kang Seok’un burnuna indirdi. Yi Hyungsik ve Jeong Minwoo oldukları yerde bakakalmışlardı ancak onlar bile burunlarını tutarak acı içinde inlemekten kaçınamamışlardı. Seol’ün yumruğu o kadar dehşet verici bir hızda uçmuştu ki yumruğunu görememişlerdi bile.

“S-seni orosp… Aakhh!!”

Kang Seok refleksif olarak kendi yumruğunu sallasa da Seol kolayca havada yakaladı ve bileğini sert bir şekilde büktü. Barındırdığı güç o kadar keskindi ki tek seferde Kang Seok’un dizlerinin bağı çözülmüştü. Sonra Seol, Kang Seok’u kolundan tutarak sürükledi ve zorla düğmeye bastı.

Parmaklıklar kayarak açıldı.

“İçeri geç.”

Shin Sang-Ah, bekleme salonuna girerken yüzünde şaşkın bir ifade vardı; pantolonunu geri giymek aklının ucundan bile geçmemişti. Seol, ancak kadın içeri girdiği zaman Kang Seok’un kolunu bıraktı.

[Shin Sang-Ah Hanım ikinci kat, bekleme salonuna ulaştı.]

[Eğitimin ilk görevi, ‘Konferans Salonundan Kaçış’ sona erdi. Geriye hayatta kalanların sayısı: 12.]

[Kılavuzdan yeni bir mesaj geldi.]

[Eğitimin ikinci görevi, ‘Tuzakları Aşıp Geçmek’ başladı.]

Herkes yeni anonsu duydu ve aynı zamanda, koridorun sonundaki kilitli sağlam kapı kendiliğinden açıldı. Görünüşe göre, kalan zamana bakılmaksızın tüm hayatta kalanların bekleme salonuna ulaşması, anında sonraki görevi tetikliyordu.

“Ughhh!”

Kang Seok, acı içinde yerde yuvarlandı. Sonra, duvardan destek alarak ayağa kalktı. Hâlâ bükülmüş halde duran kolunu tutarak, onu öldürmek ister gibi Seol’e dik dik baktı.

“Sen…!”

Kang Seok bir şey söylemeye niyetlendi ancak gitmek üzere topukları üzerinde dönmekle yetindi.

“Daha sonra ne oluyormuş bekle de gör, siktiğimin orospu çocuğu seni!”

Kendi çantasını kaptı ve aceleyle yeni açılmış koridora doğru kaçtı. Kang Seok'un geri çekildiğini gören Yi Hyungsik ve Jeong Minwoo da çok geçmeden gözden kayboldular.

Hemen sonra, Seol’ü sessizce izlemekte olan Yun Seora, ayrılmak üzere arkasını döndü.

“T… teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim…”

Hüngür hüngür ağlarken Shin Sang-Ah’ın gözlerinden iri iri yaşlar süzülüyordu. Yanındaki Yi Sungjin’in başı da önüne eğilmişti.

Bununla birlikte, minnettarlıklarının sebebi olan Seol, o kadar da iyi hissetmiyordu. Hareketlerinin, tamamen kendi rızasıyla gerçekleşmediğinin farkındaydı.

Öfkesi dinmek yerine onu daha da derin bir çılgınlığa sürüklüyordu. Yakıp yıkmak, kudurmak ve her şeyi dağıtıp yok etmek istiyordu.

[Gönderici: Kılavuz]
[1. Zaman tükenmeden ek binanın üçüncü katından geçip, ana binanın dördüncü katındaki sınıf “3-1”e ulaş.]
[Kalan süre: 01:57:56]

İki saat süreyle sınırlı bir görev. Sonraki görevin detaylarını teyit ettikten sonra Seol’ün gözleri tehlikeli bir ışıkla parıldadı.

“H-hey! Bekle!”

Seol, hiç duraksamadan ileri doğru yürüdü ve Hyun Sangmin’se iki çantayı alıp aceleyle peşinden koşturdu.

*

[1. Bölge, ikinci görev şimdi başlıyor.]

Büyük, yarı saydam bir ekranın üstünde görüntüler belirirken robotik bir ses anons geçti. Birkaç adam ve kadın bu ekranın önünde oturmuş, ilerlemelerin gerçekleşmesini izliyordu.

“Yalnızca ikinci görev ama… kahretsin, delireceğim artık.”

“İlk aşamada 24 kişi mi öldü? Bu nasıl mümkün olabilir? Neden bu sefer hepsi de tükürdüğümün işe yaramazı çıktı lan?”

Kel, iri bir adam öfkeyle söylendiğinde, yanındaki mor elbiseli kadın da keyifsizce homurdandı. Yine de takım elbise giymiş, karşılarında oturmakta olan kadın buz gibi bakışlarını onlara yönelttiğinde ikili oldukça hızlı bir şekilde çenelerini kapadılar.

“Ah, cidden. Bu gidişle ‘1. Bölge’ adı tam bir şaka olacak. Martın genel değerlendirmesi bu kadar kötü görünüyorken, eylüle kadar nasıl dayanacağız?”

Kel, cüsseli adam dayanamayıp birkaç cümle daha ekledi ama takım elbiseli kadının ona bir daha bakmasından korkarak aceleyle dikkatini kadına verdi.

“Diğer bölgelerde ne olduğunu bilen var mı? Herhangi bir şey duyan biri?”

“Ben.”

Kıvırcık saçlı genç adam elini kaldırdı.

“Dışarıdayken bir şeylere kulak misafiri olmuştum… Tamamlama hızına bakılırsa 2. Bölgeyle 7. Bölgenin, birincilik için kafa kafaya ilerlediğini duydum.”

“2 ve 7 mi? Avrupalılar neyse de Çinli piçlere ne oluyor?”

“Sormanın manası ne ki? Kullandıkları kirli numaraları biliyorsun zaten. Tüm Davetlileri birlik olup Eğitim başlar başlamaz Sözleşmelileri rehin alıyorlar. Eminim ki görevleri de gerektikçe Sözleşmelileri feda ederek geçiyorlardır.”

Kel cüsseli sızlandı.

“…Tamam. Peki ya 2. Bölge?”

“Duyduğuma göre mükemmeliyetin şekil bulmuş haliymiş. Odelette Delphine isimli Fransız bir kız şovu üstlenmiş durumda. Hem de saf yetenekle. Şey, ilk görevde herkesin gözleri önünde başlangıç bonusuyla fantomu öldürmesi belirleyici bir etmen tabii ki.”

“Hım. Damgası ne?”

“Gümüş. Ayrıca ikinci görev başlar başlamaz, bilgisayar sınıfına giden yolu açmayı başardı. Yolundaki her şeyi yıkıp geçiyor. Bence bitirmek için bir saate bile ihtiyacı yok. En fazla 50 dakika belki?”

“Vay, o da ne öyle, canavar falan mı? Avrupa bu sefer, gerçekten güzel bir fide bulmuş. Diğerleri peki?”

“5. Bölge düzgün ilerliyor… ama idare eder işte. İkinci görevde, bize göre 30 dakikalık üstünlükleri var, o da bir gerçek.”

Cüsseli adam yine sızlandı.

“Kahretsin. Böyle giderse Eğitimin sonunda elimizde bir tane bile hayatta kalan biri kalmayacak.”

“Yok artık. Unutma, bir tane Altın Damgamız var. Görünüşe göre Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğüne bile sahip. Tabii ki sorunsuzca tamamlayabilecek.”

“Öyle mi dersin?”

“Yani, yalnızca bakışlarıyla fantomu kaçırabildi, değil mi?”

Kıvırcık saçlı genç, cüsseli adamı teselli etme niyetiyle konuştu ancak kel cüsselinin gözleri ekrana kitlenmiş halde, yüzü ne kadar hayal kırıklığına uğradığını göstermeye devam ediyordu. Ekranda gösterilmekte olan Seol, iki binayı birbirine bağlayan üst geçitten ek binaya geçiyordu.

“Hey, şu herif biraz sinirli görünmüyor mu? Ne oluyor lan? Durduk yere neyi var bunun?”

Kıvırcık saçlı genç birden, şaşkınlıkla tiz bir ses çıkarttı.

Görevin adından da anlaşılacağı gibi ‘Tuzakları Aşıp Geçmek’ için ayrılan konum, dikkatsizce geçilecek bir yer değildi. Yine de Seol, telefonuna bakmak için bile durmamış ve doğrudan içeri girmişti.

“…Gerçekten böyle birine güvenebilir miyiz?”

Kel cüsseli hafifçe takım elbiseli kadına dokundu.

“Hey, bir şey desene Kim Hannah.”

“Bir kereliğine kahrolası çeneni kapa, tamam mı?”

Kim Hannah, açık bir öfkeyle dolup taşan sesiyle söylemişti bunu. Cüsseli adam, evde kalmış kız kurusunu daha fazla kışkırtmaya yeltenirse kadının getireceği cinnetin acı sonuçlarına maruz kalacağını hemen anladı.

Cüsseli, hiçbir şeyi tatmin edici bulmuyormuşçasına dudaklarını yaladı ve yerinden kalktı. Burada oturup ekranda olanlara sinir olmaktansa bir sigara molası vermek için dışarı çıkmayı tercih edeceğine karar verdi.

*

Kel, cüsseli adam dışarıda sigara içerek 15 dakikasını harcadı. Ama tam odaya tekrar girecekti ki…

Tak! Tak!

İçeriden gelen sesli metalik takırtıları duyduğunda hüsrana uğramış bir inilti çıkarttı. Beyinsiz bir mankafanın durmadan tuzaklara basıp yanlışlıkla tuzakları aktifleştirdiğini düşünmüştü. Kafasını sallayarak içeri girmek için kapıyı açtı.

Tak!

Sonra, gözleri ona oyun mu oynuyor anlayamayarak kafasını eğdi.

Doğrusu, ikinci görev bu kel adam gibi biri için o kadar da zor değildi. İyi eğitilmiş bir Dünyalı, oyalansa bile 30 dakika içinde bitirebilirdi.

Yine de şu anda görevi yapanlar eğitilmiş Dünyalılar değil, bir avuç zayıf, güçsüz vatandaşlardı. Bu insanlar doğru düzgün bir savaşı bile deneyimlememişlerdi.

Görevin hedefi yeterince basitti: öncesinde bir dizi koşulu yerine getirip çeşitli tuzakların aktifleşmesine engel olmak. Ya da kararı şans meleğine bırakmak. Mesele bu olmalıydı. Ama…

‘Kaçınıp, engelleyip, saptırıyor mu?!’

Seol, bunları yaptıktan sonra durmadığı gibi henüz aktifleşmemiş diğer tuzakları bile aktifleştiriyordu. İlerlerken… her şeyi yok ediyordu. Bu, güçsüz bir vatandaşa değil de bir Dünyalıya bakmak gibiydi.

Kel adam hızla ekrana yaklaşırken yüzüne inanamayan bir ifade yerleşmişti. Aynı zamanda üç tane keskin metal mızrak, tavandan, sağdan ve soldan Seol’e doğru uçuyordu.

Tak! Taaakk!!

Seol’ün çelik kirişi nereden aldığı bir muammaydı ama ne olursa olsun, onu bir tekerlekmiş gibi döndürdü; çok geçmeden izleyiciler metalik çınlamalar kakofonisinin eşliğinde, ekrandaki soğuk bir gümüşi ışık huzmesiyle bakışıyorlardı.

Sonuç apaçık ortadaydı. Sağdan ve soldan gelen mızraklar fırlatıldığında, tavandan gelen mızrak Seol’ü geçip yere saplandı. Mor elbiseli kadın, yumrukları beklentiyle sıkılmış bir şekilde istemsizce ayağa kalktı.

“Öldü mü? Yo, ıskaladı mı?”

“Hayır, kaçındı.”

Kel adam, gidişatı dikkatlice izlemişti; sonra da kendinden emin bir şekilde açıkladı.

“Eminim. İki yanından gelen mızrakları saptırdı ve aynısını tavandan gelene de yapmak üzereydi ama…”

“Ama?”

“…Bilmem. Sanki bedeni istediği şeye ayak uyduramadı. Her hâlükârda, kafasını kenara çektiğini gördüm… Hey, Kim Hannah! Bu adam da neyin nesi böyle?!”

Kel adam kendi sözlerine şaşırarak Kim Hannah’ya bağırdı.

Kim Hannah, uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra birden ağzını açtı.

“İkinci görev için… en hızlı tamamlama rekoru ne?”

“Rekor mu? Sung Shihyun-nimin efsanevi 29 dakika, 38 saniyesini mi diyorsun?”

Mm, mm. Kel cüsseli, bir şeyle gurur duyuyormuşçasına kafasını salladı. Bu arada, Kim Hannah başını öne eğmiş bir şekilde duruyordu ve birdenbire, oldukça bitkin hissetmiş gibi yüzünü sıvazlamaya başladı.

“…Bu delice.”

“Ne delice?”

[1. Bölgenin ikinci görevi tamamlandı.]

Oradaki herkes, ani anons karşısında taş kesilmişti.

16 dakika, 24 saniye…

Tam o anda, tarih baştan yazılmıştı.