Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

36. Bölüm Cennet'e Doğru (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Yi Seol-Ah, Yi Sungjin ve Yun Seora.

Üçü son zamanlarda görev tamamlamakla oldukça meşguldü. Bunun sebebi, Tarafsız Bölge'nin bitiş tarihinin hızla yaklaşmasıydı.

Cennet'e girebilmek için 1000 puan toplamak gerektiğinden üçlünün, günlerinin neredeyse yarısını bu miktarı toplamak için duyuru panosunun önünde geçirdiklerini söylemek yalan olmazdı.

Elbette Seol 1000 puanı toplayamasalar bile endişelenmelerine gerek olmadığını söylemişti ama bu konuda mutlu ya da rahatlamış hissedemiyorlardı.

Bu yalnızca utandıkları için de değildi. Zaman geçtikçe Seol'ün onları desteklemek adına yaptığı fedakarlıkları daha da iyi anlamaya başlamışlardı.

Bunun en büyük kanıtı, baştan aşağıya pahalı ekipmanları kuşanmış olmalarıydı. Bitiş tarihinin çok yaklaşmasına rağmen mevcut hayatta kalanların yalnızca %30’u tam bir zırh seti almayı başarabilmişti. Yalnızca buna baktıklarında bile kendilerinin diğerlerinden çok daha avantajlı bir konumda olduklarını görebiliyorlardı.

Mesele, gururları değil nasıl hayatta kalacaklarını öğrenmekti. Seol zaten onlar için elinden geleni yapmıştı. O kadar şeyin üstüne hâlâ kendi başlarına 1000 puan toplamayı başaramazlarsa, burada bir 'hayatta kalan' olarak sayılmak için kesinlikle yeterli değiller demekti. En azından Cennet'e kendi güçleriyle girecek niteliklere sahip olduklarını kanıtlamak istiyorlardı.

'Başardım!'

Yi Seol-Ah, kendi başına Normal düzeydeki bir görevi tamamladığında duyuru panosunun önünde sevinçten havalara uçuyordu. Açıkçası, diğerlerinin gözünde bu zamanlarda kendi başına Normal bir görevi tamamlaması çok büyük bir başarı değildi.

Yine de görev yapmaya ne zaman başladığı göz önünde bulundurulursa gelişim hızı gerçekten de çok yüksekti. İlk görevinde, stresten yayını doğru düzgün çekememişti bile.

'Beni över mi acaba?'

Devamlı daha cesur olması için onu yüreklendiren, bunu yapabilecek kabiliyetinin olduğunu söyleyip şimdiye kadar muhtemelen sıkılmış olsa da her şeyi adım adım gösteren Orabeo-nimin yüzünü anımsayınca dudaklarında bir tebessüm belirdi.

'Eğlenceli.'

Yi Seol-Ah yüzünde masum bir gülümsemeyle görev panosuna bakmaya başladı.

Normal dereceli görevlerin toplam girişim sayısı diğerlerinden çok daha fazla olduğundan hâlâ panoda asılı oldukça fazla parşömen kâğıdı duruyordu. Her ne kadar her bir görevin yalnızca altı-yedi girişim sayısı kalmış olsa da Biraz Zor görevlere başlamadan önce biraz cesaretini toplamak adına birkaç kez daha yapmayı planlıyordu.

'Hadi şunu yapalım.'

Sonunda neşeli kararsızlığına bir son verip bir parşömen kağıdına uzandığında...

"Amanın, kimler varmış burada? Görüşmeyeli uzun zaman oldu."

…biri aniden kendine seslendiğinde durdu. Yabancı, Asyalı bir kadın kimsenin ruhu duymadan Yi Seol-Ah’nın arkasına geçmişti; gözleri tıpkı zehirli bir yılan gibi kısılmış ona bakıyordu.

“Kim… ah.”

Yi Seol-Ah sormak üzereyken birden ahladı. Tam olarak hatırlayamasa da bu kadının kim olduğunu tahmin edebiliyordu. Eğitimin bitişinde çatı katında toplandıklarında bu kadını görmemiş miydi?

“Benimle… aynı bölgedensin, değil mi?”

“Seni hatırlıyorum.”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Artistlik yapmaya çalışırken ilk ölen çocuk sen değil misin? Konferans salonunda yani.”

Kadının alaycı ses tonu Yi Seol-Ah’nın yüzünün taş kesilmesine sebep oldu.

“Kim olduğumu bilmiyorsun, haksız mıyım?”

“H, hafızam pek kuvvetli değil.”

“Aynen, belli oluyor. Neyse. Tanıştığıma memnun oldum. Ben Oh Minyoung.”

“E, evet. Memnun oldum.”

Saygıyla geri selamlarken Yi Seol-Ah’nın ifadesi sertti. Bu kadın, Oh Minyoung, sesindeki ve kıza bakışlarındaki düşmancıl tavrını gizlemeye çalışmıyordu bile.

“Bitiş tarihine de az kaldı, ee, yeterli puan toplayabildin mi bari?”

“Hayır, henüz değil.”

“Cidden mi? Daha 1000 puanı bile toplayamadın mı?”

“Hayır…”

İşin doğrusu, kadının kendine olan şiddetli garez yüzünden hafiften paniklemeye başlamıştı.

Oh Minyoung kollarını göğsünde birleştirerek gözlerini Yi Seol-Ah’nın üzerinde gezdirdi.

Belki de hareket odaklı olduğundan, Yi Seol-Ah, kısa bir örme zırhın üstünden esnek bir deriden yapılmış bir ceket giyiyordu.

Pantolonu da aynı şekilde yüksek kalite deriden yapılmış gibi görünüyordu; belinde üstüne gevşek bir şekilde hançer bağlanmış siyah bir kemer vardı. Ve son olarak, sırtında etkileyici bir çekmeli yayla içinde oklar dolu bir sadak asılıydı…

Nereden bakarsan bak, en azından 14,000 puanlık ekipmandı bunlar. Oh Minyoung iyi donanımlıydı ancak tüm ekipmanlarını satsa bile Yi Seol-Ah’nın tek bir ekipmanını almaya yetecek puanı olmazdı.

“Sanırım bugünlerde işlerin yolunda gidiyor.”

“…”

“Bir bakmamda sakınca var mı?”

Oh Minyoung, kızın iznini almadan geniş adımlarda yaklaşarak yanına kadar geldi. Yi Seol-Ah şaşkınlıkla geri çekilmeye çalışsa da yayı çoktan kadının eline geçmişti bile.

“Uh, uh?”

“Vays. Pahalı şeyler gerçekten de en iyisi ha. Ne kadara aldın?”

“E, emin değilim. Çok fazla değildir.”

Yi Seol-Ah zor bela bir cevap verebildi.

“Öyle mi?”

Oh Minyoung bir süre etrafına bakındıktan sonra dudaklarında şüphe uyandırıcı bir gülümseme belirdi.

“O halde, bana vermeye ne dersin?”

“…Ha?”

“Çok fazla değildir demedin mi? Ah, bekle. Bedavaya değil tabii ki. Sen bana bunu ver, ben de sana yardım edeyim. Nasıl fikir?”

“H, hayır. Gerek yok. Teşekkürler.”

“Böyle yapma ama. Hayatta Kalma Puanı toplaman gerektiğini söylememiş miydin? Takımıma katılırsan gerekli miktarı çabucak toplayabilirsin.”

Oh Minyoung başparmağıyla arkasını işaret etti. Oturma alanındaki masalardan birinde en iyi anlamda ‘ilgili’ olarak ifade edilebilecek bakışlara sahip üç Batılı adam oturuyordu. Hatta biri sinsice sırıtarak Yi Seol-Ah’ya el salladı.

Aslında, bu adamlardan biri Yun Seora’ya saldıranlar arasındaydı. Elbette Yi Seol-Ah’nın bundan haberi yoktu. Yine de belirsiz bir kaygı içini kemirdiğinden bir an önce oradan ayrılmak istiyordu.

“G, geri verir misin lütfen?”

Gergin Yi Seol-Ah elini uzatarak yayını tuttu ve çekmeye çalıştı. Karşılığında Oh Minyoung da yayı daha sıkı tutmaya başladı.

“Ne yapıyorsun? Sana yardım edeceğim demedim mi?”

“İhtiyacım yok. Lütfen geri ver.”

“Peki, tamam! Ver- hey, geri vereceğim demedim mi?!”

Yi Seol-Ah sertçe çektiğinde Oh Minyoung neredeyse öne doğru düşecekti. Oh Minyoung şaşkınlığını gizleyemiyordu. Genç kızın fiziksel gücünü hafife aldığından daha bir şey yapamadan yayı elinden kaptırmıştı.

“Seni…”

“Ben gidiyorum. Hoşça kal.”

‘Şu küçük…’ Yi Seol-Ah’nın uzaklaştığını gören Oh Minyoung’un gözlerinde şimşekler çakıyordu. Gözlerindeki kıskançlık alevlerini saklamaya çalışmıyordu bile.

“Hey, sen. Bir seferde ne kadar kazanıyorsun?”

Yüksek sesle söylediği şey, Yi Seol-Ah’nın durmasına sebep oldu. Tüyleri diken diken olmuş bir şekilde hızla arkasına döndü.

“…Neden bahsediyorsun sen?”

“Bilirsin. Merak ediyorum da…”

Oh Minyoung konuşurken alayla gülüyordu.

“Senin gibi biri tek seferde ne kadar kazanıyor olabilir? 100 puan? 200 puan?”

“N, ne dedin sen?!”

Yi Seol-Ah kulaklarından şüphe etti.

“O adamın tüm bu havalı zırhla ekipmanları alması için onunla kaç kere yaptın? Hım?”

Bu açık, kızla alay etme girişimi karşısında Yi Seol-Ah’nın gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Orabeo-nim öyle biri değil!”

“Ah, hadi ama. Onunla yaşadığını bilmiyorum mu sanıyorsun?”

“Neden böyle davranıyorsun?”

Yi Seol-Ah’nın tepesinin tası attı ve sesi keskinleşti. Gördüğü bu haksız muamele karşısında gözleri dolmuştu.

Birbirlerini tanımıyorlardı bile. Şimdiye kadar Tarafsız Bölge’yi bırak, Eğitimde bile bir çift laf etmişlikleri yoktu. Doğal olarak, Yi Seol-Ah bu kadının kendine karşı neden bu kadar düşmancıl yaklaştığını anlayamıyordu.

“Sana dedim ya. Yardım etmek istiyorum. Sorun ne? Yardımımı istemiyor musun?”

“Senin yardımına ihtiyacım yok benim!”

“Şu küçük kıza da bak sen. Bana karşı sesini yükseltmeye nasıl cüret edersin?”

Oh Minyoung’un işaretiyle oturma alanındaki üç adam ayağa kalktı. Durumun hızla daha kötü hal aldığını gören Yi Seol-Ah yavaş yavaş geri çekilmeye başladı.

“Bu unni sana puan kazanmanın kolay yolunu öğretecek.”

“İ, ihtiyacım yok.”

“Zamanında yeterince puan toplayamamaktan endişelenmiyor musun? Merak etme. Bu adamlar sana bol bol verecek.”

Oh Minyoung'un sinsi sözlerini duyan Yi Seol-Ah’nın ifadesi daha da tatsız bir hal aldı.

‘Neden?’

Bu kadına kötü hiçbir şey yapmamasına rağmen neden…?

“Böyle masum ayağına yatmana gerek yok. Artık geçtik o ayakları.”

Yi Seol-Ah, Oh Minyoung’un aşağılamalarına daha fazla dayanamayıp kaçacaktı ki…

“Bilirsin, kendini tanıtmayı bıraksan iyi olur bence. Sence de öyle değil mi?”

Aniden iki kadının arasına bir adam girdi. Yi Seol-Ah, gelen kişi karşısında şaşırırken Oh Minyoung’un kaşları, bu yeni gelişme karşısında keyifsizce çatıldı.

Çünkü bu, içeride bile güneş gözlüğü ve yeşil beyzbol şapkasını takmaya bayılan adam, Hyun Sangmin’di.

Oh Minyoung dişlerini gıcırdatmaya başladı.

“Sen…”

“Kyaa. Ben de bu havlayıp duran köpek kim diyordum. Kim bunun aslında bir kancığın teki olduğunu düşünürdü ki?”

“Ne dedin sen?!”

“Ah, pardon. Pardon. Hâlâ bir insan olduğun için bir hayvanla kıyaslamam haksızlık olur.”

Hyun Sangmin, gerçekten üzgün olduğunu gösterircesine ellerini havaya kaldırdı.

“Yani, yanlış hatırlamıyorsam, gerçek lakabın…”

Sonra yavaşça güneş gözlüğünü çıkardı.

“…10 puandı, değil mi?”

Titrer.

Sakin görünmek için elinden geleni yaparken Oh Minyoung’un bedeni titriyordu.

“Sonunun kötü bitmesini istemiyorsan ağzından çıkanlara dikkat et.”

“Oh, öyle mi?”

Hyun Sangmin oturma alanına kısaca baktı ve küçümseyen gözlerle kıs kıs gülmeye başladı.

“Eğer şu üç mankafaya güvenerek götün kalktıysa… şuraya bakmaya ne dersin?”

Oh Mingyoung’un gözleri Sangmin’in çenesiyle işaret ettiği yere kaydığında gergince yutkundu. Dört adam onun olduğu tarafa doğru bakıyordu.

“Bilirsin, arkadaşı olan tek sen değilsin… ayy, sen şu üçünün arkadaşı değildin, pardon. Daha çok evcil hayvanları mı demeli?”

“Kapa çeneni.”

Oh Minyoung, Hyun Sangmin’e öldürecekmiş gibi bakıyordu.

“İğrenç yüzünü görmek istemiyorum, defol git, orospu çocuğu.”

“Ama istemiyorum. Ayrıca, sen de orospunun teki değil misin?”

Hyun Sangmin kıkırdadı ve kadının tehditlerini görmezden gelerek hafifçe Yi Seol-Ah’nın omzuna dokundu.

“Bu kızı kıskanıyorsun, değil mi?”

“…H, hayır. Yok öyle bir şey.”

Oh Minyoung irkildi ve gözleri tuhaf bir şekilde sonuna kadar açıldı.

“Hiç de bile! Birkaç puana vücudunu satan bir kızı neden kıskanacakmışım?”

Sakin görünmeye çalışsa da sesi apaçık titriyordu. Diğer yanda, Hyun Sangmin oldukça rahattı.

“Kendinden bahsetmeyi kes demedim mi? Kızın böyle bir şey yapmadığını bildiğinden bu kadar götlük yapıyorsun~ haksız mıyım?”

‘Şimdi neden bahsediyor?’

Yi Seol-Ah konuşmalarını gergince dinledikten sonra sonunda neden bahsettiğini anladı. Bunun sonucunda kaşları daha da çatıldı.

“Birileri hayatta kalmak için tüm gün kıçını sallayıp dururken buradaki biri bunu yapmak zorunda değil~~.”

Hyun Sangmin alaycı bir tonla konuştuğunda…

“Kapa. Çeneni.”

Kadının öldürme niyetiyle yüklü sesi dudaklarının arasından dışarı yayıldı. Ne yazık ki Hyun Sangmin’in sırf bu yüzden durmaya hiç niyeti yoktu.

“Eminim ki Yun Seora’yla birlikte bu kızla kardeşi hayatta kalmak için çırpınırken çok daha mutlusundur. Her gün gizlice onlara bakıp kendini avutuyordun, değil mi? En azından onlardan daha iyi durumda olduğunu düşünürken onlara karşı acınası bir üstünlük hissediyordun.”

“S, seni orospu çocuğu! Ne zaman yapmışım? Birkaç tahtan falan mı eksik?”

“Hatta umut ediyor da olmalısın. Tıpkı senin gibi en dibe düştükleri günün gelmesini yani. Onu yapmayı da üçünün aklına sen soktun, yanılıyor muyum?”

O anda şaşkın Yi Seol-Ah’nın yüz ifadesi daha da sertleşti.

[Evet. Cidden… kimin dövdüğünü bilmiyorum ama ağzına sıçmışlar resmen.]

…Olabilir miydi?

Yi Seol-Ah ellerini sımsıkı yumruk yaparak kin dolu gözlerle bakan Oh Minyoung’a baktı.

“Ama şu işe de bak. Bir gün onlara denk geliyorsun ve hepsinin de mutlu mesut yaşadığını görüyorsun~! İyi yemekler yiyorlar, azimle çalışıyorlar, bir de üstüne iyi ekipmanlara sahipler! Peki senin gibi üst düzey aşağılık kompleksli biri nasıl, acımasız kıskançlığın kalbine saplanışını hissetmez?”

“Sana siktiğimin çenesini kapat dedim orospu çocuğu!!!”

Oh Minyoung ağıt yakarcasına çığlık attı. Kan çanağına dönmüş gözleri, çektiği ızdırapla göz kapakları yırtılıyormuşçasına kocaman açıldı.

“Kimin hatası bu sence?!”

“Ha?”

“Beni bu hale sen getirdin!! Neden sadece onlara yardım ettin? Neden bana da aynısını yapmadın?! Ben de zor durumdaydım!! Ben, ben de çaresizce savaşarak dişimi tırnağıma takmadım mı?!”

Şimdi de neredeyse abuk sabuk şeyler demeye başlamıştı. Bunu duyan Hyun Sangmin alaycı bir şekilde homurdandı.

“Kendine bir baksan iyi olacak gibi. Bu kadar kaltaklık ederken kim sana yardım etmek ister ki?”

“Ne?! Sana ne zaman bir yanlışım dokundu be?!”

“Yanlışın mı? Bayağı bir dokundu aslında.”

“S, sen…?!”

Oh Mingyoung yeni bir sesin duyulmasıyla öfkeyle sesin geldiği tarafa baktı; gelen kişiyi görmesiyle irkilmesi bir oldu. Bu, beyaz cübbeli, kollarını göğsünde birleştirmiş ve yüzünde küçümseyici bir gülüş olan bir kadındı.

“İkinci kata geçmene yardım ettiğim halde Kang Seok piçinin oyunlarına ortak oldun.”

Küt kesim saçlarını geriye savuran kadın Shin Sang-Ah’dan başkası değildi.

“Sen de Yi Sungjin’in yaptığı gibi parmaklıkları açma düğmesine basmaya çalışsan durum farklı olabilirdi. Peki zerre umursamadan beni arkasında bırakarak karanlık koridorda ölüme terk eden kimdi? Hım?”

Kınama ve alayla dolu sesini duyan Oh Minyoung’un yapabildiği tek şey hiçbir ses çıkaramadan dudaklarını oynatmak oldu.

“Hepsi bu da değil, haksız mıyım? Dördüncü katta ne olduğunu hatırlıyor musun?”

“O, o…”

“Ah, Bayan Yun Seora gibi Diriltme iksirini bedavaya vermiş falan olmadığını da unutmayalım.”

Shin Sang-Ah abartılı bir şekilde yere tükürdü ve tekrar sırıtmaya başladı.

“Şimdiye kadar bizim için hiçbir şey yapmamana rağmen bir de gelmiş yardımımızı mı istiyorsun?”

“Sen… sen…!”

Dört bir yanı sarılmış halde hiçbir şey diyemeden sözlü saldırıya uğrayan Oh Minyoung birden yere çöküp ağlamaya başladı. Yere kapandı ve kederle feryat etmeye başladı.

Ancak Shin Sang-Ah, kadının ağlayıp ağlamamasını umursamadan ona buz gibi gözlerle bakmaya devam etti. Gölgeler üstüne doğru gelmeye başladığında bakışlarını çevirdi; üç adam nihayet işlerin yolunda gitmediğini anlayarak yanlarına gelmeye karar vermişlerdi.

“Neden burada durmuyorsunuz?”

Ortadaki iriyarı bir adam sesini yükselterek araya girdi.

“Duyduğuma göre tüm bunların pek de bir önemi yok zaten. Bu kadar olay çıkarmanın bir lüzumu var mı?”

“Elbette, pek bir önemi yok. Buraya gelmemin tek sebebi itin birinin çok ses çıkarmasıydı. Sahibi geldiğine göre umarım ortalık biraz daha sakinleşir.”

Hyun Sangmin alaycı bir şekilde karşılık vererek iriyarı adamın yüzünün öfkeyle buruşmasına sebep oldu.

“Kim olduğunu biliyorum. Ne dediğine dikkat et.”

“Sahibine bak, köpeğini al he. Ne dediğimle siz sikiklerin ne alakası varmış?”

“Canına mı susadın?”

“Ne o, yoksa dövüşmek mi istiyorsun? Kendine güveniyor musun?”

Hyun Sangmin sırtındaki yaya hafifçe vurdu. Bu arada iriyarı adam etrafına düşünceli gözlerle ağır ağır bakındı. Yalnızca Hyun Sangmin’in takımı değil, Shin Sang-Ah’nın takımı da buradaydı. Adam sayıca dezavantajlı olduklarını fark etti.

“…Seni unutmayacağım.”

“Ha, ‘arkanı kollasan iyi edersin’ falan da de bari.”

“Her bronz damgalının eşit olduğunu düşünmeye kalkışma. Cennet’e girdiğimiz gün görüşeceğiz seninle.”

“Amanınn~ Nasıl da korktum~.”

Hyun Sangmin omuz silkerek geri çekildiğinde Shin Sang-Ah kıkırdadı. İriyarı adam ikisine uzun bir süre baktıktan sonra Oh Minyoung’u yanına alarak gözden kayboldu.

Sonunda huzura kavuşunca, Yi Seol-Ah tutmakta olduğu nefesini bıraktı.

“Haaaaa…”

Tüm bu yaşananlar gerçekten, tamamen, son derece beklentilerinin dışındaydı; Oh Minyoung’un bu kadar kötü niyetli biri olabileceği aklının ucundan geçmezdi. Üstünden kamyon geçmiş gibi hissediyordu.

Kısa bir sessizliğin ardından Hyun Sangmin, Yi Seol-Ah’nın çökmüş omuzlarına hafifçe dokundu.

“Hey, iyi misin?”

“Ah, e, evet!”

Yi Seol-Ah aceleyle başını salladı.

“Neyse ki sana bakmak için gelmiştim. İçimden ne olur ne olmaz diye geçiriyordum ama iyi ki gelmişim. Neyse, dikkatli ol, tamam mı? O üçü kötü insanlar.”

“Şey… teşekkür ederim. Gerçekten.”

Minnettarlığını ifade etmek için neredeyse iki kat olacak kadar eğildi. Hyun Sangmin’se sadece elini salladı.

“Hiç gerek yok. Zaten bana rica eden de Seol’dü.”

“Orabeo-nim mi?”

“Aynen. Oh Minyoung’un biraz şüpheli durduğunu söyledi ve bir süre sana ve kardeşine göz kulak olup olamayacağımı sordu. Ben de tabii, neden olmasın dedim.”

“Gerçekten mi? Bana Yun Seora’ya bakmamı söylemişti.” Shin Sang-Ah gözlerini birinci katta gezdirirken böyle dedi. Hyun Sangmin de çoktan haberi varmışçasına kafasını salladı.

“Şey, her neyse. Ara vermeyi düşünüyor musun? Düşünmüyorsan daha sonra ekibimle Biraz Zor görevlerden yapmaya ne dersin? Kardeşinle birlikte tabii ki.”

“S, sorun olmaz mı?”

Yi Seol-Ah’nın anında yüzü aydınlandı. Eğer Hyun Sangmin’in takımına girebilirse böyle bir olayın tekrar yaşanmasından endişelenmesine gerek kalmazdı.

“Merak etme. Zaten takım arkadaşlarımın onayını aldım. Ayrıca, beleşe bir şeyler yapacak birine mi benziyorum ben?”

“Ah… öyle değil miydi?”

“Tabii ki de değil.”

Hyun Sangmin, böyle bariz bir şeyi sormaya bile lüzum olmadığını ima edercesine başını salladı.

“Bu iyiliğin karşılığında…”

Kocaman sırıtırken bir sigara paketi çıkarttı.

“Seol, Zor görevde bize yardım edeceğini söyledi!”

*

İlk başta çok uzakmış gibi görünen bitiş tarihi gelip çattı.

Seol’ün bu süreçte başardığı en iyi şey, takımıyla birlikte bütün Çok Zor görevleri tamamlamasıydı.

En zor görevi ilk yaptıklarında çok zorlansalar da uygun hazırlıklar yaptıklarında aynı görevi çok daha güvenli bir şekilde tamamlayabilmişlerdi.

Hiçbir tehlike atlatmamış değillerdi ancak hiçbiri Leorda Salvatore gibi ölümcül bir yara almamıştı.

Ve böylece o görevi de onuncu kez tamamladıklarında duyuru panosundaki tüm görev parşömenleri tükenmiş oldu.

“Sonunda. Bitti.”

Tong Chai sarığını çıkarıp yere fırlattı; sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi görünüyordu.

“Hâlâ bir tanesi duruyor gerçi.”

Odelette Delphine panonun en tepesinde duran görev parşömenine arzu dolu gözlerle baktı.

“En baştan söyleyeyim, o görevi yapmaya kalkışırsanız ben yokum.”

“Ben de. O görevi yapmak tamamen delilik.”

Tong Chai ve Leorda Salvatore anında fikirlerini belirttiler.

“Ama, ama… ek bonusu bile vardı…”

“Ben de yapmaya karşıyım. Ödüller ne kadar cazip görünürse görünsün, yapmaya değmez. Delphine, yersiz gösterişle gerçek cesaretin farkını ayırt edebilmemiz gerek.”

Hao Win bile kesin bir hayırla karşı geldi. Sonunda Delphine’in tek yapabildiği keyifsiz bir şekilde somurtmak oldu.

“…Off, tamam. Ne kadar bakarsam bakayım tamamlaması imkânsız görünüyor zaten.”

Tamamen vazgeçemese de teslim olurcasına ellerini yukarı kaldırdı.

Ardından altı kişi kısaca ve buruk birer gülümsemeyle birbirlerine veda ettiler. Bir ay boyunca omuz omuza ölüm kalım mücadelesi vermişlerdi, bu yüzden de aralarındaki bağ oldukça güçlenmişti.

Diğer bir deyişle Seol, Kim Hannah’nın burada önemli arkadaşlar edinme isteğini gereğinden çok daha iyi bir şekilde yerine getirmişti.

“Sayende bir sürü puan kazanabildim.”

Seol, Tong Chai’la el sıkıştı…

“Hayatımı kurtardığını asla unutmayacağım. Bir sıkıntın olursa Sicilya aracılığıyla beni bulmaya gel.”

Leorda Salvatore açıkça söyledi…

“Şey, yarın bir kez daha görüşeceğiz zaten.”

Odelette Delphine şakacı bir şekilde göz kırptı…

“Aşk bir duygudur, adamım. Bunu asla unutma.”

…ve Hao Win’le yumruk tokuşturdular.

“Şimdi bile adımı soran olmadı…”

İsimsiz (?) Rahip, yüzünde buruk bir gülümsemeyle oradan ayrıldı.

Seol, tek başına kaldığında gözlerini duyuru panosuna çevirdi.

Bir kez daha İmkânsız göreve baktı.

Yalnızca 172,800 puanlık muazzam bir ödül vermiyordu, aynı zamanda Delphine’in de dediği gibi ek bir ödülü daha vardı.

‘VIP mağazası…’

Her ne kadar açgözlülüğü tekrar kendini belli etse de Seol kaderine razı gelerek başını iki yana salladı. Bunun, seviye 4 ve üstünden oluşturulmuş orta büyüklükteki bir takımın bile anca tamamlayabileceği bir görev olduğunu duyduğundan, iki dünya bir araya gelse bu görevi kendi başına tamamlayabilmesinin imkânı yoktu.

Seol hemen vazgeçti ve arkasını döndü.

Tarafsız Bölge yarın kapanıyordu; belki de hazırlayacak çok şey olduğundan odası biraz gürültülüydü.

‘İlk olarak her şeyi çantaya düzgünce koyup, sığan her şeyi yanıma almam, gitmeden önce telefonu vermem ve 1000 puan dışındakileri harcamam gerek.’

Puan çetelesini düşünerek kendiyle gurur duydu. Takım arkadaşları puanlarının çoğunu iyi ekipmanlar ve becerilere harcamıştı ancak Seol tek bir kuruşuna bile dokunmadan hepsini biriktirmişti. Bunun sayesinde, şu anki çetelesi hiç olmadığı kadar yüksekti.

Yine de yarın bu saatlerde hepsi de yok olup gidecekti; bugün harcaması gerekiyordu.

Çantasının içindekileri düzenlerken içindeki üzüntüyü bastırmaya çalışmaya devam ediyordu. Görevin gerçekten imkânsız olduğunu bilse de parşömenin görüntüsü gözünün önünden bir türlü gitmiyordu.

O görevi başarıyla tamamlarsa asla elini bile süremeyeceğini düşündüğü bir şeyi alabilirdi.

Bu aklını çelen düşüncelerden kurtulmak için tüm iradesiyle direnmesi gerekti.

“Üç büyü topu, akan bilincin tüy kalemi…”

Pıt.

Çantasındakileri düzenlemeye çalışırken içinden bir şey düştü ve yumuşak bir ses çıkarttı.

 

Çevirmen notu
Zavallı isimsiz Rahip...