Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

34. Bölüm Altın Kural

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Odelette Delphine’in takımına katıldıktan sonra Seol’ün günlük yaşamı sakin bir döneme girdi. Ya da düzene oturdu demek daha doğru olurdu.

Her durumda, yalnızca iki gün içinde tüm borçlarını ödemeyi başarmıştı. ‘Pusu’ görevini bir kere tamamlamak 1,667 puan kazandırıyordu, yani on kez tamamladıklarında 15,000 puanı geri ödemiş ve elinde hâlâ çokça puanı kalmıştı. Üstelik, daha yapabilecekleri 5 tane Çok Zor görev de duruyordu.

Takımın gözüne kestirdiği bir sonraki görev ‘Sessiz bölgede hedefe ulaş’tı ve ödül olarak 20,000 puan veriyordu. Bir kez tamamlamak bile Seol’e 3,334 puan kazandıracaktı.

Şimdi borcunu ödediğinden, artık takım savaşlarının yanında bir sürü HKP kazanmanın da tadını çıkarabilecekti.

Yun Seora’nın iyileşme süreci de aynı şekilde sorunsuz ilerliyordu. Önceden Maria’nın dediği gibi Seol’ün odasının etkilerinin yanında yalnızca düzgünce beslenip dinlenmesiyle bedeni kısa sürede eski haline dönmüştü.

Seol’ün fark ettiği tek tuhaflık, kızın onun yanında rahatsız olmasıydı.

Bir gün odasına döndüğünde, odayı tertemiz olmuş bir şekilde buldu. Raflar özenle düzenlenmiş, aynalar cam gibi olmuş ve tuvalet bile ışıl ışıl parlıyordu.

Seol şaşkınlıkla etrafına baktığında Yun Seora’nın yere çökmüş, nefes nefese yerleri sildiğini gördü. Elbette bu manzara karşısına şok olmuştu. Kızın neden bunu yaptığını anlayamaması bir yana, kız şu anda iyileşme sürecinden geçiyordu bir de.

Aceleyle kızın yanına koştu ve elinden bezi alarak ‘dinlenmek yerine ne yaptığını sanıyorsun?’ diye sordu. Karşılığında alabildiği tek cevap kızın sessizce başını öne eğmesi oldu.

Başka bir gün de görevden döndüğünde Yun Seora’nın odasında olmadığını fark etti. Yatağın üstündeyse 4 tane düzgünce katlanmış kâğıt duruyordu.

Bu mektuplar, kızın çok minnettar olduğu ve aynı zamanda başına bir sürü sorun çıkardığı için üzgün olduğuyla başlıyordu. O kadar içten ve dokunaklıydı ki Seol okurken neredeyse ağlayacaktı. Özellikle ‘bunun boynunun borcu olduğu ve kendi başına ödemesi gerektiği’ kısmında son derece kararlı görünüyordu.

İçinden ‘Yapmamıştır, değil mi?’ diye geçiren Seol, kızın birinci katta cesurca Hao Win’i takip ettiğini gördüğünde neredeyse dehşete kapılıyordu. Bundan sonra Yun Seora’yı yakalayıp, kız çırpınırken odasına kadar kucağında taşımak zorunda kalmıştı.

Sorunları bununla bitmiyordu. Yun Seora’ya göz kulak olmak yeterince can sıkıcıyken bir de üstüne Yi kardeşler sorun çıkarıyordu. Seol, Yi kardeşlerin borcu kendi başlarına ödeme umuduyla duyuru panosunun etrafında gezindiklerini görmüş ve ikisini de zorla odasına çıkartmak zorunda kalmıştı.

‘Böyle olmayacak.’

Yun Seora’nın tamamen iyileştiğini gördüğünde sonraki aşamaya geçmeye karar verdi. Zaten bundan başka seçeneği de yoktu.

Seol sadece onlarla konuşmak istediğini söylemişti ama Yi kardeşler karşısında dizlerinin üstüne oturuyorlardı. Şimdiye kadar bir kenardan durumu gözlemleyen Yun Seora da aynı şekilde kalktı ve kardeşlerin yanına oturdu.

Seol daha rahat oturmalarını söylese de yerlerinden kıpırdamadılar. Gözlerini yerden ayırmadıklarına bakılırsa hatalı olduklarının farkındalardı. Seol uzunca iç çekti.

“Ne düşünüyordunuz ki?”

“A, ama…”

“Ama ne?”

“O adam, yani Hao Win…”

“Onun iyi biri olduğunu size söyledim. Arkadaş canlısı ve… ya da dur bakalım. Peki tamam, ne olmuş Bay Hao Win’e? Size bir şey mi dedi?”

Yi Seol-Ah umutsuzca mırıldandı.

“Kazara… kulak misafiri… oldum…”

“Tamam, ne duydun?”

“Şey, onun… gerçekten de Hong Kong’un Triadlarından bir çete üyesi olduğunu duydum. Çin’in en önde gelen gizli örgütlerinden biri yani…”

Yakın zamanda Seol’ün kendinde fark ettiği bir şey de çaresizliğe kapıldığında ya da şaşırdığında tavana bakmak gibi tuhaf bir alışkanlık edindiğiydi.

Bu yüzden, bir süre boyunca tavanı izledi ve dudaklarının arasına bir sigara sıkıştırdı.

“Evet, öyle. Triadların patronu hatta. Aynen.”

Yi kardeşlerin ne demeye çalıştığını anlıyor gibiydi. Agnes ve Hao Win’in bağlantılarını ilk duyduğunda, Seol’ün de önyargıları olmuştu. Büyük ihtimalle korkunç kişilerdi. Ancak, en azından Seol’ün gördüğü kadarıyla Hao Win, iyi anlamda dışadönük bir adamdı.

“Tamam, diyelim ki öyle. Ne olmuş yani?”

“H, Hyung, biz…”

“Biliyorum. Bir şekilde bana yardımcı olmaya çalıştığınızın farkındayım. Övgüye değer bir hareket ama bir kez daha soracağım. Duyuru panosuna bakarken aklınızdan ne geçiyordu? Biraz Kolay derecesine kadar bütün görevlerin bittiğini bilmiyor musunuz?”

Verecek bir cevapları yoktu. On tane ağızları olsa yine bir şey diyemezlerdi.

“Borç yüzünden mi? Çoktan hepsini de ödedim zaten. Hatta şu anda puan toplama aşamasındayım. Hâlâ onlarla görev yapıyor olma sebebim, benim de onların gücüne ihtiyaç duymam. Çok Zor görevleri asla kendi başıma tamamlayamam.”

“…”

“Gerçekten yardım etmek istiyorsanız, daha da güçlenin. Kafanıza göre hareket etmenizin hayatımı daha da zorlaştırdığını görmüyor musunuz?”

“…”

“Zırhınız yok, silahınız yok. Sınıflarınız da rağbet gören sınıflar değil. Gerçek anlamda elinizde hiçbir şeyiniz yokken görev yapmak mı istiyorsunuz? Normal düzeydeki görevlerin çocuk oyuncağı olduğunu mu sandınız?”

“Özür dileriz…”

Yi Seol-Ah neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle mırıldandı. Orabeo-nimin onlara bu kadar sinirlendiğini ilk kez görüyordu. Azar işittiğinde ona içerlemek yerine mahcup olmuştu. Seol’ün sinirli olmasının sebebinin, Yi Seol-Ah ve kardeşinin ölmesinden korkması olduğunun farkındaydı.

Üzgün hallerini gördüğünde Seol’ün öfkesi bir nebze yatıştı. Başka bir zaman olsa minnettarlıklarını göstermek için her şeyi yapacaklarını söyleyerek olay çıkarırlardı ama…

‘Yo, dur bakalım.’

Bunun böyle olması yaptıklarının yanlış olduğunu değiştirmiyordu.

“…Dinleyin. Toplamda 15,000 puan ödünç aldım. Bunun sebebi, o adamın takımıyla birlikte Çok Zor görevleri yapabilmem için kendime ekipman almaktı. Diğer bir değişle ben de Bay Hao Win’den yardım aldım.”

“Evet…”

“Şimdi aynısını üçünüz yapacaksınız. Ben de size borç vereceğim. Eğiteceğim de.”

“?”

“Size güçlenin diyorum.”

Eğer Seol’e yardım etmek istiyorlarsa şüphesiz güçlenmeleri gerekiyordu. Kısaca demek istediği, ona yardımcı olmak için aşırı güçsüz olduklarıydı.

“Hemen başlasanız bile diğerlerinin gerisinde kaldığınızı biliyorsunuz, değil mi?”

Üçü aynı anda başlarını salladı.

“Üzülmeye gerek yok. Kalan süre içinde ne yaptığınıza bağlı olarak diğerlerini yakalayabilir, hatta geçebilirsiniz bile.”

“G, gerçekten mi?”

“Sadece dediklerimi harfiyen yaparsanız.”

Boş vaatlerde bulunmuyordu. Yun Seora ve Yi kardeşlerin diğer herkesten çok geride kaldıkları aşikardı. Sınıflarını edindikten sonra bile Tarafsız Bölge’ye girdiler gireli hiçbir şey değişmemişti. Daha açık olmak gerekirse, puanları olmadığından beceriler dahil hiçbir şey alamamışlardı.

Ancak Seol’ün gözünde bu iyi bir şeydi.

Sonuçta Agnes ona ‘Uygulama iksirleri satın almanı önermem.’ demişti.

Ellerine krizi fırsata çevirme şansı geçmişti.

“Bu odanın etkilerini biliyorsunuz, değil mi?”

“Evet, burası yalnızca birinci sıradakilere veriliyor…”

“Doğru. Alın bakalım.”

Seol dizleri üstünde oturan üçlünün önüne üç tane küçük şişe koydu. Yi Seol-Ah’nın gözleri anında kocaman oldu.

Bunlar, Yeterlilik şişeleriydi.

Aynı zamanda da sıradan mağazalarda satılan en pahalı iksirlerdi. VIP mağazasının Özel Yeterlilik’i kadar iyi olmasa da çalışmanın verimliliğini dört katına çıkarıyordu sonuçta.

“Kolay olmayacak.”

Seol kesin bir dille söyledi.

“Çok ama çok sıkı çalışmanız gerek. Tabii ki size yardım edeceğim ancak bir kere başladık mı, çok zorlu olacak… aynısı senin için de geçerli, Bayan Yun Seora.”

Seol konuşurken gözlerini Yi kardeşlerden çekerek Yun Seora’ya çevirdi. Kız, şişenin tıpasını açmaya çalışırken olduğu yerde donakaldı.

“Sorun değil mi gerçekten?”

Sesi öncesine göre çok daha kararlı çıkıyordu.

“Bir takıma katıldıktan sonra fark ettiğim bir şey oldu.”

Seol yanıtladı.

“Tarafsız Bölge’de bir sürü inanılmaz kişi var.”

Yalnızca kararlı olmakla burada hiçbir şey elde edilmiyordu.

“Tong Chai, Leorda Salvatore, Odelette Delphine, Hao Win… Ayrıca Bay Hao Win buraya Dünya’daki yıllarca yaptığı hazırlığın ardından geldi.”

Seol belli belirsiz bir cevap istemiyordu.

“Bayan Seora, geçtiğimiz iki ayda sen hiçbir şey yapamazken bu dört yetenekli kişi güçlenebilmek için ellerinden geleni yaptılar.”

Bir şeyi yapmak istiyorsa adamakıllı yapmalıydı. Yapmayacaksa da şimdiden vazgeçse iyi ederdi.

Seol’ün demek istediği buydu.

“Doğrusu…”

Konuşurken Yun Seora’nın sesi oldukça kısık çıkıyordu.

“Şu anki halimle onları geçebileceğime dair kendime hiç güvenim yok.”

Ancak şimdiye kadar sessizliğini koruyan, o kadar ki bazen varlığı bile fark edilmeyen kız ilk kez…

“Yine de geç olsa bile onlara yetişmek istiyorum.”

…aklından geçenleri açıkça söyledi.

“Güçlenmek istiyorum.”

Tek arzusunu dile getirdi.

Tek ihtiyacı olan buydu.

Yun Seora tereddüt etmeden şişeyi kafasına dikti. Aynısı Yi Seol-Ah ve kardeşi Yi Sungjin için de geçerliydi.

Seol, Yi Seol-Ah’nın iksiri yutmadan önce yanaklarını kocaman şişirmesini izledi. Ardından yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

“Dopingli atletler arasına hoş geldin.”

“L, lütfen öyle söyleme…”

Yi Seol-Ah kıpkırmızı kesildi.

Seol ayağa kalktı. Yeterlilik’in etkileri yalnızca 12 saat sürüyordu. Bir dakika, hatta bir saniye bile çok değerliydi.

Seol Dokuz Göz’ünü aktifleştirerek konuştu.

“Yi Sungjin, ilk olarak formunu düzeltmen lazım. Birinci kata gidip temel görevler arasında ‘4 numaralı koşu’ görevini bul. Bayılana kadar onu yap.”

“B, bayılana kadar mı?!”

“Yapacak bir şey yok. Gerçek görevlere başlayana kadar çok zamanın yok. Görevi bitirince üçüncü kat spor salonuna gel.”

“Anladım!”

Yi Sungjin aceleyle odadan çıktı. Seol, diğer iki kızı yanına aldı ve üçüncü kat spor salonuna çıkmadan önce malum bir görevliyi de çağırmayı unutmadı.

“Antrenman mı?”

Agnes başını hafifçe yana eğdi.

“Hım, bilemiyorum. Şimdi görev yapmaya başlasanız bile diğerlerinin gerisinde kalacaksınız…”

Pek de ikna olmamış ses tonunu duyduğunda Seol aceleyle ekleme yaptı.

“Henüz mağazalardan hiç beceri almadılar. Bence hâlâ bir şansları var.”

“Almamayı tercih etmekle durumu el vermediği için alamamak aynı şey değil.”

“Onlara ben de yardım edeceğim. Odamda kalmalarına izin vereceğim ve doğal yenilenme için kullandığım şeylerden de kullanmalarını sağlayacağım.”

“Hım.”

“Ayrıca her gün sıradan Yeterlilik içmelerini de sağlayacağım. Ekipman almaları için puanı da ben vereceğim. Yine de hiç oluru yok mu?”

“O kadarını yapmaya razıysan işler büyük ölçüde değişir.”

Nihayet Agnes olumlu bir tepki veriyor gibiydi.

“Bize yardım edecek misin peki?”

“Yapabilirim ama…”

Agnes tek kaşını kaldırdı ve delici bakışlarını iki kadına çevirdi.

“Eğitim metotlarımı onlara tam olarak açıkladın mı?”

“Tabii ki.”

“O halde, tamam. Özel olarak rica ettiğin için elimden geleni yapacağım. Ancak yolun yarısında pes etmek isterlerse onları durduracak da değilim.”

Agnes’in Tarafsız Bölge’deki rolü bir antrenör, bir eğitmen olmaktı. Onun gözetimi altında eğitilmek isteyen biri olursa doğrudan reddedecek değildi. Mesele, bunu isteyen tek bir kişinin bile olmamasıydı…

Seol spor salonu kullanım ücretini ödedikten sonra Agnes’i takip eden kızları izlerken ellerini birleştirdi. Öbür dünyada huzura ermeleri için dua ediyordu.

Ne de olsa Agnes, Sicilya’nın şeytani antrenörü olarak biliniyordu.

*

Böylece acımasız eğitim başladı.

İlk gün, Yi Seol-Ah ve Yi Sungjin kendilerini yere atıp ağladılar.

Agnes isimli görevli, onları bir şeytan gibi kırbaçlayıp sınırlarına kadar zorlamıştı.

Yun Seora’nın gözünden bile minik bir damla yaş süzülmüştü.

Yine de gözyaşlarının bir sebebi eğitimin zorluğu olsa da asıl olarak tüm bu olanların sevincinden kaynaklanıyordu.

Zordu ama Yun Seora bundan zevk alıyordu. Sanki sonunda anlamlı bir şeyler yapıyordu; sanki işler sonunda… sonunda yoluna girmişti.

Zaten bir kez cehennem çukurunu boylamanın eşiğinden döndüğünden, ona sunulan bir günü dopdolu geçirmenin keyfini çıkarıyordu. Sanki bir rüyayı yaşıyordu.

Ve böylece bu rüya gibi günler onu azar azar, günbegün değiştirmeye başladı.

[Karakter özelliği, ‘Soğukkanlı’ oluşturuldu.]

Kaybettiği özelliğini geri kazandı ve…

[Karakter özelliği, ‘Çaresiz’ kaldırıldı.]

…aynı zamanda vazgeçme arzusu da yok oldu. Ayrıca…

[Karakter özelliği, ‘umursamaz’ kaldırıldı.]

…ayrıca, bir kişiye ilgi duymaya başladı.

“…”

Gecenin bir yarısı herkes uyuyorken…

Başka bir zorlu antrenmandan dönen Yun Seora yatağa uzandı ancak gözleri sonuna kadar açık kalmaya devam etti.

Bedeni yorulsa da bir türlü uyuyamıyordu.

Alışkanlıktan, malum kişiye kaçamak bir bakış attı. Yerde yatıp sessizce uyuyan gence gözlerini dikti.

Yun Seora’ya her sabah ve öğleden sonra Yeterlilik vermeyi ihmal etmeyen adamdı o.

Yanında birkaç şeyle gelip bunların bedeninin doğal toparlanma oranını artıracağını söyleyen adamdı o.

Eğitimini tamamlar tamamlamaz birlikte görev yapacaklarını söyleyerek kızı cesaretlendirmeyi de unutmayan adamdı o.

Her ne kadar ara sıra, neden kendisine sinsi bir gülüşle Agnes’e ‘oyuncak ayı’ demesini telkin ettiğini hiç anlayamasa da o…

‘Minnettar olduğum biri.’

Onun cömertliği sayesinde birkaç saat içinde tüm yorgunluğu alıp götüren odasında kalabiliyordu.

Üstüne, her gün karnını lezzetli yemeklerle doyurarak aç kalmak konusunda endişelenmesine de gerek kalmıyordu.

Bir noktadan sonra, Seol’ün iyi niyetle yaptığı şeyleri kabul etmeye başlamıştı. Yanında olduğunda hissettiği rahatsızlık zamanla yok olmuştu ve minnettarlığı içinde büyümeye devam etmişti.

Yine de…

‘Neden bize yardım ediyor ki?’

Kafasını kurcalayan tek cevapsız soru buydu.

Onlara acıdığı için miydi? Ya da hallerini anladığı için mi?

Ya da…

‘Bana ilgi duyduğu için mi…?’

O anda ne olduğunu anlayamadığı bir utanç, her bir hücresine akın etti. Üstüne ne kadar düşünürse düşünsün, hiçbir mantıklı yanı yoktu. Alt dudağını kemirmeye başladı. Kafasını sağa sola sallarken içinden ‘Üfff, hiçbir şey anlamıyorum!’ diye sızlanması da cabasıydı.

‘…Seol-nim.’

Gözlerini tekrar gence çevirdi. Sürekli aynı şeye bakmak bazılarına sıkıcı gelebilirdi ancak gözlerini gençten bir an bile ayırmadı.

Sonunda şafak sökerken gözlerini kapattı ancak bilinci hâlâ kendini uykunun kollarına bırakmayı reddediyordu.

…Gerçi bu da tam olarak doğru değildi.

Aslında, uyumaktan korkuyordu.

Gözlerini açtığında kendini beşinci katta bulmaktan korkuyordu.

Uyanıp, o üç yabancıyı görmekten korkuyordu.

 Ne zaman bu olsa, çaresizce o güne dair tek bir anı kafasında canlandırmaya çalışırdı.

“…İyi misin?”

Seol’ün, kendine doğru uzatılan elini hatırlardı.

Aklına iyice kazınan o kısa anıyı hatırlardı.

Eğer o ana odaklanabilirse farkında olmadan derin bir uykuya dalıyordu. Genellikle böyle oluyordu yani.

‘…Bu büyük bir sorun.’

Ama, nedense bugün ne yaparsa yapsın uyuyamıyordu. Bir süre yatakta dönüp durduktan sonra, sonunda kalkmaya karar verdi.

Diğerlerini uyandırmamak için her bir adımını dikkatlice atıyordu. Çok geçmeden, derin derin uyuyan Seol’ün yanında durdu ve ona bakmaya başladı. Bakışlarını yavaşça yüzünden çekip daha aşağılara indirdiğinde, gözlerinden garip bir parıltı geçti.

‘Eli.’

Sağ elini görür görmez transa geçmişçesine yere çömeldi. Sonunda tamamen yere çökerek yeni hedefine doğru emeklemeye başladı.

Adamın eline değmeden hemen önce durdu. Gözlerini kapattı ve burnunu adamın avuç içine dayadı.

Hnff.

Nefesini içine çektiğinde ufak bir ses çıktı ve beklediği gibi adamın kokusu burnuna doldu. Adamın elinden yayılan kokusu.

Hnff, hnff.

Bir kere yaptığından, ikinci ve üçüncü kez yapmaktan da çekinmedi.

Bunu yapmaması gerektiğini fark ettiği halde bir bağımlı gibi kendini durduramıyordu.

Geçen günlerde, yalnızca o günün anılarını düşünerek uyuyabilen Yun Seora için bu, karşı koyamayacağı bir şeydi.

‘Güzel. Güzel…”

Gencin uyanmadığını görüce hareketleri daha da cesurlaştı.

Başını adamın eline koyduktan sonra elini yavaşça bir o yana bir bu yana hareket ettirmeye başladı, hatta sonunda kendini yanağını adamın eline sürtüyor halde buldu. Adamın eli kendi minik yüzünü kapatacak kadar genişti.

‘Eli… sıcak…’

Büyük elinin verdiği konfor ve güvenle Yun Seora’nın göz kapakları ağırlaşmaya başladı. Çok geçmeden solukları hafif ama düzenli bir hal aldı.

O gece…

Seol bir rüya gördü.

*

‘…Rüya mıydı?’

Lüsid rüya falan mıydı acaba? Seol etrafına bakınırken düşüncelere daldı.

Rüyasındaki manzara, oldukça nefes kesiciydi. Üstünde çeşitli hayvanların oynadığı, canlı bir yeşille kaplı güzel, küçük bir tepe görmüştü.

Tepenin üzerinde otururken hafif esintinin tadını çıkaran bir ayı, ağacın dallarında sıçrayan bir sincap, dereden su içen bir geyik…

Bu manzarayı izlerken Seol’ün gözleri, ilgisini en çok çeken bir hayvana takıldı.

‘Oh?’

Bu bir domuzdu. Bir de üstüne, bu minik ve pespembe domuz yavrusu çok tombul ve aşırı sevimliydi.

‘Gerçekten de küçücük… yeni mi doğmuş?’

Seol, bu domuzcuğun çimenlere yaslanarak uyuma şeklini çok tatlı buldu ve dikkatlice ona doğru yaklaştı. Yakından bakmak istiyordu.

Zzz… zzzz…

Böyle hafif hafif nefes aldığını görünce yoğun duygulara kapılarak kalbi tekledi.

Sonunda, kendini daha fazla tutamayıp yavru domuzun pembe ve yumuşak bedenini işaret parmağıyla nazikçe dürttü.

-!!

Yavru domuzun gözleri birden açıldı ve aceleyle ayağa kalkarak gözlerini Seol’e çevirdi.

Kyu?

‘ÇOK TATLI!’

Seol içinden haykırdı. Tekrar yere oturduğunda domuzcuk, yüzünde korkmuş ve ağlamaklı bir ifadeyle geri geri gitmeye başladı.

‘Yoyoyo, buraya gel, buraya. Canını yakmayacağım.’

Seol sağ elini uzattığında hayvan hafifçe irilerek ondan uzaklaşmayı kesti. Sonra da Seol’ün eline bakmaya başladı.

‘Buraya gel…’

Domuzcuk duraksadı ve ardından yavaş yavaş yaklaşmaya başladı.

‘İşte, işte.’

Hayvanın hafifçe burnunu avucuna değdirdiğini gördüğünde dudakları kendiliğinden yukarı kıvrıldı. Dikkatlice sırtını okşadığında domuzcuk minik kuyruğunu hafifçe sallamaya da başladı.

‘Böylece devam mı etsem?’

Seol ciddi ciddi bunu düşünürken bir şeyin değiştiğini fark etti.

‘Altın rengi mi?’

Domuzcuğun eski pembe renginin yerini göz kamaştıran bir altın renk almıştı.

Kyu!

Vücudu parlak bir altın ışık saçarken domuzcuk sarılmak istiyormuşçasına ön ayağını Seol’e doğru uzattı.

'Oh, oh, oh!!'

Seol tabii ki de aceleyle kucağına alıp sımsıkı sarıldı. Domuzcuk o zaman bile uslu durmaya devam etti. Seol, neşesini saklayamıyordu.

Ee, eskiler ne demiş? En iyi rüyalar içinde domuz olanlardır. Bir de üstüne, bu domuzcuk altın rengi olduğundan gerçekten de iyi bir rüya olmalıydı bu.

‘Artık benim oldu.’

Seol halinden memnun bir şekilde gülümsedi ve kollarında kıvrılıp iyice sokulan domuzcuğa sımsıkı sarıldı.

‘Asla bırakmam.’