Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

23. Bölüm Tekrar Parlayan Bir Yıldız (3)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

—Kılavuzdan bir Not (49/50)

1. Tarafsız Bölge’deyken hatırlamak için tavsiyeler:
Hemen fiziksel seviyenizi yükseltmek mi istiyorsunuz?
Peki özel ‘Yeterlilik’i denemeye ne dersiniz?
Şurada mevcut: VIP mağazası.

Yine VIP mağazasının adı geçmişti…

‘Yeterlilik mi?’

Şimdi bir bakınca, tüm not bundan ibaretti. Ne bir başlangıcı vardı ne de düzgün bir sonu.

Yine de odasından çıkmaya karar verdi. Merakını gidermenin tek yolu, bu Yeterlilik’i kendi gözleriyle görmekti.

VIP mağazası sekizinci katta bulunuyordu. Kapıyı açtığında küçük bir odanın içinde, bir tezgâhın arkasında, hizmetçi kostümlü bir görevlinin oturduğunu gördü. Seol’ü gördüğü gibi gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Eh?”

“?”

“Ah, affedersiniz. Bu kadar erken gelen birinin olmasını beklemiyordum… acaba mağazaya bir bakmak için mi gelmiştiniz?”

“VIP mağazası burası mı?”

“Bir şey satın almak istiyorsanız lütfen şuradan buyurun.”

Görevli yanındaki küçük bir kapıyı işaret etti. Görünüşe göre içinde bulunduklarından başka bir oda daha vardı.

“Ne yazık ki bu mağazada ürünlere göz atamazsınız. Ayrıca, girmek için en az 30,000 HK puanına sahip olmalısınız. Buradaki satılan ürünleri merak ediyorsanız…”

“Yeterlilik denen bir ürün satıyor musunuz?”

Seol, görevlinin zaten aşina olduğu bir broşürü aldığını görünce aceleyle araya girdi. Görevli irkilerek olduğu yerde durdu. Seol’ün elinde tuttuğu bir kâğıt parçasını gördüğünde gözlerinden belirsiz bir parıltı geçti.

“Ah~ elbette. Kılavuzdan… pekâlâ. O halde işler biraz değişiyor. Notu verin lütfen.”

Kılavuzun notunu aldıktan sonra arkasındaki büyük bir dolabı açtı. Bu ahşap dolabın içi, raflarca parmak boyundaki iksir şişeleriyle doluydu.

Görevli birini çıkarıp tezgâhın üstüne koydu. Seol, içinde süt beyazı bir sıvı olan küçük şişeye baktı. Dokuz Göz’ünü aktifleştirdi ama şişenin hiçbir rengi yoktu.

“Aşağı katlardaki sıradan mağazalarda da Yeterlilik’e ulaşabilirsiniz ancak VIP mağazamızda bulunanların yanında etkileri, fiyatı vs. çok sönük kalır.”

“Ne farkları var?”

“Hım… Şey, sıradan mağazalarda bulabileceğiniz en pahalı Yeterlilik, 250 HKP. Etkileri 12 saat sürüyor. Elde edeceğiniz maksimum takviye, normalin dört katı olacaktır. Fiyat/performans olarak değerlendirirseniz çok da kötü değil. Sizce de öyle değil mi?”

“…”

“Ah, VIP mağazasınınkini mi kastetmiştiniz? İksirin etkileri ve süresi ikiye katlanıyor. Çok, çok düşük bir bedel olan 400 HKP karşılığında 24 saat süren sekiz katlık bir takviye elde edeceksiniz! Bir günlük bir antrenmanla sekiz günlük sonuçlar elde edeceğinizi temin ederim.”

Görevlinin ses tonu sanki ‘Alacaksınız, değil mi? O kadar konuştuktan sonra kesinlikle alacaksınız, değil mi ama?’ dercesine çıkıyordu.

“Bu imkânsız değil mi? Böyle bir şey nasıl…”

Seol inanamıyordu. Kadının gözlerinin içi gülerken genel olarak sakin ve kendine hâkim bir tavrı vardı.

“Burası Tarafsız Bölge.”

“Yani?”

“Burası yedi ilahın kudretiyle yaratılmış kutsal bir mabet. Bu bölgedeki vazifelerinizi yapmaya çaba gösterdiğiniz sürece sizi desteklemek adına hiçbir masraftan kaçınılmayacaktır.”

“…”

“Elbette, bu bölgenin var olma sebeplerinden biri sizi test etmek ancak asıl gayesi yeteneklerinizi geliştirmeye yardımcı olup dışarıda hayatta kalma şansınızı artırmak.”

Görevli hafifçe başını yana eğerek neşeyle gülümsedi.

“…Her ne kadar böyle desem de şey, bu iksirin biraz özel olduğunu kabul etmem gerek. Her Tarafsız Bölge açılışında yalnızca 60 tanesi stoklara giriyor. Ayrıca herkes de alamıyor. Hatta Kılavuzdan o ‘notların’ getirilmesi gerektiğine dair kısıtlamalar bile var. Olur da bir Davetli Tarafsız Bölge’ye gelmeden öğrenirse diye.”

Seol bunun üstüne dikkatlice düşündü. Sonunda sorularının cevaplarına ulaşabildiğini hissediyordu. Şimdiye kadar gözünün gördüğü tek şey VIP mağazası olduğu için fark edememişti ancak ‘bu bölgedeki vazifelerinizi yapmaya çalışmak’ kısmı aklından çıkmıyordu.

“Birini alacak mısınız?”

Görevli ellerini beline yerleştirip kendinden emin bir şekilde sordu. Seol düşüncelerini biraz toparladığında kafasını kaldırarak kadınla göz göze geldi.

“Evet.”

*

VIP mağazasından çıktıktan sonra odasına dönerken oldukça tanıdık biriyle karşılaştı. Kapısının önünde volta atan Yi Seol-Ah’tı bu.

“Bayan Yi Seol-Ah?”

“Orabeo-nim!” [1]

‘Orabeo-nim?’

Seol kafası karışmış bir şekilde orada dikilirken Yi Seol-Ah endişeli bir yüz ifadesiyle ona doğru koştu.

“İyi misin? Bir şey mi oldu?”

“N, nasıl yani…?”

“Acı çekiyormuş gibi görünüyordun. Çok endişelendiğimden peşinden gelip iyi misin diye bir bakacaktım ama odanda yoktun…”

Seol, daha önce kapısını tıklatanın Yi Seol-Ah olduğunu fark etti. Kız muhtemelen ‘Zor’ düzey görevi tamamladıktan sonra canı çekilmiş bir şekilde dönmesinden bahsediyordu. O an kendinde olmadığından oldukça tuhaf görünmüş olmalıydı. Kızın neden böyle davrandığını şimdi anlayabiliyordu.

“…Ağladın mı?”

‘Ağlamak mı?’ Seol bilinçsizce yüzüne dokundu ve kafasından aşağı döktüğü suyun henüz kurumadığını fark etti.

“…Sanırım.”

“A, ama neden?”

“Çünkü çok acınasıyım.”

“Orabeo-nim hiç de acınası değil bir kere!”

Yi Seol-Ah olduğu yerde debelenip durdu. Aceleyle ona doğru yürüdü ve dikkatlice kollarını tuttu.

“H, hiç de bile, sen harikasın. Kendi başına bir Zor görevi bile tamamladın hatta. Sırf bu yüzden aşağıda ne fırtınalar kopuyor şu anda.”

Kızın endişe dolu gözlerle kendine baktığını gören Seol, biraz daha iyi hissetmeye başlamıştı. Sadece birazcık da olsa. Yavaşça başını salladı.

“O görevi yapma girişiminde bile bulunmamam gerekirdi.”

“Görev… o kadar mı zordu?”

“Kendi sınırlarımın farkına varmadan görevi yapmaya kalkıştım. Ve neredeyse bu yüzden ölecektim. Dürüst olmak gerekirse… hâlâ yaşıyor olmam bile bir mucize.”

Yi Seol-Ah bir şey diyecekti ki Seol’ün karamsar yüz ifadesini görünce sustu. “Böyle davranmamalıydım. O göreve girişmemeliydim. Şimdiye kadar sadece…”

Çatık kaşları daha da çatıldı. Ağzını bir iki saniye boyunca açmadı; duyulan tek şey dişlerini gıcırdatma sesiydi.

“Saçma bir… kumarda kendi hayatımı öne sürüyordum.”

Bir de kendime, bir daha asla kumara bulaşmayacağıma dair yemin etmiştim…

“O, Orabeo-nim…”

Yi Seol-Ah, Seol’e yardım edebileceği bir şey var mı diye düşünüyordu. Sonrasında giysisinin kollarını biraz daha sıktı ve çekiştirdi. Seol mazlum bakışlarını doğrulttuğunda Yi Seol-Ah’ın ona nazik bir şekilde gülümsediğini gördü.

“Benimle biraz koşmaya ne dersin?”

“Hım, efendim?”

“Tabii ya, koşu yarışı yapalım!”

Seol durduk yere gelen bu öneri karşısında biraz paniklemişti. “Yarış mı? Durduk yere yarış da nereden çıktı…?”

“Koşmak harika bir şey! Koşarken zihninin boşalıyor ve bolca terledikten sonra da daha iyi hissediyorsun.”

“Şey, burada koşacak hiçbir yer yok ama? Koridorlarda koşmak da…”

“Şuna bir bak~”

[Koşu yarışı (Kalan girişim sayısı: ꝏ/ꝏ)]

Pisti on kez turla!

Zorluk: Temel
Başarılı olunduğunda: Yok
Başarısız olunduğunda: Yok
*İş birliği kabul edilmektedir. (6 kişiye kadar)

Kızın elindeki parşömen kağıdının üstünde yazan buydu. Ve bir iki tane de değil, elinde en az 30 parşömen kâğıdı vardı. Seol şaşkın bir ifadeyle kâğıt tomarına baktığında, kız ‘Ayy!’ diyerek kendini açıklama gereği hissetti.

“Bunun bir mahsuru yok. Bu görevde katılım hakkı sınırsız olduğundan birkaç tane fazladan alsam da bir şey olmaz.”

“Yine de o kadarı da fazla değil mi…?”

“Ah, şey, yatmadan önce biraz koşmam gerekiyor yoksa uyuyamıyorum.”

Şakacı bir ifadeyle dilini çıkarıp elindeki kağıtları salladı. Seol, kızın parlak, masum gülümsemesini görünce hayır diyemedi.

‘İş birliği’ yöntemi oldukça basitti. Parşömen yırtıldığında ister el ele tutuşmak olsun ister omzuna dokunmak, herhangi bir beden teması olması yeterliydi.

Gönderildikleri yer bir koşu pistiydi. Yaklaşık boyutu okulda bulunanlar kadardı. Seol burada on tur atmanın çok da zor olmayacağını düşünse de fikrini değiştirmesi çok sürmedi.

‘Bu kadar formda olmayacağımı da düşünmemiştim!’

Dört beş tura kadar bir sorun yoktu ama altıncı turda giderek yavaşlamaya başlamış, yedinci turu güçbela tamamlayabildiğindeyse artık Yi Seol-Ah’ı geçmeyi bırak, sırtını bile göremez olmuştu.

Pistte mi koşuyordu pist mi onu koşuyordu belli değildi; derin derin nefes alıyor, kalbiyse daha fazla oksijen dağıtabilmek için deli gibi atıyordu. Sırtından şelale gibi terler dökülüyordu ve genzi tamamen kurumuştu.

‘Ya… pa… maya… cağım… artık!’

Kendini yere atıp bayılmak istiyordu ama bu da fazla utanç verici olurdu. Sonuçta Yi Seol-Ah on turu tamamlamış, bitiş çizgisinde dikkatlice nefesini düzenlemeye çalışırken onu bekliyordu.

Tabii ki bu, pek de şaşırtıcı değildi. Uzun yıllar boyunca bedenini gece yarılarına kadar oynadığı kumar, alkol kullanımı ve ağzından düşürmediği sigarasıyla zehirleyip durmuştu. Bu yüzden hiç egzersiz yapmadığı da göz önüne alınırsa bedeninin sağlıklı durumda olmasının imkânı yoktu.

“Nefes alma şeklini değiştir! Ağzından değil, burnundan nefes alacaksın! Bak şöyle; hu-hu, ha-ha! Hu-hu, ha-ha!”

Kızın yüreklendirmelerini duyduğunda dişlerini sıktı. Daha yeni gözlerinin önündeki cevapları görebilir hale gelmişti.

Kısa süre önce kendi de dediği gibi Seol şimdiye kadar hayatını öne attığı bir kumarmışçasına işleri çözmeye çalışmıştı. Altın Damga sağ olsun birçok faydasını görmüştü ama tek bir şey bile ters gitseydi iskeletin havadan saldırısında tek hamlede yere serilebileceği gibi çoktan ölmüş olurdu.

Ve görevli de söylemişti. Tarafsız Bölge, birinin hayatta kalmak için bir yol bulması gereken bir yer değildi; burası nasıl hayatta kalınacağını öğrenmesine yardımcı olmak adına tasarlanmıştı.

Her şeyin bir sırası vardı.

Seol sonunda on turu tamamladı ve bitiş çizgisinin hemen önünde durdu. Yıkılan bir bina misali yere çöktü ve hırıltılı hırıltılı nefes alıp vermeye devam etti. Yi Seol-Ah yanına çömeldi ve nefesini yavaşça düzene sokmasını önerdi. Kafasını hafifçe yana eğdiğinde kafası biraz karışmış görünüyordu.

“Orabeo-nim’in bu kadar formdan düşmüş olmasını beklemiyordum…”

“N, nasıl… bu kadar… iyi… koşabiliyorsun…?”

“Şey, sabahları süt satıyordum. Bir yıl boyunca hep yaptım.”

“Zor… gibi…”

“Ah hayır, hiç de bile! Koşmayı hep sevmişimdir zaten. Okuldayken bile atletizm kulübüne katılmıştım ve neredeyse her gün pist koşusu yapardım~”

Yi Seol-Ah parmaklarıyla zafer işareti yaptı. Hep; Yi Seol-Ah’ın ağırbaşlı, çekingen tavrının iyi görünümüyle uyumlu olduğunu düşünmüştü ama kız kırılgan olmanın aksine bir atlet çıkmıştı. Dudaklarını aralarken kızın uzattığı elini memnuniyetle tuttu.

“Teşekkürler.”

“Ha?”

Seol’ün durduk yere teşekkür etmesi karşısında panikledi.

“Zihnim gerçekten de boşaldı.”

“Ah, şey… sorun değil. Eğer yardımım dokunduysa ne mutlu bana… hem sen… hayatımı kurtardın, bu yüzden… ben de…”

Hemen başını eğerken yanakları hafifçe kızarmıştı. Nasıl cevap vereceğini bilemez haldeki kızı görünce Seol’ün yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.

“Yine de teşekkürler.”

“H, hayır. Hiç önemi yok…”

“Teşekkür ederim. Gerçekten.”

“Dedim ya, hiç önemli değil. Teşekkür etmesi gereken…”

“Sana olan borcumu nasıl öderim bilmiyorum.”

“…Orabeo-nim.”

Yi Seol-Ah somurttu ve tatlı bir şekilde Seol’e dik dik baktı.

“Yi Sungjin’le yaptığımızdan dolayı yapıyorsun, değil mi?”

“Tüh, yakalandım mı?”

Seol göz kırpıp ayağa kalktı.

Oldukça şaşırtıcı bir şekilde koşarken ölecekmiş gibi hissetse de bittiğinde, keyfi oldukça yerine gelmişti.

“Bu koşma işi hiç fena değilmiş.”

“Değil mi? Koşmak zinde kalmanın en iyi yolu. Akciğer kapasiteni artırırken ciğerlerinin çalışma şeklini iyileştiriyor ve kalbini güçlendiriyor. Hem de kan dolaşımını bile artırıyor!”

Koşmanın faydalarını dinlerken Seol’ün gözleri kocaman açıldı. Koşmak kadar basit bir şeyin bu kadar faydalı olduğunu bilmiyordu.

“O halde, bir daha koşalım mı?”

“Hmm… benlik bir sorun yok ama…”

Yi Seol-Ah başını hafifçe yana eğip alçak bir ses tonuyla konuştu.

“Resmi konuşmayı bırakmalısın, tamam mı?”

Seol, kızın beklenmedik istediği karşısında kıkırdadı.

*

Yi Seol-Ah’la koştuktan sonra gidip duyuru panosunu kontrol etti ve tahmin ettiği gibi oradalardı. Panonun en altında, üstünde ‘Temel’ yazan bir sürü parşömen kâğıdı vardı. Hiçbir ödül vermediklerinden şimdiye kadar herkes tarafından görmezden gelinmişlerdi.

Seol, planlarını tamamen değiştirmişti. İlk yaptığı şey VIP mağazasını tekrar ziyaret etmek oldu. Görevlinin dediklerini görmezden gelerek kalan 59 şişe Yeterlilik’i de aldı. Bir şişeyi kafasına diktikten sonra tekrar koşmaya başladı.

‘Sağlıklı vatandaş, güçlü bir millet demektir!’

Kore’nin vatandaşlarını egzersiz yapmaya teşvik eden meşhur sloganını bağırarak söyledi ve tamamen zindelik seviyesini artırmaya odaklandı. Görevleri yapmaya başlamadan önce sağlıklı ve formda olması gerektiğini fark etmişti.

Günler geçtikçe diğer hayatta kalanlar, Seol’ün hareketlerinin tuhaf olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ne de olsa onların gözünde Seol, Zor düzeydeki görevleri tek başına tamamlayacak becerideydi. O halde bile gitmiş, sadece hiçbir ödülü olmayan ‘Temel’ düzeydeki alıştırmaları yapıyordu. Bir de üstüne, diğer görevleri yapmayı bırakmış sürekli bunları tekrar ediyordu.

Bu, ilk başta Seol’ü de zorlamıştı. Zayıf vücudu hemen dinlenme ihtiyacı hissediyordu. Ve bir süre sonra, diğer görevleri bırakıp bunları sürekli tekrarlayıp durmaktan sıkılmıştı. Şeytan kulağına ‘Bu kadar yeter, artık durabilirsin.’ diye fısıldayıp duruyordu.

Yine de bedeninin yavaş yavaş değiştiğini hissettiğinde tüm bu düşünceleri akıp gitmişti.

Başladığında zar zor on turu tamamlayabildiği pisti, şimdi hiç hız kesmeden tamamlayabiliyordu. Nefesi de oldukça düzene girmişti. Nihayetinde bunun yeterli olmadığına karar verip bir sonraki alıştırma görevine geçti.

Bunda diğerinden biraz daha uzun olarak 20 tur koşması gerekiyordu. Gerçi bu ‘görevi’ diğerinden farklı kılan bir özelliği daha vardı: 1HKP ödül. Bu görevi de özenle tekrarlamaya devam ettiğinde bedeninin daha da geliştiğini hissedebilmişti.

Belki de Yeterlilik iksirinin etkisinden, egzersizlerine devam ettikçe bedeninin gelişimini kesinlikle fark edebiliyordu. Ve somut sonuçlar elde ettiğinden, artık bu antrenman rutinini monoton ve sıkıcı bulmuyordu. Çok daha ilginç ve eğlenceli bir hal almıştı. Yapamayacağını düşündüğü her seferinde, sabredip hedefine ulaştığında içinde bir şeyler değişiyordu.

Başarı coşkusunun bağımlısı olmuştu. Böylece tüm dikkatini delirmişçesine antrenmanlara verdi. Gününün üçte ikisini tamamen antrenmana ayırıyordu.

Bu şekilde devam edebilmesinin en önemli sebeplerinden biri de Maria’nın bizzat ‘Tarafsız Bölge’de dinlenmek için en iyisi’ olarak ilan ettiği odasıydı. Bir saat dinlenmek tüm yorgunluğunu alıp götürüyordu ve enerjisinin tamamen yerine gelmesi için dört saat uyuması yetiyordu.

Çok geçmeden zamanın ne kadar kıymetli olduğunu fark edip gücünü toplamanın daha hızlı yolları var mı merak etmeye başladı. Yeterlilik gibi iksirler olduğuna göre dinlenme oranını artıran bir şeyler de olmalıydı.

Bu konuda HKP’larını harcamaktan çekinmiyordu. Ne de olsa konaklama ve yemek yemek gibi şeyler bedava olduğundan puanlarını harcayacak başka bir şeyi yoktu. Biraz daha zaman geçtiğinde antrenman süresi neredeyse 20 saate ulaşmıştı. Sonunda, kendisine sunulan harika başlangıç koşullarına birer koltuk değneğiymiş gibi dayanmaktansa düzgünce kullanmaya başladığını hissedebiliyordu.

Elbette diğerlerinin takımlar kurup görevleri tamamlamalarını kıskanıyordu. Hâlâ Ambrosias’a karşı ilgisini de kaybetmiş değildi.

Ancak tüm gücüyle koştuğunda olumsuz düşüncelerin hepsi de birer birer siliniyor ve düşüncelerine daha rahat hâkim olabiliyordu. Tekrar girişmek için kendine güvenene kadar hiçbir göreve başlamamak konusunda kararlıydı.

Ve böylece iki hafta geçip gitti.

Diğer herkes için 14 gün geçmişti ancak bu, Seol için 112 gündü.

*

“Kafayı yemiş.”

 Cinzia görüntüleri izlerken bu sonuca varmıştı. Çenesini bir eline dayamış ekranda Seol’ün durmaksızın koşmasını izliyordu.

“Ayın yarısını temel egzersizlere harcamak… hah. Böyle birinin çıkacağı aklımın ucundan geçmezdi. Şu anda tanrıların çok mutlu olduğuna eminim.”

“Yakında hayatta kalanları bilgilendirsek mi artık?”

Arkasında nazikçe bekleyen görevli konuştu. İlk başka Seol’e rehberlik etmeyi teklif edip Maria’nın kabaca tekmeyi bastığı görevli, Agnes’ti bu.

“Ne? Haa, sahte bitiş tarihini mi diyorsun?”

“Tarafsız Bölge şu anda mahşer yerinden farksız. Bitiş tarihi çok fazla kısaltıldı. Hayatta kalanlar gerçek tarihi öğrenirse…”

“Ee? Ne yapabilirler ki?” Cinzia cebinden bir sigara çıkartmasıyla Agnes uzanıp ustaca sigarasını yaktı.

“Merak etme. Beklerken keyfimize bakacağız, sonra da ‘Ah, çok acınası haldesiniz. Size acıdığımdan bitiş tarihini ileri çekmeye karar verdim.’ diyeceğim. Bu kadar basit.”

“Yine de…”

“Yeter.”

Agnes anında çenesini kapadı. Cinzia’nın dudaklarının ince bir duman yavaşça dışarı süzüldü.

“Sorun yok. Ayrıca, çoktan Tarafsız Bölge’nin bitiş tarihinin benim inisiyatifime bağlı olacağını söylemedim mi?”

“Kuralları kafanıza göre değiştirdiğinize dair birtakım görüşler var…”

“Hıh. Tamam o halde söyle bakalım, eğer burada üç ay kalabileceklerini söyleseydim ne olurdu?”

Agnes, soru kendisine yöneltildiğinde ancak iç çekmekle yetinebildi.

“Çok bariz. Hiç siklemeyeceklerdi bile. Yani 0 puanı olanlar bile günde 30-40 puan kazanmakla geçebileceklerdi. Bu seferki Tarafsız Bölge’yi tesis etmek için ne kadar ödememiz gerekti bilmiyor musun? Böyle bir şeyin olmasını oturup izleyeceğimi mi sanıyorsun?”

“Bu da… doğru.” Agnes gönülsüzce kabul etti.

“En değersiz ahmak bile kendini yavaş yavaş geliştirdiği sürece bitiş tarihine kadar Normal düzeydeki bir görevi tamamlayacak hale gelebilir. Bu kişi daha yetenekliyse bunun ötesine de geçebilir. Temel düzey görevlerle başlayıp son günde ‘İmkânsız’ görevi tamamlayan Sung Shinyun’u duymadın mı hiç?”

“Doğru, duymuştum.”

“Aynen öyle. Burası gelişimi hızlandırmak için yapılmış bir yer. Zahmete bile girmeyeceklerse önemli olanın bu olduğunu söylemenin ne manası var ki?”

“…”

“Bir musibet bin nasihatten iyidir. Kendi başlarına anlayamıyorlarsa yüz kere de söylesen bir işe yaramaz. En azından şimdi, bitiş tarihinin yakında olduğunu sandıklarından elinden geleni yapmak zorunda kalıyorlar.”

Agnes, ‘Ama yakında sınırlarına dayanacaklar.’ diyecekti ki sessiz kalarak başını öne eğdi. İnsanları zorlama fikrine tamamen katılmıyordu çünkü köşeye sıkıştığında, çoğu kişi doğru yolu seçmiyordu. Ancak sunabileceği bir antitezi de yoktu. Önceden gerçekleşen sayısız Tarafsız Bölge, Cinzia’nın dediklerini haklı çıkarıyordu.

Daha da önemlisi, Mart 2017 çağrılmalarının başındaki kişi Cinzia’ydı. Sadık kalınması gereken esas kurallar haricindeki her şey onun kendi yargısına bırakılmıştı.

“Ehh, bunu söyleyecek en son kişi benim galiba. Ne de olsa deli gibi görev yapıp durmuştum ben de.”

Cinzia bakışlarını tekrar ekrana çevirdi ve dudaklarını yaladı. Hoşnutsuzdan ziyade biraz kıskanmış gibi görünüyordu. Agnes eliyle ağzını kapatıp hafifçe gülümsedi.

“Buraya geldiğimde onun kadar sıkı antrenman yapsaydım… şimdikinden iki kat daha güçlü olurdum.”

“Aynı şekilde düşünüyorum.”

“Ho? Meşhur Agnes bile böyle mi düşünüyor?”

“Elbette. Her sınırlarımla yüzleştiğimde pişman oluyorum. Sıfırdan başlama şansım olsaydı bu uğurda ceplerimi boşaltmaktan bir an bile tereddüt etmezdim.”

Cinzia neşeyle gülümsedi. Gerçekten keyfi yerinde gibiydi.

“Sıfırdan başlamak ha. İlginç bir konu. Ee, neyi farklı yapardın o zaman?”

“Hım, ilk olarak Eğitimde olabildiğince çok Hayatta Kalma Puanı toplamaya çalışırdım. Tarafsız Bölge’ye geldiğimdeyse birinci sıraya verilen odadan tamamen istifade ederken, her gün VIP mağazasından aldığım bir şişe Yeterlilik’i içerdim. Bunu yaptığımda bile geriye puanlarım kalacağından… şey, muhtemelen o adamın şu anda yapıyor olduğu şeyin aynısını yapardım.”

“Aynen. İşte bu yüzden biraz kıskanmıyor değilim.”

Cinzia başını sallarken bakışlarını ekrandan çekti. Agnes, garip bir tutkuyla alevlenen bakışlarla ekranı pür dikkat izliyordu.

“Sanırım ustalık içgüdülerin hâlâ yerinde duruyor. Ona yardım etmekte özgürsün.”

Cinzia’nın birden izin vermesiyle Agnes şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırdı. “Pardon? Ah. Ama bu adam…”

“Biliyorum, Bayan Tilki’nin davetlisi… yine de kulaklarıma ilginç bir haber geldi.”

Sigarasını içine çekmeye devam ederken Cinzia’nın dudakları yukarı doğru kıvrılmaya başladı.

Çevirmen notu
1. Kadınların ağabeylerine seslenmek için kullandığı en saygılı ifade.
2. 'Başarı coşkusunun bağımlısı olmuştu.' Bu kısma dikkat çekmek istiyorum çünkü burada Seol, kumar bağımlılığından kurtulmaya çalışırken bu sefer de başarı tutkusunun bağımlısı haline geliyor. Öylece bağımlılıktan kurtulamayışı da kitabı gerçekçi kılan güzel özelliklerinden biri bence. ^^