Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm Bir Orospu Çocuğu (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

 

“Geri dönebilmem için daha çok para lazım.”

Seol, nihayet bir karara varmadan önce Nonhyeon İstasyonun önünde durup bir sonraki hamlesi üstüne düşündü. Dört bir yandan düşmanlarla sarılmış gibi görünüyordu ancak hâlâ yardım almak kaçabileceği bir tepe vardı.

*

Alarm gürültüyle çaldı. Saat, sabah beş buçuktu. Yoo Seonhwa gözlerini açtı ve ferahlatıcı bir gece uykusunun ardından gerindi.

Sabah güneşi penceresinden içeri giriyor ve çekmecesinin üstündeki küçük bir çerçeveye vuruyordu. Çerçevede, Yoo Seonhwa ve kız kardeşi dahil olmak üzere yedi kişinin olduğu bir fotoğraf vardı. Baktığında, genç kadının yüzünde küçük bir gülücük belirdi.

Fotoğrafta, dışarıdan sert görünen ama kalbi herkesten daha yumuşak ve şefkatli olan Seol Ahjussi ile Yoo Seonhwa’ya her zaman öz kızı gibi davranan ve düzenli beslendiğinden emin olan eşi vardı.

Fotoğraftakiler yalnızca onlar da değildi. Ayrıca karı kocanın dışarıdan soğuk ve katı gibi görünse de sıcak bir kalbi olan en büyük oğlu Seol Wooseok, içten ve cana yakın en küçük kızları Seol Jihee ve son olarak…

Nazik bir gülümsemeyle ikisinin ortasında duran genç bir adam vardı. Sonraysa adamın omzuna yaslanmış, neşe saçarak gülen kendisi…

“…”

Fotoğrafa baktığında, Yoo Seonhwa’nın yüzünde bir parça hüzün filizlendi. Saate bakmak için telefonunu eline aldığında ifadesi daha da kötü bir hâl aldı.

*

“Şimdiden gidiyor musun? Bari bir bardak kahve içseydin.” (Yoo Seonhwa)

“Hıhı, ben de isterim ama gerçekten gitmem gerek. Şu parçayı bitirip yarın teslim etmem lazım.”

“Bir şey unuttun mu? Hazır mısın?”

“Tabii ki! Küçük bir çocuk değilim ben. Tamam o zaman, gidiyorum! Görüşürüz!”

Giriş kapısı kapandı ve küçük ayak sesleri uzaklaştı. Yalnız kalmış bir şekilde, Yoo Seonhwa yüzünde küçük bir gülümsemeyle kahvaltısını bitirdi. Kız kardeşinin parlak yüzü onun da enerjisini yerine getirmişti. Son günlerde o kadar mutluydu ki bu mutluluğu sorgulamaya bile başlamıştı.

Evet, kesinlikle mutluydu. Ufak bir şeyi saymazsa tabii…

Yemeğini bitirdikten sonra kalanlardan öğle yemeğini hazırlamaya başladı; ayak seslerinin kapıya yaklaştığını duyduğunda kıs kıs güldü. Tak Tak. Kapıya aceleyle vurulduğunu duyunca bunun olacağını biliyormuş gibi hızla kapıyı açmaya gitti.

“Gördün mü? Unni sana her şeyini kontrol…”

Yoo Seonhwa kardeşine nutuk çekmek üzereydi ki olduğu yerde donakaldı.

“Seunghae olduğumu mu sandın?”

Karşısında duran kişi kız kardeşi değildi. Adam, kanalizasyonda yüzmeye gitmiş gibi kokan en az birkaç günlük giysiler giyiyordu. Zerre kadar uyumamış gibi gözlerin altında siyah torbalar oluşmuştu.

“Sen… ne işin var burada?”

“Hey, görüşmeyeli uzun zaman oldu. İyi misin? Vay, ne zaman gelirsem geleyim burası tertemiz oluyor.”

Seol girişe adım attı ve etrafa bakındı. Mutfak masasındaki artakalanları görünce pis elleriyle uzanıp ağzına tıktı ve beğeniyle başını salladı.

“Lezzetli. Tam da acıkmaya başlamıştım, süper oldu. Bana kahvaltı hazırlasana.”

“…”

“Hadi, çabuk ol.”

“Kim sana gir dedi?”

Düşmanlık dolu ses tonu karşısında genç adamın gözleri büyüdü.

“Sorun ne?”

“Burası benim evim, senin değil. Başkasının evine zorla girmenin suç olduğunu bilmiyor musun?”

“Ne diyorsun sen? Burası nasıl senin olur? Buranın kapora bedelini babamın ödediğini gayet iyi biliyorum.”

“Çok uzun zaman önce geri ödedim zaten. Neden şimdi bundan bahsediyorsun ki? Ayrıca doğru olsa bile buraya gelmeye hakkın yok.”

“…Hey, böyle davranma. İkimiz…?”

“İkimiz mi? Gerçekten mi?”

Yoo Seonhwa, konuşmaya daha keskin ve soğuk bir şekilde devam etti.

“Hayal kurmayı bırak. İkimiz diye bir şey kalmadı. Sen ve ben hiçbir şey değiliz. Artık değiliz.”

Sözleri soğuk olmaktan çıkıp nefret dolu hissettirmeye başlamıştı. Seol gözlerini devirdi ve derin bir iç çekti. Sonra, sızlanarak yere serildi.

“Açlıktan geberiyorum, yemek yap bana. Buraya kadar tüm yolu yürümekten ayağıma kara sular indi.”

“Hey! Maskaralıklarına katlanmayacağım artık! Kalk. Ben polisi aramadan önce kalk ve çek git buradan!”

Seol burun kıvırdı. Ancak Yoo Seonhwa gerçekten telefonunu çıkarttığında aceleyle doğruldu.

“H-hadi ama, bunu konuşarak halledemez miyiz? Söyleyecek bir şeyim olduğu için geldim. Gerçekten.”

“Sana söyleyecek hiçbir şeyim yok benim. Benimle konuşmak istiyorsan gazinoya git ve oraya girişini yasaklamalarını söyle. O zaman düşünürüz.”

“Vay~ Bugün neden bu kadar hassassın?”

Yoo Seonhwa yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden patlayacakmış gibi hissediyordu. Gözlerini yumdu, başını eğdi ve derin bir nefes aldı.

“…Defol.”

“Hadi ama, gerçekten böyle mi yapacaksın?”

Lafını bitiremeden, odada sağır edici bir çığlık yankılandı. Nihayetinde, Yoo Seonhwa daha fazla öfkesini içine atamayıp patlamıştı.

“Neden burada olduğunu bilmiyorum mu sanıyorsun ha?! Yine benden para istemeye geldin!”

Tam on ikiden vurmasıyla Seol irkildi.

“Hey, hey, ne diyorsun…”

Konuyu geçiştirmek için bilerek gülümsedi ancak Yoo Seonhwa bu konuda zaten tecrübeliydi. Bu, bir ya da ikinci kez olmuyordu.

Seol, ayaklarına kapanıp saatlerce af dilediği için ona son bir kez daha güvenmeye karar vereli yalnızca dört ay olmuştu.

Seol’ün yüzündeki o git gide çirkinleşen sırıtışı görmek, içinde daha önce hissetmediği bir tiksintinin kabarmasına sebep olmuştu.

“Sana beş kuruş veremem. Hayır, vermeyeceğim. Ne yoksa? Baştan mı başlamak istiyorsun? Deli miyim ben? Geçen sefer kapora bedelimizi ceplemen yetmedi mi?!”

İçindeki öfkeyi kustuktan sonra Yoo Seonhwa derin bir nefes aldı. Hatta, hararetle bağırmaktan dolayı öksürmüştü de.

Seol şaşkınlık içinde orada dikiliyordu. Yoo Seonhwa’nın sert tutumu karşısında diyecek söz bulamıyor gibiydi ancak kaba bir sırıtış çarpık dudaklarına yerleşmişti.

“Sabırlı olmaya çalışıyordum ve böyle mi karşılık veriyorsun? Küçük orospu seni…”

Yoo Seonhwa’nın ‘Aşırıya mı kaçtım?’ düşüncesi kısa bir an sürdü. Kulaklarına inanmakta güçlük çekiyordu.

“Az önce ne dedin sen?”

“Ne, şimdi de kulakların mı tıkandı? Benim de aptal olduğumu mu sanıyorsun? Siktir.”

Bu, Yoo Seonhwa’nın Seol’ün açıkça küfrettiğini ilk duyuşuydu. Ani zihinsel şoktan dolayı nutku tutulmuştu.

“Bunu bana söyleyecek son kişi bile değilsin sen. İşler senin için zorken bana sülük gibi yapışıyordun ama şimdi böyle mi olduk? Önemsiz olduğundan eski hikayelerden bahsetmek istemiyordum ama orta okulla lisede seninle benim ilgilendiğimi unuttun mu yoksa? Her gün annenle babanı görmek istediğin için ağlayarak oraya buraya koşturuyordun. Küçük kardeşin kaybolduğunu söylemek için ağlayarak bana geldiğinde seni aramaya giden hep bendim.”

Yoo Seonhwa’nın boğazına iğrenç, mide bulandırıcı bir his oturdu. İçinde tutmaya çalışsa da gözleri ihanete uğramışlık hissinden dolmuş ve kızarmıştı.

“Peki ya yurt dışında okumak isteyip de paran olmadığı zamana ne demeli? Kendi derslerimi bir rafa kaldırıp sana destek olmadım mı? Orada aç kalmayasın diye para göndermek için yarı zamanlı işte bile çalıştım!”

Hepsi de doğruydu. Yoo Seonhwa hayallerini gerçekleştirmek için yurt dışına gitmek istemişti ancak gerçekte bu pek de kolay değildi. Dertlerini kimseyle paylaşamadığı için gizli gizli kıvranırken bir adım öne çıkan, karşısındaki bu gençti. Sırf Yoo Seonhwa’nın okul harcına destek olabilmek için üniversitesini dondurduğunda, kadın ne kadar minnettar ve üzgün olduğunu kelimelerle ifade edemezdi bile.

İşte böyle bir adamdı; ona herkesten çok destek olan ve değer veren bir adam. Aynı üniversiteyi kazandıklarında ve Yoo Seonhwa’ya açıldığında, kadın dünyalar onun olmuş gibi hissetmişti. Adam ikisi için bir gelecek vaat ettiğinde aşkından öleceğini sanmıştı.

Ancak işler bu hale nasıl gelmişti? Kendini nasıl bu kadar mahvedebilmişti?

Yoo Seonhwa orada duruyor ve ağaçtaki bir yaprak gibi titriyordu. Burnunu çekti ve başını kaldırdı. Kendini biraz sakinleştirmiş gibi görünüyordu ancak gözleri ve burnu kızarmıştı.

“…Seni orospu çocuğu.”

“N-ne?”

Kekelerken Seol’ün öfkesi geçmişti. Öfkeliden ziyade afallamış duruyordu. Yoo Seonhwa’nın küfretmekten ne kadar nefret ettiğini biliyordu. Hayatı boyunca bir kez bile küfretmemişti.

“Ne kadardı?”

Ağlamaklı sesi sonunda kararını vermiş gibi kendinden emin çıkıyordu.

“Ha?”

“Ne kadardı? Yurt dışına gittiğimde verdiğin para.”

“Şey… okul harcı beş milyondu ve yarı zamanlı işte çalışarak da iki milyon göndermiştim.”

“Okul harcını babana ödeyeceğim. Bana parayı sen vermiş olsan da en başından onun parasıydı. İki milyona gelince de sana şimdi vereceğim.”

Yoo Seonhwa devamlı içinde bir şeyleri bastırmaya çalışıyormuş gibi konuşuyordu. Telefonunu aldı.

“İşte, gönderdim. Tam olarak iki milyon, kontrol et.”

Seol yalandan öksürüp telefonunu çıkarttı. Banka hesabını kontrol ettikten sonra sırıttı.

“Vay, şimdi bayağı bir paran var ha. Hesabında ne kadar var?”

“Artık benimle işin bitti, öyle değil mi?’’

Ağlamaklı sesi, her bir kelimesini boğazından zorla sıkıp çıkarıyormuş gibiydi. Uğursuz ses tonunu duyan Seol’ün keyfi kaçmış ve irkilmişti.

Yoo Seonhwa’ya baktı ve omuz silkti.

“Hey, senden para isteyen olmadı. Duyan da senden çaldım falan sanacak.”

“Şimdi tüm borçlarımı ödedim, değil mi?”

“Şey… aynen, sanırım.”

“Öyleyse defol git. Bundan sonra seninle benim hiçbir alakamız yok. Arada borç bile kalmadı.”

“Yine mi bu?”

Sonunda Yoo Seonhwa kendini tutamayıp dizlerinin üstüne düşüverdi. Kadının umutsuzca gözyaşlarını tutmaya çalıştığını gördüğünde genç adam, yağlı kafasını kaşıdı.

“Tamam, tamam, gidiyorum.”

Seol, ayakkabıları hâlâ ayaklarında, suçüstü yakalanmış bir soyguncu gibi aceleyle evi terk etti. Başarmanın verdiği ferahlatıcı his yalnızca bir an sürdü.

 –– Hıığğğğ…

Kapının arkasından kadının bastırılmış feryadını duyduğunda birden bir pislik gibi hissetti.

Kendini dışarı attı ve göğe baktı. Sabah, gökyüzü maviydi; ziyadesiyle temiz olan bir mavi.

Unutmuş olduğu yorgunluk birden üstüne çöktü. Yakınlardaki bir markette karnını doyurduktan sonra dairesine geri döndü. Işıkları yaktıktan sonra kendini tozlu battaniyesinin üstüne bıraktı.

Bir süre sonra, öğle güneşi batı ufkuna geçmiş ve karanlık, alacakaranlığın turuncu ışıltısını boyamaya başlamıştı.

Bzzzz!

Küçük bir titreşim yankılandı ve havada dairesel dalgalanmalar meydana geldi. Bu dalgalanmalar, aniden mavi bir parçacığa dönüşmeden önce tek bir noktada toplandılar. Parçacık düştü ve Seol’ün alnına bir sevgilinin öpücüğü gibi nazikçe dokundu.

Hemen sonrasında, parçacık sanki suya batıyormuş gibi yavaşça gömüldü.

İrkildi.

Seol’ün hareketsiz bedeni uykusundan sıçradı.

“!”

Aniden gözlerini açtı.