Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Gizli Potansiyelin Ortaya Çıkışı (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

30. günün sabahı.

Cinzia planladığı gibi bitiş tarihinin iki ay ertelendiğini açıkladı. Sesi kulağa bonkör davrandığı için bunu yapmış gibi geliyordu ve bu da birçok hayatta kalanın rahat bir nefes almasına yol açmıştı. Ne de olsa çoğunluğu 1000 puan toplamayı başaramamıştı.

Elbette herkes aynı tepkiyi vermedi.

“Ne var, Hao Win?”

Cinzia, Hao Win’in uzun bir süredir kendine bakmakta olduğunun farkındaydı ancak şimdi cevap vermeye karar verdi ve bakışlarını siyah takım elbiseli adama çevirdi.

Hao Win’in kaşları hafifçe yukarı kalktı.

“Önemli bir şey değil, gerçekten. Sadece…”

“Sadece?”

“Bu, daha önce duyduğumdan biraz farklı.”

‘Zaten başından beri üç ayımız yok muydu?’ Hao Win bunu sesli bir şekilde ima etmenin bir yolunu bulmuştu. Tabii ki gerçeği açığa çıkarıp Cinzia’nın tersine denk gelmek gibi bir niyeti yoktu.

“Öyle mi? Ne yazık. Sana bunu hangi moron dedi bilmiyorum ama bu seferki genel müdürün ben olduğumu söylememiş olmalı.”

“Siz öyle diyorsanız ne diyebilirim ki.”

Hao Win omuz silkti ve arkasına dönerek göz temasını kesti. Cinzia da bakışlarını diğer hayatta kalanlara çevirdi.

“Ee, Tarafsız Bölge’deki ilk ayınız nasıl geçti bakalım?”

Sorusunun karşılığında alabildiği tek şey derin bir sessizlik oldu.

Hayatta kalanların durumu pek de iyi değildi. Ne kadar kişi bir araya gelip takım kurarsa kursun, bir kişi bile ‘Normal’ düzeydeki bir görevi tamamlayamamıştı.

“Tamamen kafadan kontak değilseniz acı gerçeklerle şimdiye kadar yüzleşmiş olmalısınız. ‘Ah, gerçekten işe yaramaz bi’ bok parçası kadar kıymetsizim. Şimdi burayı terk edersem anında geberip gideceğim.’ Aklınızdan böyle şeyler geçiyor olmalı, değil mi? Sen de öyle düşünmüyor musun ama, buritto?”

Hemen Cennet’e yollanmadıkları için şikâyet eden Meksikalı iri yarı adam utançla gözlerini kaçırdı.

“Görünen o ki hepinizin gözleri açılmış.”

Cinzia, karşısındakilerin tepkilerinden tatmin olmuş olacak ki ses tonu bir nebze yumuşadı.

“Şimdi gerçeklerin farkında olduğunuza göre öncesine kıyasla dinlemeye daha isteklisinizdir. Şimdiye kadar bir miktar Hayatta Kalma Puanı toplamış olmalısınız, haksız mıyım?”

Bu tamamen doğruydu. Neredeyse herkes deli gibi puan toplamaktan başka hiçbir şey yapmamıştı. Bölgeye 0 puanla girenler bile bir miktar puana ulaşmayı başarmıştı.

“Pekâlâ, size bir hediye hazırladım.”

Ufacık bir ‘hediye’ denmesi, hayatta kalanlarının gözlerini beklentiyle kadına dikmesine sebep olmuştu.

“Yarına özel, Uyanış Salonu girişlere açılacak. Ve Uyanış Salonunda bu dünyaya hükmeden yedi tanrıyla tanışacaksınız. Ayrıca, durumunuza ve eğiliminize en çok uyan ‘sınıflarınızı’ da edineceksiniz. Uzun lafın kısası, o andan itibaren mana kullanabileceksiniz.”

Fısır, fısır

Sessiz tiyatro salonu birden fısıldaşmalarla dolmuştu.

“Sınıfınızı edindikten sonra hangi görevleri alacağınızı ya da takım görevlerinde nasıl bir rol oynayacağınızı anlamak daha kolay olacaktır. Ayrıca…”

Cinzia’nın gözleri yay gibi yukarı büküldü.

“…Şimdiye kadar kazandığınız Hayatta Kalma Puanları daha da kıymetlenecek.”

Seyirci koltuklarından ona yöneltilen bir sürü soru vardı. İlk günün aksine, Cinzia her birine sabırla cevap verdi.

Bu arada Agnes ise bir kenarda iç çekiyordu. Uyanıştan sonra Tarafsız Bölge’de neler olacağını çoktan biliyordu.

Cinzia’nın da dediği gibi birinin sınıfı belirlendiğinde, mana kullanmaya başlayabiliyordu. Doğal olarak, nasıl kullanacağını öğrenip yeni sınıfına uygun özel eğitim alması gerekiyordu. Bu meselenin de kolayca halledilmesinin tek yolu, tabii ki HK puanlarıydı.

‘Beceri’ ve ‘Mana Kullanımı’ mağazalardan satın alınabiliyordu.

Ancak bu şekilde hayatta kalanlar aşırı kolay bir şekilde güçlenebileceğinden, ilerlemelerin sınırına da o kadar hızlı dayanacaklardı. Bu yönteme başvuranların bir seviyede çakılı kalıp o raddeden sonra asla gelişemeyeceğini söylemek daha doğru olurdu.

Durum Penceresinde görünene güvenmekle kendi başına ‘hakikati’ idrak etmek arasında büyük bir fark vardı. Seviye ilerledikçe bu fark da haliyle artıyordu.

Muhtemelen Cinzia da Uyanışını tamamlar tamamlamaz HKP harcayanları mümkün olduğunca çabuk bir şekilde askeri güce çevirmeyi amaçlıyordu. Diğer bir deyişle, ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri olmayanlar oradan oraya savrulurken geriye ‘ne yaptığını bilenler’ kalacaktı.

Cinzia’nın işleri yapma şekli yanlış olarak değerlendirmek için fazla belirsizdi ve aynı şekilde Agnes de Cinzia’nın kararlarından net bir şekilde şurası hatalı diye bahsedemiyordu. Sonuç olarak fikirlerindeki bu farklılık, yalnızca görüş ayrılığı denebilecek bir meseleydi.

Daha önemlisi, Cinzia bu seferki Tarafsız Bölge’nin genel müdürü olduğu için bu yumurtalarından yeni çıkmış yavruları nasıl ‘yetiştireceği’ de ona kalmıştı.

*

Seol bitiş tarihinin iki ay ertelenmesine sevinmişti. Şimdi, Aldığı tüm Yeterlilik’leri acele etmeden kullanabilirdi. Burada aldığı her şeyi Cennet’te de kullanabilirdi ancak Cennet toprakları burası gibi güvenli değildi. Tarafsız Bölge tamamen yeni gelenlerin hayatta kalma şansını artırmak ve geleceğin savaşçılarını eğitmek için yaratılmıştı. Yeterlilik’i kullanmak için buradan daha iyi bir yer olamazdı.

“Sınıfın, yarın Uyanış Salonunda belli olacak.”

Agnes sulu bifteğini keserken konuştu. Seol kadının tavsiyesine uyarak marketten aldığı abur cuburları yemeyi bırakmıştı. Artık düzgünce lokantalardan yemek yiyordu.

Bunu yaptığında iki şeyden derin pişmanlık duymuştu. İlk pişmanlığı buraya daha önce gelmemekti. Yemekler sadece leziz değil, aynı zamanda yeterli besin ögelerine de sahipti. Öylece karnını doyurmuyordu; her yediğinde bedeninin daha da sağlıklı hale geldiğini hissedebiliyordu. Elbette, lezzeti arttıkça fiyatı da sabit kalmıyordu ancak böyle şeylerin Seol’ün gözünde hiç önemi yoktu.

İkinci pişmanlığıysa yemek konusunda Agnes’le uğraşma hatasına düşmesiydi. Bir keresinde yanlışlıkla, her gün bir öğün ısmarlama sözünü bozmuştu. Agnes buz gibi sesiyle, “Demek yemeğini yalnız yedin, neden hemen antrenmana geçmiyoruz o halde?” demiş ve sonraki dört gün boyunca ağzını bıçak açmamıştı. Aralarını geri düzeltmek için ne kadar ter döktüğünü düşününce…

“Ne düşünüyorsun?”

“…Şey, ımm, hangi sınıfı seçeceğime karar verdim.” Çabucak diyecek bir şeyler uydurunca Agnes hafifçe iç çekti.

“Sınıfını sen seçemiyorsun. Senin için seçiliyor.”

“Ah… öyle mi?”

“Bu dünyaya hükmeden yedi tanrı kendi aralarında karar verip hayatta kalana, dört başlangıç sınıfı olan Okçu, Büyücü, Rahip ve Savaşçı arasından birini bahşediyorlar.”

Seol bunu duyunca hafifçe başını yana eğdi.

“Sadece dört tane mi var? Beklediğimden daha azmış.”

“Bu sadece başlangıç için böyle. Seviyenin ilerleyişine göre önüne sayısız alt sınıf çıkacak.” Agnes asaletle etini çiğneyip yuttu ve konuşmasına devam etti.

“Örneğin, diyelim ki 1. seviye bir savaşçı ana silah olarak kılıç kullanıyor. 2. seviyeye atladığında sınıf unvanı ‘Kılıç Ustası’ olarak değişir. Bir balta kullanıyor olsaydı sınıf unvanı ‘Balta Savaşçısı’ olacaktı. Aynısı okçu sınıfı için de geçerli. Eğer ana silah olarak kısa kılıç ya da hançer kullanıyorsan 2. Seviyeye ulaştığında unvanın ‘Suikastçı’ olur.”

Diğer bir deyişle yalnızca başlangıç sınıfları aynı olup bu sınıflar, tamamen kişinin kendini nasıl geliştirdiğine bağlı olarak değişiyordu. Seol, birkaç şey üstüne uzunca düşündükten sonra ister istemez merakı artmaya başlamıştı.

“Peki bir Büyücü olarak seçilir de hep kılıç kullanarak seviye atlarsan ne oluyor?”

“2. seviye Büyücü Kılıç Ustası olursun ancak o yolu izlemeni tavsiye etmem. Yalnızca birinde ilerlemek bile çok zor zaten.”

Gerçekten de kişiye bahşedilmiş sınıfa göre statları yükseltmek mantıklı olandı. Hiçbirinde iyi olmadıktan sonra hepsinden bir şeyler bilen biri olmanın bir manası yoktu. Seol katılırcasına başını sallarken Agnes açıklamasına devam etti.

“Ayrıca, alt sınıf savaşçılarla üst sınıfları ayıran 5. seviyeye geldiğindeyse hangi tanrıya hizmet etmek istediğin sorulacak. İşte o anda seçtiğin yol son derece önem kazanacak. Aynısı 7. seviyeye geldiğinde de geçerli.”

“Bir tanrıyı seçmem mi gerekiyor?”

“Hım… şöyle düşün. Sınıfın ya değişecek ya da seçtiğin tanrının güçlerine uyacak şekilde daha da özelleşecek. Şimdilik bu kadar bilgi yeterli olacaktır.”

Seol’ün kaşları hafifçe çatıldı. Tüm bu ‘sınıf’ olayının daha kolay olacağını sanmıştı ama görünen o ki beklediğinden çok daha karmaşıktı.

“Önümüzdeki çalışma programına gelirsek…”

Seol, durum ne olursa olsun zamanı geldiğinde bir şekilde anlarım diye düşünüyordu ki Agnes’i duyar duymaz anında gerildi. Agnes ne zaman ‘çalışmaktan’ bahsetse bedeni kendiliğinden böyle tepki veriyordu.

“Sınıfın seçilir seçilmez bana haber vermelisin. Çalışmalarını sınıfına uyacak şekilde düzenlememiz gerekecek.”

“Sınıf özel ve mana alıştırmalarını mı diyorsun?”

“Evet. Çoktan biliyormuşsun.”

“Bugün duydum. Yalnızca onlarsa…”

“Onlar için mağazalarda satılan Uygulama iksirlerini kullanmanı hiç tavsiye etmem.”

Seol, Agnes’in normalden daha katı ses tonu karşısında biraz şaşırmıştı.

“Manayı ve sınıfınla alakalı basit becerileri nasıl kullanacağını alıştırma yaparak da öğrenebilirsin. Hiç zor değiller ve HK puanlarını boş yere onlara harcamanın da bir manası yok. Ayrıca özel Yeterlilik’e de sahip olduğundan, öğrenmen hiç zamanını almayacaktır.”

“…”

Uygulama iksirlerini almasını yasaklamasının başka bir sebebi daha varmış gibi hissediyordu ancak üstelememeye karar verdi. Agnes’in gözetimi altındaki iki haftada öğrendiği şeylerden biri de kadının dediklerini yaptığı sürece hep kârlı çıktığıydı.

“Bundan sonra vücut antrenmanların yalnızca sabahları olacak. Öğleden sonra mana kullanmayı öğreneceksin.”

Seol tam görev yapmaya ne zaman başlayacağını soracaktı ki vazgeçti.

Kendine güveni yerine gelene kadar hiçbir görevi yapmamaya karar vermişti zaten. Her ne kadar gergin olduğunu, paniklediğini hissetse de sabredip kendine biraz daha beklemesi gerektiğini söylüyordu.

‘Buraya tekrar gelemeyeceksin, unutma.’

Agnes’in böyle yapmasını söylemesinin önemli bir sebebi olmalıydı. Dış dünya hakkında hiçbir şey bilmediğinden kadının emirlerine karşı gelmek hiç de akıl kârı olmazdı.

Seol yavaşça dudaklarını yaladı ve çatalını masaya bıraktı.

“Sanırım bunlara ancak yarın sınıfım belli olduktan sonra karar verebileceğiz.”

Agnes, cevabından memnun olmuşçasına başını salladı.

*

Ertesi sabah Uyanış Salonu açıldı.

Her bir hayatta kalana sekizinci kata gelip sıraya girmesi söylenmişti. Koridor herkesi alacak kadar uzun olmadığından insanlar merdivenlere taşıyordu. Süreç oldukça basit görünüyordu. İlk girenler 30 saniye bile geçmeden, yüzlerinde biraz afallamış bir ifadeyle salondan çıkmışlardı. Yine de kişiden kişiye biraz da olsa fark ediyordu; en kısası 15 saniye ve en uzunu 1 dakika sürmüştü.

Nihayetinde de kuyruk hızla kısaldı. Yi Seol-Ah sınıfı konusunda oldukça endişeliydi ancak Salondan çıktığında, kendinden önceki herkes gibi yüzünde tuhaf bir ifade vardı.

“Okçu oldum.”

“Okçu mu?”

Seol kızla konuşurken insanların neredeyse yarısı çoktan sınıfını edinmişti bile. Kesin bir şey değildi ancak Seol’ün duyduğuna göre çoğu kişi yakın dövüşte tercih edilen sınıf yani Savaşçı sınıfını edinmişti.

Bundan sonra gelense Okçu sınıfıydı. Rahip sınıfı birkaç kişi de olmuştu. Ancak şimdiye kadar bir tane bile Büyücü çıktığını duymamıştı.

İlginç olan bir diğer şey ise her sınıfın Salondan çıkarken farklı tepki vermeleriydi. Savaşçı sınıfındakiler iyi gibi görünürken Okçu sınıfındakiler, tıpkı Yi Seol-Ah gibi onları rahatsız eden bir şey varmış gibi çıkıyorlardı. Rahip sınıfı olarak seçilen Shin Sang-Ah’ysa Salondan çıkarken kötü görünüyordu.

“Peki ya manan? Artık hissedebiliyor musun?”

“Şey, emin değilim… vücudum eskisine göre daha sıcakmış gibi hissediyorum ama…”

Yi Seol-Ah göğsünü ve karnını ovalarken başını bir yana eğmiş, biraz kararsız görünüyordu. Seol, o anda kapının küt diye açılması ve birinin yere düşme sesiyle irkildi.

Ne olduğuna bakmak için başını çevirdiğinde bir genç kızın zor bela yürüyerek Salondan çıktığını gördü. Düzgünce yürüyemiyor ve sendeliyordu. Sonra dengesini sağlayamayarak dizlerinin üstüne kapaklandı. Nefes almaya çalışıyordu. Tüm sırtı da terden sırılsıklam olmuştu.

“Haa, haa…”

Biraz daha öyle kaldıktan sonra, Odelette Delphine ayağa kalkmayı başardı. Başını hafifçe arkaya yatırıp ellerini göğsüyle karnına yerleştirdi. Bir şey düşünüyor gibi görünüyordu.

‘Acaba…?’

Seol, Odelette’nin sınıfının Büyücü olabileceğini düşünürken nihayet sıra kendine geldi. Salona girmeden önce Odelette ile göz göze geldiler. Kızın merak dolu gözleri ‘Hadi girsene artık!’ der gibi bakıyordu. Seol’ün hangi sınıfı edineceğini görmek için bekliyor gibiydi.

“İyi misiniz?”

Seol nezaketen sordu. Odelette Delphine kıkırdayarak cevap verdi. “Sanki hamileymişim gibi.”

Seol gülümsedi ve Salona girdi.

Kapıyı kapatıp arkasına döner dönmez…

‘…Ha?’

Salonun içi tamamen değişti.

Her şey beyazdı ya da tamamen renksizdi demek daha doğru olurdu. O kadardı ki ayakta mı duruyor yoksa havada mı süzülüyor emin değildi.

Görev parşömenleri sağ olsun defalarca kez ışınlandığından bu ani değişime hemen alıştı ancak şaşkınlığını üstünden atamıyordu. Hâlâ bir eliyle kapı kolunu tutarken etrafına bakındı. Aniden, birçok devasa şey görüş alanına girdi.

Bunlar taş heykellerdi. Kapı, on metrelik yedi taş heykelin tam ortasında kalıyordu.

[Sonunda geldi.]

[Öncelikle Uyanışla başlayalım.]

Bu güçlü sesler beyninin içinde yankılanırken kocaman bir elin başının üstüne konduğunu hissetti. Tüm sinirleri uyarılmışçasına irkildi. Tüyleri diken diken olmuştu.

“Ah!”

Sanki bir elektrikli süpürgeyle vakumlanıyormuş gibiydi. Seol bedenindeki her gözeneğin açıldığını hissedebiliyordu.

Bu çekilme hissi yalnızca kısa bir süre devam etti.

İçinde bir şeyler değişmişti.

Açıklanamaz bir şekilde göbek deliğinin hemen altındaki yer kaşınmaya başladı. Sanki bir enerji fidesi yavaş yavaş çiçek açıyorken birden kontrolden çıkıp büyümeye başlamıştı. Bu fidanın iri bir asmaya dönmesiyse beş saniyesini bile almadı.

[Ho? Bu kadar manayla… en azından ‘Orta (Yüksek)’ seviye olmalı, değil mi?]

[Doğuştan gelen bir becerisi var.]

[Öyle mi? Şimdi anlaşıldı işte!]

[Gözlerini daha küçükken açmış olmalı.]

[Daha önce en azından bir kez yeteneğini kaybettiğine dair izler var.]

[Ne yazık, ne yazık…]

Birçok ses kafasının içinde yankılanıyordu: son derece kibirli gelen bir ses, oldukça öfkeli görünen ve gürleyen bir ses, rahatsızlıkla dolu uyuşuk bir ses, kişinin gizli arzularını gün yüzüne çıkaracak erotik bir ses…

Ancak Seol’ün bunları umursayacak vakti yoktu. İçindeki enerji kıvrılan bir ejder gibi yükseliyor, vücudunun her bir zerresine doğru ilerliyordu. Bu bilinmeyen enerjinin alışılmadık hissi, her bir hücresine akın ediyorken düzgünce düşünemiyordu bile.

[Kesinlikle, ziyan olmuş. Becerisini kaybettiği sırada manası da büyük ölçüde azalmış. Bu olmasaydı…]

[Şimdiye ‘Yüksek (Düşük)’ü aşmış olurdu.]

[Yapacak bir şey yok. Kendi gezegeninde manadan bihaberdi sonuçta.]

[Karar verelim artık. Şüphesiz ki Büyücü olacak, değil mi?]

[Katılıyorum. Tartışmanın lüzumu yok.]

[Tek seferde iki Büyücü… bereketli bir hasat oldu. Kesinlikle bereketli bir hasat…]

Seol, tüm dünyası durmaksızın dönüyormuş gibi hissediyordu. Ancak başı durmadan dönse de ‘Büyücü’ kelimesini duyabilmişti. Tüm iradesini topladı ve bacağını sert bir şekilde cimcikledi.

“Mızrak…”

Sonunda bir şeyler mırıldanabildiğinde etrafına anlık bir sessizlik çöktü.

[…Mızrak mı?]

[Ne acayip bir adam. Bir Savaşçı olmak istiyor.]

[Şimdi bir baktım da bir Savaşçı olarak da yüksek potansiyele sahip. Bu yoldan vazgeçmesine razı olamayacağım.]

[Hım. Kesinlikle… uyumluluğunu görebiliyorum. ‘Büyücü’ sınıfı pek de ona uymuyor zaten.]

[Neden bahsediyorsunuz siz? Yeteneklerine bakılırsa çok geçmeden Eşsiz Elit olabilir!]

[Zor. Gerçekten zor…]

Kahretsin. Ne olduğunun önemi yok, yeter ki seçin artık!

Seol içinden dua ediyordu. Buradan bir an önce çıkmak istiyordu. Bedeni bitkin hissetmiyordu ama burada kaldığı süre arttıkça bir tür hipnozun etkisindeymişçesine ayakta durmakta daha da zorlanıyordu.

[Neden şunu kesmiyorsunuz? Burada kalınan süre arttıkça katkı bedelinin de artacağını unuttunuz sanırım.]

[Neden bu çocuğun istediği sınıfı bahşetmiyoruz?]

[Olmaz!]

[Bu kadar yeter. Oylamayla karar vereceğiz.]

Seol, sonunda bir karar vermek üzere olduklarını anlayarak zorla gözlerini açtı. Gözüne su kaçmışçasına görüşü bulanıktı…

[‘Büyücü’]

[‘Büyücü’]

[‘Savaşçı’]

[‘Büyücü’]

[‘Savaşçı’]

[‘Savaşçı]

Üç ‘Büyücü’ ve üç ‘Savaşçı’…

[…Gula. Neden bir şey demiyorsun?]

Gula mı? Güç bela ayakta duruyor olsa da anılarını kurcalamaya çalıştı. Bu isim çok tanıdık geliyordu…

[Ben…]

Seol sesin konuşmaya devam ettiğini duyduğunda, nihayet bittiğini anlamıştı. Kapı kolunu tuttu ve zorla çevirdi.

*

Dışarıdaki serin hava bedenini hızla soğutmuştu. Şimdiye kadar Tarafsız Bölge’nin bu kadar soğuk olduğunu bilmiyordu. Bir duvara yaslandığında sırtındaki soğuk ıslaklığı hissederek irkildi. Tüm bedeni terin suyun içinde kalmıştı.

Bir şeyle doldurulmuş gibi hissediyordu. Bu sırada coşkuyla ve çılgınca vücudunu dolaşan enerji kalbiyle göbek deliğinin hemen altının ortasındaki bir yere yerleşiyordu. Uyuşuk da hissediyordu ancak özgürce nefes alabilmesi sağ olsun, yavaş yavaş kendine geliyordu.

“Fhuuuu…”

Seol gözlerini açtığında onlarca çift gözün kendine doğrultulduğunu fark etti. Şimdi bir düşününce, Salondan çıkışı Odelette Delphine’den pek de farklı olmamıştı.

“Böyle olacağını biliyordum.”

Odelette Delphine yere oturmuş Seol’ü bekliyordu.

“Sanırım sen de bir Büyücü oldun.”

Seol’e ‘Biliyordum.’ diyen bir ifadeyle bakabiliyor olduğundan, muhtemelen şimdi çok daha iyi hissediyordu.

Seol dikkatlice nefesini topladı ve yavaşça dudaklarını araladı.