Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

22. Bölüm Tekrar Parlayan Bir Yıldız (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

[Kuşatmayı aş ve hayatta kal! (Kalan girişim sayısı: 15/15)]

İskelet grubunun kuşatmasından sağ çık!

Zorluk: Zor
Başarılı olunduğunda: +1000 Hayatta Kalma Puanı
Başarısız olunduğunda: Ölüm
*İş birliği kabul edilmektedir. (6 katılımcıya kadar)

‘Kuşatma mı? İskeletler mi?’

Üstünkörü bir bakışta bile görev parşömeni ‘tehlikeliyim’ diye bağırıyordu adeta. Görevin altı kişiye kadar iş birliğiyle yapılabiliyor olması da bunu destekliyordu. Büyük ihtimalle kâğıdı yırttığı anda kendini dört bir yanından kuşatılmış bir şekilde bulacaktı.

Yine de ne kadar bakarsa baksın görev rengi hâlâ sarıydı. Ve bu renk de şüphesiz dikkat etmesi gerektiğini söylüyordu. Seol, ‘kuşatma’ kelimesi yüzünden tereddüt ederek bir süre orada durdu ama sonrasında Kang Seok’un da sarı renkle parladığını hatırladı. Eğer karşılaşacağı yaratıklar o adamın seviyesindeyse…

‘Risk almam gerek.’

Bundan sağ çıkıp görevi başarırsa 15,000 puana kadar kazanabilirdi. Yalnızca bu görevle, hedefi olan 34,000 puanın neredeyse yarısını elde etme şansı olacaktı. Ayrıca, diğer hayatta kalanların hiçbiri bu parşömene el bile sürmemişlerdi, bu yüzden şu anki durumu için kusursuz görünüyordu.

‘Yine de dikkatli olmalıyım.’

Kararını verdikten sonra tüm büyü toplarını çıkarttı.

‘Zehir iskeletlere karşı işe yarar mı ki?’

Seol bir süre ikilemde kalıp ardından etkisiz çıksalar bile kullanmaya karar verdi. Gaekwi’yi öldürürken çok önemli bir gerçeği fark etmişti; görünüşe göre zehirli sis bir tür patlayıcı gaz özelliği taşıyordu. Ateşlemeyle birleştirdiğinde büyük ihtimalle, geçen seferki gibi büyük yardımı dokunacaktı.

‘O zaman, en iyisi ikisini kombine etmek…’

Dikkatlice her bir büyü topunu kontrol etti ve bunları birlikte kullanılabilecekler ve tek başına kullanılabilecekler olarak iki gruba ayırdı. Ne yazık ki kutsal ya da ilahi büyü içeren hiç büyü topu yoktu.

Gergin olmadığını söylemek yalan olurdu. Yine de büyü toplarını ceplerine doldurdu ve demir sopayı olabildiğince sıkı bir şekilde kavradı; ardından parşömeni dişleriyle yırttı.

İçini artık aşina olduğu bir his kapladı ve anında karşısındaki manzara değişti.

Bu görev için seçilen bölge, yeraltı mağarasına benzeyen bir yerdi. Tercih edeceğinden çok daha alçak olan bir tavan görüş alanına girdi.

“…”

Ve tam da gözlerinin önünde… düzinelerce iskelet durmuş, onlardan beklendiği üzere davetsiz misafirlerine dik dik bakıyorlardı.

‘Oldukça saldırgan görünüyorlar, ha…’

Video oyunu gibi şeylerle gerçekte görmek arasında dağlar kadar fark vardı.

Durum ne olursa olsun, saldırısına bir patlamayla başlamayı planlıyordu. Gaekwi’ye karşı harika bir şekilde işe yarayan Zehirli Sis’le Ateşleme kombinasyonunu çıkarttı ve tam fırlatmak üzereydi ki elleri havada donakaldı.

“…Hah.”

Aniden, aklında bir düşünce belirmişti. Şu anda Gaekwi’yi öldürdüğünden tamamen farklı bir yerde duruyordu. Arkasına baktığında görebildiği tek şey duvardı. Etrafında pek bir boşluk yoktu ve daha da kötüsü geri çekilecek bir alan da yoktu.

Ve burada zehirli gazı mı kullanmayı düşünmüştü? Üstüne bir de patlatmayı?

Dikkatsizliği yüzünden kendini öldürmekten kıl payı kurtulduğunu fark ettiğinde gergince yutkundu. Daha en başından her şey ters gidiyordu.

Kwaaahhhaaa!!!

Ölümsüzler sürüsünün tam arkasında, miğfer giyen bir iskelet haykırdı. Ardından düzinelerce ‘normal’ iskelet uyum içinde dişlerini birbirine vurmaya ve silahlarını kaldırıp Seol’e doğru yaklaşmaya başladılar.

Durumun ne kadar acil olduğunu fark ederek hızlıca Ateşleme büyü topunu fırlattı. Ateşleme, küçük bir patlamaya sebep olarak iki iskeleti yok etti. Belki de tek başına kullanıldığından, saldırı gücü beklediğinin çok daha altındaydı.

Seol sakin kalmaya çalışarak cebinden ikinci büyü kombinasyonu, Örümcek Ağı ve Hidroklorik Asit’i çıkarttı.

Fırlatılan büyü topu havada süratle döndü ve onlarca gümüşi ağ etrafa saçıldı. On küsur iskelet ağa yakalanmıştı. Seol hemen ardından asit topunu da fırlattı ve asit yağmuru yerinde duran canavarların üstüne yağdı. Göz açıp kapayıncaya kadar kafatasları, kolları, leğen kemikleri, uylukları vs. tamamen ermiş, ilk canavar dalgasının icabına bu şekilde bakabilmişti.

Saldırı etkisi az çok kabul edilebilir düzeydeydi ama asıl sorun, baş etmesi gereken yirmi küsur iskeletin hâlâ duruyor olmasıydı. Ateşleme’nin alevleri bazılarını ateşe verse de canavarlar, gürültüyle dişlerini birbirine çarptırırken ilerlemeye devam ediyordu.

Tüm bunlar Seol’ün planları dahilindeydi zaten. Duvara ittirilmeden önce elinden geldiğince sayılarını azaltmak zorundaydı. Devamlı geri çekilirken cebinden daha fazla büyü topu çıkarttı.

Havaya fırlattığı dördüncü büyü topundan etrafa ışık huzmeleri saçıldı. Yüksek sesli bir cızırtının eşliğinde her yere kör edici bir elektrik sağanağı yağarak zincirleme reaksiyona sebep oldu. İskeletler durmaksızın titreyip sonunda ipleri kesilmiş birer kukla gibi yere yığıldılar. Seol bir şekilde ikinci dalganın da üstesinden gelebilmişti.

Guaaaah!

Miğferli iskelet, bir kez daha arkada öfkeyle kükredi. Bu ölümsüzler sürüsünün lideri gibi göründüğünden astlarının yarısından çoğunun birkaç saniyede mağlup edilmesi karşısındaki öfkesi az çok anlaşılabilirdi.

İskeletlerin lideri, büyük bir balta kaptı ve yeri gümbürdeterek tekmeleyip havaya atladı.

Kemik elini geriye attı ve sanki bu kaba davetsiz misafiri tek seferde ortadan ikiye bölmek istiyormuşçasına aşağı indirdi.

Seol düşmanın böyle havadan bir saldırı yapmasını beklemiyordu; orada boş boş bakakaldı. Bu arada onunla canavar arasındaki mesafe hızla azalıyordu. Üç büyü topu daha çıkarmak üzereydi ki bunun yerine kendini korumak için aceleyle demir sopasını kaldırdı.

Biraz hazırlıksız yakalansa da bu saldırıdan korunup iskelete bir sürü büyü topuyla saldırabildiği sürece…

ÇINN!!

Seol’ün bedeni beklenmedik bir şekilde yana eğildi. Gözleri inanamayarak kocaman açıldı.

Havadan gelen saldırının aşağı doğru uyguladığı kuvvet, beklentilerini kolayca aşacak kadar yıkıcı güç barındırıyordu. Savunma açısı, inen baltadan korunmasını sağlasa da çarpışma gücü, kendi kolunu da yana savurmuştu.

Balta, tekrar çapraz bir doğrultuda fırlatılıp Seol’ün demir sopasını bir hiçmişçesine savurdu. Ardından Seol’ün şimdi açıkta kalmış göğüs kafesine doğru yöneldi.

Gözleri, içgüdüsel olarak dönüp baltanın havada çizdiği geniş yaya çevrildi. O anda Seol’ün gözleri karardı.

Burada ölecek miyim?
Böyle mi? Gerçekten mi?
Ama sadece ‘Dikkat Gerekli’ydi, yanlış mıyım?
Daha kullanacak büyü toplarım var ve henüz dezavantajlı durumda da değilim…!

Aklından binlerce düşünce geçiyordu, içgüdüleri çığlık çığlığaydı. Ona artık çok geç olduğunu söylüyorlardı.

Seol anında karşı atak yapmaktan vazgeçti ve tüm reflekslerini tek bir hamlede toplayarak arkasına döndü. Sırtını açıkta bırakarak tüm gücüyle öne çömeldi.

Şırt!!

Baltanın keskin kenarı davetsiz misafirin sırtı yerine omzundan geçirdiği marketteki neredeyse her şeyi içinde bulunduran dopdolu çantasını kesmişti.

Aynı zamanda iskeletin kafası; baltanın açtığı açıklıktaki pürüzsüz, cilalı yüzeyden yansıyordu.

Çantadan aniden bir ışık huzmesi yayıldı ve iskeletin göz yuvalarını doldurdu.

Kiğeeeee!

İskelet çığlık attı. Seol çarpmanın etkisiyle neredeyse düşüyordu ama ellerini duvara dayayarak kendini bir şekilde desteklemeyi başardı. Ne olduğuna bakmak için başını çevirdi. Şaşkın ve sersemlemiş olsa da iskeletin acı içinde çığlıklar atarken yandığını görebilmişti. O anda hızlı düşünmek hayatını kurtarsa da durumdaki ani değişim karşısındaki şaşkınlığını gizleyemiyordu.

‘N, ne oldu?’

Bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştı ama sorunları burada bitmiyordu. Mükemmel bir kalkan görevi gören çantasını anında çıkarıp önüne çekti ve içini karıştırmaya başladı. Ancak o zaman bu değişimin sebebini anlayabildi. Çantanın kesilen kısmından bir ışık huzmesi etrafa yayılıyordu.

“…Ah.”

İdrak Aynası. Bu, otomattan çektiği, Merhumlarla başa çıkmaya yarayan bir ÖZEL eşyaydı.

Aklında beliren bir ‘acaba’ ile aynayı çıkarttı ve ışığını hâlâ yanmakta olan miğferli iskelete doğrulttu. İskeletin vücudundaki her bir kemik anında renk değiştirmeye başladı. Çok geçmeden canavar tamamen küle döndü ve toz misali etrafa dağıldı.

Tek küle dönen, miğferli iskelet değildi. Örümcek Ağı’na yakalanmış olanlar, hatta apar topar geri çekilenler bile… aynanın ışığı değdiği anda acı dolu yakarışlarla küle dönüyorlardı.

Aynayı yalnızca bir kez etrafına tutmasına rağmen onlarca iskelet saniyeler içinde tuzla buz olmuştu bile.

Tüm hedefleri yok olduğunda, görevini yerine getirdiğini söylercesine aynanın yüzeyi parçalara ayrıldı.

[‘Zor’ düzey bir görevi başarıyla tamamladınız.]
[1000 Hayatta Kalma Puanı çetelenize eklendi.]
[Mevcut HKP: 28,100 KHP]

*

Seol meydana geri döndüğünde ufak çaplı bir hareketlenme yaşandı.

‘Birinci sıradaki hayatta kalan’ meydandan kaybolur kaybolmaz kalabalık gidip hangi görevi seçtiğine bakmıştı ve gördüklerinde şok olmuşlardı. Henüz aralarından bir kişi bile ‘Normal’ seviye bir görevi almaya cesaret edemiyorken bu genç çoktan ‘Zor’ görevlere mi başlamıştı? Takım kurmak yerine yalnız başınaydı bir de.

Bu konuda insanlar ikiye ayrılmıştı. Kimisi yutabileceğinden fazlasını ısırdığını, kimisiyse bekleyip görmeleri gerektiğini söylüyordu. Ve herkesin görebildiği üzere, Seol meydana beş dakikadan kısa süre içinde geri dönmüştü.

Görevde başarısız olup ölmediğin sürece geriye yalnızca bir seçenek kalıyordu.

“Yok artık.”

Hao Win inanamayarak kendi kendine mırıldandı.

Tabii ki Hao Win’in şaşkınlığı diğerlerinden farklı bir seviyedeydi. Çoktan birkaç görevi tamamlamayı başarmış ve bu sırada Tarafsız Bölge’de nasıl hayatta kalması gerektiğine dair kesin bir karara varmıştı.

Görevleri tamamlamak istiyorsa ilk olarak, buradaki mağazadan çeşitli eşyalar satın alarak düzgünce hazırlanması gerektiğine kanaat getirmişti. Ayrıca, yaklaşık kendi düzeyinde olan diğer kişilerle bir takım kursa bile hiçbir koşulda, en azından şimdilik, ‘Normal’ zorluk seviyesinin üstündeki görevlere bulaşmamalıydı.

Muhtemelen bu yüzden Odelette Delphine, Koreli birinciyle konuşmaya gitmişti. Yine de anında reddedilmişti.

Ve bu Koreli adam, zorluk seviyesi ‘Normal’den iki kademe daha zor bir görevi bu kadar çabuk mu tamamlamıştı?

“Nasıl yapabildi? Çoktan büyü kullanabiliyor mu yoksa… hım?”

Hao Win, Seol’ün yanına gidip sormayı düşünüyordu ki durup başını yana eğdi. Seol olduğu yerde taş kesilmiş bir şekilde dikiliyordu. Etrafını çevreleyen tuhaf bir hava vardı.

Sanki kanlı ve vahşi bir harp meydanından güçbela hayatta kalabilmiş bir askere bakıyordu. Dikkatlice baktığındaysa o, çok kıskandığı altın çantanın neredeyse ortadan ikiye yırtıldığını ve Seol’ün kendinde değilmişçesine derin düşüncelere dalmış olduğunu fark etti.

Ve Seol, sessizce bir adım attı.

Kalabalık yalnızca, tek kelime etmeden sendeleyerek merdivenleri çıkan genç adamın arkasından bakabildi.

*

Seol odasına nasıl çıktığını anlayamamıştı bile. Çok fazla içmiş gibi başı dönüyor ve zonkluyordu. Bir şekilde kendine geldiğinde kan ter içinde kaldığını fark etti.

Tüyleri diken diken oldu. Nefes alış verişleri normal gibi görünse de kalbi deli gibi atmaya devam ediyordu. Boğazı öyle kurumuştu ki her an tuzla buz olacakmış gibi hissediyordu. İki litrelik su şişesini çıkardı ve kafasına dikti.

Adem elması uzun bir süre bir aşağı bir yukarı hareket etmeye devam etti. Şişenin neredeyse yarısını tek nefeste içip tir tir titreyen bacaklarını zorla oynattı. Ve sonunda kendini yatağına bıraktı.

Ancak o zaman cehennem çukurundan sağ çıkmayı başardığını hissedebildi. Dürüst olmak gerekirse Eğitim başladığından beri hiç bu kadar güçten düşmüş hissetmemişti…

Tık, tık…

Birinin kapıyı tıklattığını duydu ve başını kaldırdı ama çok geçmeden umursamamaya karar verip kafasını geri yatırdı. Şu anda kimseyle konuşmaya hali yoktu.

Kapı tıklatma sesi bir süre daha devam edip içeriden hiçbir yanıt gelmeyince kesildi.

Seol, başka hiçbir şey yapmadan uzandı ve tavanı izledi. Damalı tavan desenleri ona, dönüyormuş gibi geliyordu. Ne kadar zaman geçmişti?

Havadaki ağır sessizlik hâlâ sürüyordu. Dehşete kapılmış ve şok olmuş gözleri yavaşça kapandı.

‘Becerime körü körüne mi güvendim acaba?’

Kâğıt parşömen sarı renk saçıyordu. Kang Seok’la olan deneyimini göz önüne aldığında bu görevi tamamlayabileceğine emindi.

‘Yoksa çok mu umursamazdım?’

Çocuk oyuncağı olacağını hiç düşünmemişti zaten. Çok tehlikeli olacağının farkındaydı. Sadece, riske girebileceğini sanmıştı.

‘Belki de fazla rahattım…’

Hiç hazırlık yapmamış mıydı? Her bir büyü topunu kontrol etmiş, hatta olası kombinasyonlarına göre bile ayırmıştı…

Buraya kadar düşündükten sonra…

‘Fazla mı aceleci davrandım…?’

…tamamen gözlerini kapadı.

Hareketlerinin üstüne düşündükçe yaptıkları daha da aptalca gözüküyordu.

En azından görevi başarıyla tamamlamıştı. Daha doğrusu, ucu ucuna tamamlayabilmişti. Yaptığı hatalar ona kötü bir şekilde geri dönmüştü ve neredeyse canına mâl oluyordu. Hatta tek parça halinde sağ salim dönebilmiş olabilmesi bile başlı başına bir mucizeydi.

Dokuz Göz’ü yalan söylememişti. Üstüne düşündüğünde görev, dikkatli olduğu halde tamamlayabileceği bir seviyedeydi. Görevi tamamlaması için gereken her şey elinin altındaydı hatta.

Oraya gittiği anda İdrak Aynası’nı çıkartsaydı ne olurdu? İster Merhum ister iskelet olsun, hepsi de birer ölümsüzdü. Öyleyse bu bariz benzerlikleri neden daha önceden hiç aklına gelmemişti?

Peki ya başka büyü topu kombinasyonları oluşturmayı düşünseydi…?

Yalnızca Gaekwi’yi öldürme tecrübesine güvenerek, elindeki on büyü topunun arasından ilk kullanmak üzere Zehirli Sis’i seçmişti. Bunu yaparken de ışınlandıktan sonra kendini nasıl bir yerde bulacağını hiç hesaba katmamıştı.

Nihayetinde, tüm suç kendindeydi. Rahat değilmiş gibi davransa da kendine çok güvenmiyormuş gibi davransa da bir an önce daha çok Hayatta Kalma Puanı toplamaya dair açgözlülüğü, gözünü kör etmişti.

En azından Eğitimde olsaydı bu kadar rahat davranmazdı.

‘…Yo, bu da doğru değil.’

O zaman bile kendi gücüyle ne yapmıştı ki? Üstüne daha çok düşündükçe aklındaki sorular da giderek artıyordu.

Konferans salonunda Gaekwi’yi kovduğunda bunu kendi gücüyle mi yapmıştı? Peki ya tuzaklarla dolu ikinci görevi tek başına geçerken…?

Hepsi de Gelecek Öngörüsü becerisinin sayesindeydi. O şeyi nasıl aktive edeceğini bile bilmiyordu. Daha önemlisi, hareketlerine kendi karar vermiş bile değildi. O anda yalnızca duygularına kapılmış gitmişti.

Ya Gaekwi’yi öldürdüğü zaman?

Buysa güvenli bölgenin gerçekten de güvenli olmasından kaynaklanıyordu. Eğitimde en yüksek puanları almasına ne demeli? Onu da tamamen bilinmeyen öğrencinin günlüğüne borçluydu.

Büyük ihtimalle, aşırı kibirli birine dönüşmüştü. Konferans salonuna ayak bastığı andan itibaren o kutsal Altın Damganın sahibi olarak tanınıp herkes tarafından saygıyla karşılanmıştı. Herkes onun adımlarını takip etmek istemiş, hatta bazıları ona tapar hale gelmişti. Yaptığı en ufak şey bile çok dikkat çeker olmuştu. Herkes ona çok özel biri olduğunu söylüyordu.

Her ne kadar dışından kabul etmese de istemediğini, hatta sevmediğini söylese de… dikkatlerin üzerinde olmasının, diğerlerinin onu kabul etmesinin keyfini çıkarıyor olmalıydı.

[2. Karakter]

1. Huy:
—İradesiz. (Zayıf iradelidir; bu yüzden kendi başına karar veremez ya da çoktan verdiği kararlarından dönemez.)
—Asabi.

2. Kabiliyet:
—Ortalama. (Her yönüyle normal; özel bir yeteneği ya da niteliği yok.)

[3. Fiziksel Seviye]
Güç: Düşük (Düşük)
Direnç: Düşük (Aşırı)
Çeviklik: Düşük (Orta)
Dayanıklılık: Düşük (Düşük)
Mana: Orta (Yüksek)
Şans: Orta (Düşük)

Kalan Beceri Puanları: 0

Aslında, zayıftı. Elindekiler alınsa geriye hiçbir şey kalmazdı, bir hiçten ibaretti.

Becerisini kaybettiği an kendine ne olduğunu zaten biliyordu. Nasıl işe yaramaz bir serserinin teki olduğunu biliyordu bilmesine ama… bu sefer de kendine karşı fazla bonkör davranılmamış mıydı? Zaten halihazırda olağanüstü bir becerisi varken…

“Seni embesil orospu çocuğu…” Böyle bir utanca katlanmak çok zordu.

Tekrar doğrulup yanındaki su şişesini aldığı gibi suyu kafasından aşağı döktü. Kafasından aşağı süzülen serinletici sıvı, yüzünden inip vücudunu da ıslattı. Kendiyle alay etme şekliydi bu. Kendi kendine ‘Diğerlerinden çok daha avantajlı bir durumda olmana rağmen tüm yapabildiğin bu mu yani?’ diyordu.

Şişe boşaldıktan sonra bile gözleri kapalı bir şekilde orada dikilmeye devam etti. Tüm dikkatini, saç tellerinden düşen damlalara verdi. Uzun bir süre öyle kaldıktan sonra içinde kopan fırtınalar bir nebze olsun dinebilmişti.

Ancak o zaman gözlerini açtı.

“Huuuu…”

Gözlerindeki açgözlülük parıltısı tamamen sönmüş ve gözleri eski ışığına kavuşmuştu.

‘Böyle gitmez.’

En başından, en ufak ayrıntısına kadar tekrar düşünmeye başladı. Görevleri yapmaya başladığı zamandan değil, Tarafsız Bölge’ye ayak bastığı andan itibaren.

‘Neden Ambrosia’yı almaya bu kadar kafayı taktım ki?’

Takıntısı, Maria broşürü verdiği anda başlamıştı… yo, böyle demek tam olarak doğru olmazdı. VIP mağazasının varlığını daha buraya gelmeden öğrenmişti.

[VIP mağazasını bile kullanabilirsiniz…]

…Kılavuz Han.

Seol, Han’ın yüzünü anımsadığında, şimdiye kadar unutmuş olduğu başka bir şeyi de hatırlamıştı. Neden o herif Seol’ün kulaklarına bunları fısıldamıştı ki? Hem neden VIP mağazasından bahsetme gereği duymuştu?

Çantasını almak için yürüdüğünde, üstünden hâlâ su damlıyordu. Çantayı açtı ve içindekileri karıştırıp sonunda düzgünce katlanmış üç parça kâğıda ulaşabildi.

Birini aldı ve dikkatlice açtı.