Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

35. Bölüm Cennet’e Doğru (1)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Seol sabah erkenden gözlerini açtığında paniğe kapıldı.

Tamamıyla harika bir rüya görüyordu ancak göğsüne bir şeyin ağırlık yapması yüzünden uyanmıştı. Yun Seora’nın kollarında mışıl mışıl uyuduğunu gördüğünde dehşet dolu kısa bir çığlık dudaklarının arasından kaçıverdi.

‘Tek yaptığımız birkaç kez konuşmak olduğu halde bir kız bunu nasıl yapabilir?!’

Düşünceler karmaşa içinde beynine akın ediyordu ancak sonrasında onun kollarının da kıza sımsıkı sarılmış halde olduğunu gördü. Her nedense… kızın vücudunun rahatlatıcı bir şekilde sıcak olduğunu düşündü.

“Ağh…”

Kızı zorla kendinden ayırmaya çalıştığında Yun Seora sadece…

“Mmnn…”

…kollarına daha da gömülerek kafasını Seol’ün göğsüne iyice yasladı.

‘Geçti, geçti miniğim. Babacık burada, artık korkacak bir şey yok… Ha?’

Seol kızın sırtını sıvazladığını fark ederek aceleyle elini çekti.

‘N’apıyorum ben be?!’ yüzünde bir gülümsemeyle yanağını göğsüne sürten Yun Seora’ya aval aval baktı.

‘…Kötü uyku alışkanlıklarından falan mı böyle acaba?’

İçinden paniğe kapılsa da kızı nazikçe yerden kaldırarak yatağa yatırdı. Yorganı kızın üstüne örttüğünde yanında yatan Yi Seol-Ah’ya baktı. Kollarıyla bacaklarını yana açmış derin uykunun tadını çıkarıyordu. Ancak o zaman Seol ne olduğunu anlayabildi.

‘Ah. Yi Seol-Ah’nın kötü uyku pozisyonu yüzünden yataktan itilmiş olmalı.’

Yi Seol-Ah çok debelenerek uyuyor olacak ki tişörtü bile yukarı toplanmıştı ve karnını açıkta bırakıyordu. Seol hafifçe kıkırdadı ve kızın tişörtünü aşağı çekerek onun üstünü de yorganla örttü. Uyumaya devam ederken gülümsediğine bakılırsa çok güzel bir rüya görüyor olmalıydı.

‘Sanırım bu gece biraz daha uzakta uyusam iyi olacak.’

Kazara olsa da yapmaması gereken bir şey yapmıştı. Yoo Seonhwa ne olduğunu öğrenseydi kim bilir ne kadar üzülürdü.

“…Tsk.”

Anında ne kadar mantıksız düşündüğünü fark etti. İlişkileri uzun zaman önce bitmişti. Kızı unutup vazgeçemeyen yalnızca Seol’dü.

‘Seonhwa iyi mi acaba…’

Seol odanın banyosuna giderken biraz keyfi kaçmış bir şekilde omuzları öne düşmüştü.

İlerleyen saatlerde…

“…”

Seol uyandığında gördüğü şey karşısında dehşete kapıldı.

Göğsüne bir şeyin ağırlık yaptığını düşünerek gözlerini açtığında Yun Seora’nın üstüne çıkmış, kendine sarıldığını görmüştü. Yataktan oldukça uzakta olduğundan kızın buraya kadar nasıl geldiğini anlayamıyordu.

Daha önemlisi, koltukta uyuyordu. Yataktan düşüp olduğu yere kadar yuvarlansa bile koltuğa çıkıp üstüne yatması imkansızdı.

‘…Uyurgezer mi yoksa?!’

Birden Yun Seora’dan korkmaya başlayarak kızın kollarından sıyrılarak uzaklaştı.

‘Bugün uyuyacak güvenli bir yer bulmam lazım…’

Böylece kararını verdi.

O gün uyuyacağı zaman banyoya gitti. Zaten odası mükemmel olduğundan, banyosu bile oldukça geniş ve uyumak için yeterince rahattı. En önemlisi, cam kapının kilidi vardı, yani kapısını kilitlediği sürece kimse içeri giremezdi.

Ertesi sabah.

Seol sonunda güne olması gerektiği gibi başlayabildi. Kapıyı kilitlemek işe yaramış olacak ki uyandığında, üstünde Yun Seora yoktu.

‘Bugünden itibaren burada uyumaya başlasam iyi olacak.’

Banyoda olup olmamasının bir önemi yoktu. Banyo çok büyük ve temizdi sonuçta. Ayrıca uyanır uyanmaz yüzünü yıkayabiliyordu.

Genişçe sırıtarak ayağa kalktı. Rahatça gerindi ve bakışları banyo kapısının cam paneline kaydı.

“@%#$?!”

…Ve ardından dehşetle çığlık attı.

“N, ne, ne oluyor lan?!”

Bunun sebebi cama bir sakız gibi yapışmış halde ona dik dik bakan Yun Seora’ydı. Hem de gözleri kan çanağına dönmüş bir şekilde…

*

Böylece eğitim başladıktan sonraki iki hafta göz açıp kapayıncaya dek geçti.

“On dakikalık mola veriyoruz.”

Agnes izin verdiği anda birçok kişinin yere düşme sesi, üçüncü kat spor salonunda yankılandı. Ağrıyan bacaklarına masaj yapan Yi Seol-Ah’ya bakarken aynı zamanda eğitmen olan görevli, çenesini sıvazlayarak derin düşüncelere daldı.

‘Beklediğimden daha iyi.’

En başta Agnes bu eğitimi yalnızca boş zamanlarını değerlendirmek için bir meşgale olarak görse de zamanla fikri değişmişti.

Yi Seol-Ah’nın doğası, bir Okçu olmak için mükemmeldi. Belki de atletizm etkinliklerine katıldığından, hızlı ve yüksek odaklanma becerisine sahipti.

Daha önemlisi, bir şey öğretildiği anda anlayacak kadar da zekiydi. Okçu sınıfının gereksinimlerinden biri de birçok konuda yetenekli olmaktı ki bu bağlamda kızın sınıfıyla uyumluluğu neredeyse mükemmeldi.

‘Onu kim davet etti bilmiyorum ama bir cevher bulmuş.’

İyi ilgilenildiği taktirde bir Elit olma potansiyeline sahipti.

Değerlendirmesini bitirerek gözlerini nefes nefese kalmış bir şekilde bir yere yaslanan Yun Seora’ya çevirdi.

‘Ona gelince… emin değilim.’

Agnes kararsızdı. Bu kötü değil de son derece iyi anlamda bir kararsızlıktı gerçi. Gelecekte Yun Seora’nın nasıl biri haline gelebileceğini tahmin ediyor olsa da başarabileceği şeyleri öngörmek neredeyse imkansızdı.

Diğer bir deyişle, Yun Seora’nın iç potansiyeli, öngörülemeyecek kadar yüksekti. Agnes öylece bir değerlendirme yapmaya cesaret edemiyordu.

‘Fiziksel seviyesi oldukça hızlı yükseldi ancak becerileri daha da harika.’

Belki de bir Eşsiz Elit bile olabilir… Agnes durdu ve dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Acele karar veriyordu.

Bir Elit olmak bile yeterince zorken bir Eşsiz Elit olmak her yiğidin harcı değildi.

“Hocam?”

Bir oğlanın sesi, Agnes’i düşüncelerinden sıyırdı. Bakışlarını sesin geldiği tarafa çevirdi. Terin suyun içinde kalmış Yi Sungjin ona bakıyordu.

“Evet? Ne oldu?”

“Şey… bu ‘Oyuncak Ayı’ da neyin nesi?”

“…”

Agnes derin bir nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalıştı.

“Bilmem. Tam olarak neden bahsettiğinden emin değilim.”

“Gerçekten mi? Çok garip. Seol Hyung kesinlikle…”

Yi Sungjin kendi kendine mırıldandığında Agnes’in gözleri bir bıçak kadar keskinleşti.

“Garip olan ne?”

“Ah, o mu? Seol Hyung dedi ki eğer size ‘Oyuncak Ayı’ dersem oldukça komik bulacakmışsınız.”

Birden, neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir diş gıcırdatma sesi Agnes’in dudaklarından kaçıverdi. Yun Seora ve Yi Seol-Ah bile yüzlerinde meraklı bir ifadeyse ona bakıyordu. Daha önce onlar da Seol’den benzer şeyler duymuşlardı.

“Ha? Ama bana ‘lila’ demişti.”

“Ben de ‘Minik Ayıcık’ diye duymuştum…?”

Sordukları kişi karşılarında olduğu halde farkında olmadan laflarını ortaya atıyorlardı.

“…Böyle saçma sapan şeylerle vaktinizi harcamaya gerek yok.”

Agnes gözünü bile kırpmadan cevap verdi çünkü kafasının içinde çoktan defalarca kez Seol’ü öldürmüştü zaten.

“Bir ihtimal, şu anda nerede olduğunu biliyor musunuz?”

“Hyung mu? Takımıyla görev yapıyor olması lazım.”

“Anladım. Onunla daha sonra konuşacağım. Şimdilik antrenmana dönelim.”

Agnes parmaklarını kütletirken konuştu. Yi Sungjin ayağa kalkarken kafası karışmış bir şekilde başını yana eğdi.

Ve öğleden sonra.

Üçü…

“Ben!!”

PAT!!

“Sana!!”

“Ah?! Agnes?! B, bekle bir dakika!”

“Ölçüyü!! Kaçırma dedim!!”

“Ağhkh?! Agnes!!”

“Senin yüzünden!! Durum Panceremde!! Lakaplarımın!!”

“Ahhh!! İmdat!!”

“Nasıl!! Değiştiğine dair!! Bir fikrin var mı?!”

“D, dur!! Özür dilerim!!”

…Seol’ün, gecenin bir yarısı ziyarete gelen Agnes tarafından ölesiye dövülmesine şahit oldular.

*

Üçlü fiziksel antrenmanlarını tamamlayıp sınıf becerileriyle mana kullanımına alıştıkları zaman…

Agnes bundan sonra çalışmaları sabaha alıp öğleden sonra görev yapmalarını önerdi. Elindeki kısacık zamanda üçünü eğitmek için elinden geleni yapsa da onun gözünde henüz tamamen hazır değillerdi.

Yine de Seol itinayla Yeterlilik ve diğer takviyelerle desteklediği için bir nebze de olsa hazır sayılırlardı. Aynı zamanda bir an önce görevlere başlayıp öğrendiklerini uygulamaya alışmaları da bir o kadar önemliydi. Genel olarak Agnes’in memnun olmadığı birkaç şey vardı ancak gerçek savaş tecrübesinin de eğitimin önemli bir parçası olduğunun farkındaydı.

O gün, Seol üçlü için uygun ekipmanlar satın aldı. Her birine 10,000 puandan fazla harcamayı düşünmüyordu ancak ne yazık ki mağazada tekrar Aragaki Yuzuha’ya denk geldi. Ve göz açıp kapayıncaya dek tıpkı korkunç bir vampir gibi 30,000’lik üst limitini sömürdü. %30’luk indirim yaptırmayı düşünürken kendini 43,000 puan değerindeki ekipmanlara 30,000 puanlık ödeme yaparken buldu.

Yi Seol-Ah, ilk parti elbisesini almış bir çocuk gibi neşeliydi. Yun Seora ise Cennet’te giyilen ekipmanları tuhaf ve alışılmadık bulduğu için sürekli kendine bakıp duruyordu. Hatta elindeki uzun kılıcını da hafifçe etrafta salladığında, Seol bunu yaparken ne kadar profesyonel durduğunu söylemeden edemedi.

Her ne kadar bir Kutsal İksir almaya yetecek kadar puanı böylece yok olmuş olsa da Seol pişman değildi. Hatta oldukça rahatlamış hissediyordu.

‘Sanırım onları bu kadar desteklemek yeter.’

Agnes, üçünün yeterince eğitim aldığından emin olduğuna göre Seol’ün tek yapması gereken, onlar görevleri temizlerken yanlarında durmaktı.

Ancak görevlere katılmaktaki amacı puan kazanmak değil de onlara yardım etmek olduğundan, Normal düzey görevleri birlikte üç dört kez yaptıktan sonra aradan çekilmeyi planlıyordu. Savaş alanına o zamana kadar yeterince alışacaklarına inancı tamdı. Ayrıca yetenek avcısı Kim Hannah’nın Seol’ün üçlüyü peşinden ayırmayıp şımartmasından memnun olmadığını daha önce belirttiğini de hatırlıyordu.

‘Bence de kendi başlarının çaresine bakma zamanları geldi artık… hım?’

Üçlüye gidip görevlere bir göz atın diyecekti ki bir şeylerin tuhaf olduğunu fark etti.

Etrafına bakındığında, Asyalı bir kadının uzaktan üçlüye baktığını gördü. Bununla birlikte, kadının bakışları hiç de arkadaş canlısı değildi.

‘O kim ki? Ve neden…?’

Seol kadının yüzünü hatırlayamasa da bir yerden tanıdık geliyordu. Hatta az daha düşünse kim olduğunu çıkaracak gibiydi.

Seol, kadına uzun bir süre baktıktan sonra, nedense Kılavuz Han’ın birkaç ay önce dediği şey aklına geldi.

“…Bayan Oh Minyoung’un puanlarını hesaplamak kolay oldu…”

‘Ah.’

Sonunda kim olduğunu hatırlamıştı. Hazine avında son anda yeterli puan toplamayı başarabilen kadındı bu kişi.

Hâlâ hayatta olması bir yana, üstündekilere bakılırsa başarıyla birkaç görev de tamamlamış gibi görünüyordu.

Ancak bir suçu olmayan üçlüye neden dik dik baktığını anlayamadı.

Kısa bir süre sonra kadın arkasına dönüp gitti. Seol, Dokuz Göz’ü aktifleştirince istemsizce kaşlarını çattı. Oh Minyoung sarı renkle parlıyordu.

‘Kendi haline bıraksam mı?’

Seol üstüne düşündükten sonra yavaşça kafasını iki yana salladı. Önemli bir şey olmayabilirdi ama içi rahat etmiyordu. Eğitimde de Kang Seok sarıyla parıldamıyor muydu? En azından birkaç önlem alması gerekliydi.

Seol üçüne de ilk görevlerinde yardım ettikten sonra diğerlerine haber vermeden konuşmak üzere Hyun Sangmin’i çağırdı.

*

[Düşman Hattını Yarma (Kalan girişim sayısı: 10/10)]
Cinlerin saldırılarını atlatıp köprüyü geçin ve köprübaşı hattını güvence altına alın!

Zorluk: Çok Zor
Başarılı olunduğunda: +60,000 HKP
Başarısız olunduğunda: Ölüm
*İş birliği kabul edilmektedir. (6 kişiye kadar)

Seol’ün takımına katılmasıyla Delphine ve takım arkadaşları, giriştikleri her görevi kusursuzca tamamlamayı başarmıştı. Sonunda, Çok Zor görevler arasındaki en zor görevi yapmaya karar verdiler. Ve ilk kez takımlarından birini kaybetmenin eşiğine geldiler.

Bir Cin, çimenden yapılmış giysisiyle şeytani bir periye benzeyen, insanımsı bir yaratıktı. Sırtından çıkan birkaç çift yusufçuk kanadına benzer kanadıyla dişi bir insanın yaklaşık yarısı boyundaydı.

Dış görünüşü oldukça göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olsa da savaş başladığı anda bu yaratığın ne kadar acımasız ve kötü olduğunu ilk elden tecrübe edebildiler.

Bu yaratığın en rahatsız edici özelliklerinden biri, köprünün öbür tarafından kendini göstermeden durmadan uzak mesafe saldırıları yapmasıydı.

Böyle üç dört saldırıdan o kadar rahatsız olmazlardı ancak yıldırımı anımsatan mermilerle oklar sürekli tepelerine yağarak durumu daha da kötü hale sokuyordu. Üstüne bu Cin, Delphine’in fırtına büyüsünün neredeyse birebir kopyası olan rüzgâr büyüsü de yapabiliyorlardı. Bir de bu iğrenç şey, birçok mancınığa mızrakları yerleştirerek üstlerine fırlatıyordu.

Ve işleri daha da birbirine katmak istercesine, köprünün üstüne zikzak bir çizgide yerleştirilmiş çeşitli engel ve ablukalar bulunuyordu ki bu da ilerlemeyi iyice sinir bozucu hale getiriyordu.

Köprünün üstündeki engellerden birer birer kurtulurken Rahibin bariyerinin koruması altında ilerleme stratejisini seçtiler.

Ancak yolun yarısında bariyer parçalandı ve takımı tehlikeli bir durumda bıraktı. Hao Win her ihtimale karşı hazır beklediğinden diğerlerini korumak için devasa kalkanını kullandı ancak Cin güçlü rüzgâr büyüsünü kullandığında başka bir yere savrularak yere düştü.

Seol ve Tong Chai, Hao Win’i kurtarmak için ileri atılırken Leorda Salvatore da hızla arkalarına geçti. Amacı, önündeki üç adamın üstündeki yükü biraz da olsa hafifletebilmekti. Aynı zamanda da bir açıklık bulduğu anda düşmanına gizlice saldırmayı planlıyordu.

Leorda, üstün çevikliğini engelleri aşmak için kullansa da sonunda bir mancınıktan fırlatılan mızrak karnına saplandı. Bu sırada Seol, Hao Win’i tehlikeden kurtarmış ve boşta olduğundan hemen ileri atıldı ve ağır yaralı Leorda’yı alarak güvenli bölgeye götürdü.

Leorda’nın yarası oldukça ciddiydi; yalnızca gözlerinin akı görünüyor ve bedeni ağır şoktan dolayı devamlı sarsılıyordu. Delphine, ne olur ne olmaz diye aldığı son derece pahalı bir şifa iksirini Leorda’nın yarasına döktü. Saldırının birazını engellemiş olan çift katlı zırhı olmasaydı hayatını kurtarmaya Rahibin iyileştirme büyüsü bile yetmezdi.

Durum çıkmaza girmiş gibi görünse de Seol, beklenmedik bir şekilde zafere giden bir yol bulmayı başardı: kara günler için sakladığı büyü topları. Kalan altı toptan kullandığı ilk büyü topu Zehirli Sisti. Üç tane Zehirli Sis topunu köprünün karşısına fırlatarak büyük bir karmaşaya sebep oldu.

Ve bu, ellerine geçen ilk ve tek fırsattı. Takım aceleyle ekipmanlarını kontrol edip tüm güçleriyle koşarak bir şekilde köprüyü ucu ucuna geçmeyi başardılar.

Kimse Cinin neye karşı dayanıksız olduğunu bilmediğinden Seol'ün rastgele attığı zehirli sisin ona zarar vermesiyle şansları yaver gitmişti.

Leorda dişlerini sıkarak; küçük bir mancınığın yanına çökmüş, öksürüp hırıltıyla soluyan Cine doğru koşmaya başladı.

Yaratığı yakaladığında, diğerlerinden görevi bir iki dakika uzatarak intikam almasına fırsat tanımalarını istedi. Ardından yaratığı mancınığa sımsıkı bağladı.

Leorda’nın canavarın yanaklarını sertçe tokatlayıp karnına döner tekmeler savurduğunu gören Seol tuhaf bir dejavu hissine kapıldı.

“Kahretsin. Az daha boku yiyorduk.”

Hao Win topallayarak yürüdü ve kendini Seol’ün yanına bıraktı.

“Dikkatsiz davrandık. Yeterince hazırlanmadık.”

Odelette Delphine’in yüzünde de karanlık bir ifade vardı.

“Doğru. Görev hakkında çok bilgi verilmediğinden yeterince hazır olduğumuzu sanmıştık ama gerçekler bunun tam aksi olduğunu yüzümüze vurdu.”

“Sanırım birkaç savunma tipi büyü öğrensem iyi olacak. Yanımızda bir Rahip olduğundan sadece saldırı tipi büyülerde ustalaşmamın yeteceğini düşünmüştüm ama…”

Delphine’in omuzları çöktü. Üstüne deli gibi çalıştığı ateş büyüsünün alevlerinin, Cinin rüzgâr büyüsüyle kolayca saptırılması gözlerinin önünden gitmiyordu.

“İyi bir fikir olabilir. Bariyer oluşturmak hayatımızı biraz daha kolaylaştırabilir.”

Hao Win, kızın fikrine katıldı.

“Ben de tüm zırhımı metal zırhla değiştireyim bari. Zaten elimde yeterli puan olduğundan bir çift daha büyük ve güçlü kalkan da alayım.”

“İki kalkan mı alacaksın?”

“Şey, yapacak bir şey yok. Sonuçta görevin asıl hedefi güvenle karşı tarafa geçmek, değil mi?”

Hao Win’in dedikleri mantıklıydı; uzun mesafe saldırılarda Cin oldukça güçlüydü ancak takım canavara yeterince yaklaştığında savaş çok daha halledilebilir bir hal alıyordu.

“Kesinlikle. Köprüyü geçmek acayip zordu ama sadece Seol’ü güvenle karşıya geçirsek de yeterli olur, haksız mıyım?”

“Bence asıl mesele bu değil. Yakın mesafe savaşın beklediğimizden kolay bitmesinin sebebinin zehir olduğunu düşünüyorum.”

Tong Chai’ın fikri karşısında Odelette Delphine ortaya karşıt bir fikir sürdü.

“Hım… elinde o toplardan başka kaldı mı?”

“Üç tane var ama hiçbiri Zehirli Sis değil.”

Seol keyifsizce başını iki yana salladı.

“O zaman üstüne düşünmem gereken bir şey daha çıktı. Ayrıca zehir tipi büyüleri yalnızca ikinci seviyeye geçince öğrenebiliyorum...”

Delphine endişeli bir sesle konuştu ve dudaklarını yaladı.

“Bugünlük görevlere bir son verelim. Kendimizi bir şeyler alarak yeterince güçlendirdikten sonra yarın yine deneyelim. Şimdi bizi neyin beklediğini bildiğimizden ne yapmamız gerektiğine karar vermek o kadar da zor olmamalı, değil mi?”

Takım savaş stratejileri üstüne konuşurken, arkalarından yüksek sesli bir çığlık yankılandı. Bağlı Cin çığlıklar içinde kıvranıp duruyordu. Bunu gören Tong Chai elini kaldırarak Leorda’ya tezahürat etti.

“Yürü be! O şeye patronun kim olduğunu göster!”

“Hiç merak etme! Kesinlikle canından bezdireceğim!!”

Leorda, arkasına bakmaya tenezzül bile etmeden bağırdı ve Cinin kanatlarını vahşice koparttı. Seol, adamın neredeyse öldürülüyor olmaktan dolayı hâlâ öfkeli olduğunu düşünüyordu.

“Tamam, süper. Harika. Hadi düşüncelere dalmayı bırakalım artık.”

Hao Win yalandan öksürdü ve Seol’e bakarken hafifçe sırıtmaya başladı.

“Arkadaşınla nasıl gidiyor işler?”

Seol bundan sonra ne alsam diye düşünürken hazırlıksız yakalanmıştı. Şaşkınlıkla gözleri büyüdü.

“Aman, aman, aman. Neden salağa yatıyorsun birden? Leorda keyfine bakarken sen de ne oldu, onları anlat bakalım. Ne kadar ilerledin?”

“Nereye ne kadar ilerledim?”

“Şimdi de anlamıyormuş gibi mi yapıyorsun? Bana bak adamım. Sana yardımcı olmuş biri olarak aşk meselelerinde ne kadar ilerlediğini duymaya hakkım var benim.”

“Aşk meselesi… yoksa, Bayan Yun Seora’dan mı bahsediyorsun?”

“Aynen! O kız!”

Hao Win dudaklarını büzerek çaptık ve şüpheli bir şekilde sırıttı.

“Ee, en azından bir şlüüpp~ yapmışsındır, değil mi ama?”

“Ş, şlüp…? Ö, öpüşmekten mi bahsediyorsun?”

“Amanınn, ne kalın kafalısın yav.”

Hao Win homurdandı ve…

“Senin dediğin muckk~ benim bahsettiğimse şlüppp~. Şlüppp~!!”

…Ardından Odelette Delphine’in göğüslerini gösterdi ve ‘Ohh!’layarak konuşmaya başladı.

“Ahh, ‘tepeleri’ sevmiyor musun yoksa? O zaman akarsulu ‘delta’ daha çok ilgini çekiyor olabilir mi? Daha çok ham, ham, lıkır lıkır mı yani?”

Hao Win dudağını açık bir şekilde sapıkça döndürdüğünde Seol aceleyle adamın ağzını kapattı ve Odelette Delphine’e çaktırmadan bir bakış attı. Kızın bu konuşmayı rahatsız edici bulmak için bir sürü sebebi vardı.

“Ne konuşuyorsunuz bakalım? Hım? Bana da söyleyin!”

Ancak az önceki ciddi kızın yerinde yeller esiyordu ve neşeli genç kız geri dönmüştü.

“B, Bayan Delphine…”

“Öyle görünmeyebilirim ama bu işlerden iyi anlarım. Yani acele et de devamını anlat!”

Delphine, Seol’le Hao Win’in yanına oturmak için yaklaştı.

Seol dudaklarını şapırdattı. Aslında birkaç şey konusunda endişeliydi ve bu konuda diğerleriyle konuşamamıştı.

“Şöyle ki… o günden sonra Bayan Yun Seora biraz tuhaflaştı…”

“Nasıl?”

“Bir sabah uyandığımda onu kollarımda buldum.”

“Kağh!”

Hao Win hayranlıkla bağırdı.

“Ve? Sonra ne oldu?”

Odelette Delphine heyecanla sordu.

“Tuhaf bir uyku alışkanlığıdır falan diye geri yatağına yatırdım.”

“Yuh. Senin sorunun ne? Bir erkek birini ne zaman altına alacağını bilmeli!”

“Doğru diyor. Ben de sıkıcı adamlardan hoşlanmam.”

“Y, yo. Öyle değil… Öhhö. Her neyse, sonra koltuğa geçtim. Uyandığımda yine üstümde mışıl mışıl uyuyordu…”

“Heh, işte geliyor. Bu sefer kesinlikle geliyor.”

“Kızı tekrar yatağına yatırdım deme sakın. Yaptıysan gidip herkese gay olduğunu söyleyeceğim.”

‘Bu ikisinin sorunu ne be?!’

Seol ne zaman bir şey demeye çalışsa gereksiz ‘tezahürat’ tutmaları yüzünden konuşma hevesi kaçtı. Endişelerini bu ikisiyle paylaşmaya kalkışmakla aptallık ettiğini bile düşünüyordu.

“Tıpkı aşk romanları gibi!”

Tong Chai kahkahayı bastı.

“Sanırım kulağa öyle geliyor.”

Seol, en azından daha normal birini bulduğunu düşünerek hafifçe gülümsedi.

“Ee? Sonra ne oldu?”

“Pardon?”

“Neden geçiştirip duruyorsun. Anlatmaya sen başladın, sonunu da getir.”

‘Bu herif bile…’

Seol, Tong Chai’a şaşkın gözlerle baktığınca diğer adam uzunca iç çekti.

“Ah, cidden ama. Beklentiyi artırmayı iyi biliyorsun. Tamam, anladım. Ödeme yapacağım.”

“?”

“Onur duymalısın çünkü daha önce kazancımı hiç böyle bir şey için harcamamıştım.”

Seol, Tong Chai’a neden bahsettiğini soramadan çetelesine 100 HKP yatırıldığı bildirisiyle duraksadı.

“Bu kadarı yeter, değil mi? Tamam o zaman. Daha sonra ne olduğu konusunda heyecanlıyım, anlatır mısın lütfen? İlk başta düşündüğümden çok daha ilginçmiş.”

“…Bay Tong Chai. Neden Hayatta Kalma Puanı yolladığını sorabilir miyim?”

Seol soruca Tong Chai sarığını çıkarttı ve cevap verdi.

“Hım? Az önce, hikâyenin devamını duymak istiyorsanız sonraki bölüm için ödeme yapın demeye çalışmıyor muydun?”

“…”

Bunu duyunca Seol, neyi anlatacağını unuttu.