Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

39. Bölüm Bayan Tilki (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Pat!

Seol bir şeyin düşme sesini duydu ve hemen sonrasında arkasında bir karmaşa çıktı.

Baktığı anda şaşkınlıkla gözleri fal taşı gibi açıldı.

Gördüğü ilk şey Hyun Sangmin ve sandalyesinin düşüp yuvarlanması oldu. Sonra, Shin Sang-Ah ve Yun Seora’nın şaşkınlıkla ayağa kalktığını gördü. Önlerinde dört adam çirkin bir şekilde kıkırdıyorlardı.

“Ne yapıyorsunuz?!”

“Sakın! Geride dur!”

Yi Seol-Ah adım atmak üzereydi ki Hyun Sangmin bağırdı.

“Orospu çocuğu… bu cidden küçük düşürücü… Khık!”

Hyun Sangmin doğrulmaya çalışırken grubun lideri karnını tekmeledi. Hyun Sangmin tekrar yere düşerek yuvarlandı.

“Hah, utandırıcı, öyle mi?”

Liderleri alaycı bir ses tonuyla konuşup Hyun Sangmin’in çenesine ayağıyla dokundu.

“Yani aşağılanma nedir biliyorsun, ha. O zaman sana düzgünce söylüyorken neden adamakıllı özür dilemedin? Tüm bu aşağılanmadan kaçınabilirdin. Sen de öyle düşünmüyor musun, amigo?”

Seol sertçe kaşlarını çatarak ayağa kalktı.

‘Oh Minyoung?’

Oh Minyoung’un aralarından iri yarı bir adama yapışmış, olanları izlerken kötü karakterler gibi kıkır kıkır gülüyordu. Yüzünde sinsi bir ifadeyle kollarını göğsünde bağlamıştı.

“Bir solucan gibi göründüğünden acıdım şimdi, bu yüzden sana bir şans daha vereceğim. Bu ikisinden özür dile. Çabuk.”

“…”

“Bunu yapmayı ben de istemiyorum. Ama görüyorsun ya, bize kötü bir şey yapıldığında kardeşlerimle ben kendimizi tutamıyoruz.”

Liderin sözleri, iri yarı adamın alaycı bir şekilde kıkırdamasına sebep oldu.

“İçtenlikle özür dilersen bugünün meselesini tamamen unutacağım.”

Hyun Sangmin dişlerini gıcırdatmaya başladı.

“Siksinler… O piçi davet eden kişi sen misin?”

“Öyleysem ne olmuş?”

“Ne şaka ama. Cüsseli bir adam gelmiş, küçük bir kız gibi çene çalıp duruyor. Bana arka çıkan kimse yok mu sanıyorsun?”

“Ooo! Doğru, sen de bir Davetlisin. Unutmuşum.”

Liderin hareketleri gerçekten unutmuş gibi değil de bir Davetli olması zerre umurunda değil gibi çıkmıştı.

“Peki ya şunu düşünmüş müydün?”

Lider, Hyun Sangmin’in seviyesine inmek için çömeldi.

“Davetlin geç kalmış değil, yalnızca gelmemeye karar verdi, o kadar.”

“Ne?”

“Neden dersen, bir salak gibi öne atılırsa o da küçük düşürülecek de ondan.”

Liderin boğuk sesi daha da kısıldı. Sırıtmasıyla yanağındaki kesik izi hafifçe kıvrıldı ve sararmış dişleri ortaya çıktı.

“Şunu iyi hatırla. Biz, Kartelleri sakın hafife alma. Her Bronz Damga eşit değildir, anladın mı…?”

Birden liderin arkasında bir kargaşa patlak verdi. Arkasına baktığında bir gencin yaklaşmak için astlarını ittirmekle meşgul olduğunu gördü.

“Oh?”

Ayağa kalkarken liderin gözleri kocaman açıldı.

“Sensin.”

Lider elini kaldırarak araya girmeye çalışan adamlarını durdurdu.

“Ne oluyor burada?”

Seol’ün soğuk sesi liderin yüzünde meraklı bir ifadenin oluşmasına sebep oldu.

“Bu ne sürpriz. Başka bir Davetçi de değil, Çaylağın kendi gelmiş.”

‘Çaylak?’

“Mm… şimdi bir baktım da bir oyuncu gibi duruyorsun.”

Seol, lidere dik dik bakmaya devam etti. Lider omuz silkerek ellerini kaldırdı ve keyifli bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Ah, bu mu? Önemli bir şey değil. Şuradaki küçük kardeşim bu herif yüzünden bayağı bir sıkıntı çekmiş ya da bana söylenen bu. Bu yüzden ben de karşılığını veriyorum.”

“Durmalısın.”

“Hım? Neden durmalıymışım? Ben sadece bize yapılana karşılık veriyorum; bunda yanlış bir şey yok.”

“Bayan Cinzia’nın da dediği gibi Tarafsız Bölge’de yaşananları orada bırakın.”

“Cinzia? Heğğ… öylesine bir orospunun saçmalıkları işte. Görüyorsun ya, kardeşlerimizin meseleleri konusunda hassasızdır. Aile her şeyden önce gelir diye bir şey duymadın mı hiç?”

Seol’ün kaşları hafifçe kıpırdadı. Bu herif, Güney’de hatırı sayılır bir gücü elinde tutan bir organizasyonun patronu Cinzia’ya orospu mu demişti?

Bunun yalnızca iki açıklaması olabilirdi. Ya bu herif cesur ahmağın tekiydi ya da arka çıkan organizasyonu Cinzia’nınki kadar büyüktü.

“Bu, senin gibi bir Davetçinin karışması gereken bir mesele değil.”

“Buna hiç katılmıyorum. Ayrıca, teknik olarak Tarafsız Bölge de Cennet’in bir parçası. Haksız mıyım?”

Lider, iri yarı adam ve Oh Minyoung da dahil olmak üzere astarına gülmelerini ima ediyormuşçasına etrafına bakındı. Oh Minyoung o kadar güldü ki neredeyse kendi tükürüğünde boğulacaktı.

Bu şaka komik bile değildi ancak diğerlerinden hıncını almak için gülüyor olmalıydı. Ne kadar da iğrenç bir manzaraydı bu.

“Tamam. İşin bittiyse üçüncü tarafların aradan çekilmesini istiyorum. Hâlâ yapacak işlerim var.”

“Ben üçüncü taraf değilim.”

Lider ellerini çırpıp etrafında dönüyordu ki olduğu yerde durdu.

“Ne dedin?”

“Bunu Hyun Sangmin’den isteyen bendim.”

“Dur bakalım. Dur, dur, duuurr.”

Lider elini abartılı bir tavırla kaldırdı ve gerilim yaratarak büyük adımlarla Seol’e yaklaştı.

“Yani bu adama, küçük kardeşime işkence etmesini söyledin, öyle mi?”

“Hayır öyle bir şey sö…”

“Bir önemi yok. Bu şeyle alakan olduğunu söylüyorsun yani?”

Lider, Seol’ün sessizliğini evet olarak algılayıp ellerini birbirine sürttükten sonra bir elini oğlanın omzuna yerleştirdi.

“Hey, adamım… sana samimi bir tavsiye vereyim. Cennet’te hatırlaman gereken en önemli şey ne biliyor musun?”

“…”

“Ne dediğin. Sözlerin. Burada ağzından çıkanlara dikkat edeceksin.”

Lider hafifçe dudaklarına vurdu ve devam etti.

“Bir daha soracağım, yani cevap vermeden önce iyi düşün tamam mı? Hikâyenin ne olduğu umurumda değil, bu meselede üçüncü taraf olmadığını söyledin, değil mi?”

“Bunu zaten söylemiştim.”

Seol tereddüt etmeden cevap verdiğinde liderin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

“Tamam. Taamamm! Demek öyle. O halde durumlar değişir.”

Lider o kadar sevindi ki neşeyle mırıldanmaya bile başladı.

“Piyon olarak bir Bronz Damga alacağım diyordum ama bak sen şu işe! Hakiki bir Altın Damga kucağıma düşüverdi! Heh!”

Ardından boş sandalyeye oturdu ve Seol’e işaret çaktı. Görünüşe göre Hyun Sangmin artık umurunda değildi.

“Otur bakalım. Yemeğimizi yerken hikayeni dinlememe izin ver, olmaz mı?”

Lider masadaki yemekleri boğazına tıkmaya başladı. Seol bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ederek sessizce adamı izledi. Tavrının birden değişmesi bir yana, yüzündeki aşırı yapmacık gülümsemesi de can sıkıcıydı.

“Ne yapıyorsun Çaylak? Sana otur dedim.”

Daha da önemlisi, kendi hakkında bir şeyler biliyormuş gibi davranan adamın hareketlerinden de hoşlanmamıştı.

Seol, hâlâ yerde olan Hyun Sangmin’e kısa bir bakış attı. Sırıtan iri yarı adam ayağıyla üstüne basıyordu. Yanında durup ayağıyla Hyun Sangmin’in elini ezen Oh Minyoung’ın yüzünde de çarpık bir gülümseme vardı.

‘Bu kadın neden bu kadar eğleniyor ki?’

Seol anlayamasa da o anda elinden gelen bir şey yoktu. Hyun Sangmin rehine olarak tutulduğu sürece sert bir hareket yapamazdı.

Sonunda, liderin karşısına oturdu.

“Çok güzel… oh ne kadar kabayım ama. Henüz kendimi tanıtmadım, değil mi? Benim adım Salcido. Oliver Salcido.”

Salcido elini uzattı.

Seol de uzanıp elini sıktığında…

“!!”

Birden elinin güçlüce sıkılmasıyla keskin bir acı hissetti. Seol aceleyle eline biraz güç verdi. Salcido ilgi çekici bile bulmuyormuşçasına daha da sıkı kavradı.

“Tanıştığıma memnun oldum. Bu arada adın ne?”

“…Ihk.”

“Adın ne dedim, eh? Ehehehe…”

Tam bağıracakken farkında olmadan manasını dolaştırmaya başladı. Enerjisi hızla iç Çemberinden geçerek sağ koluna aktı ve oradan da eline ulaştı.

“Oh?”

Ancak Salcido, bir buçuk yıldan uzun süredir Cennet’te olan bir Dünyalıydı. Hemen değişimi fark ederek kendi manasını kullandı. Asıl planı bu yeni çocuğun hevesini kırmaktı ancak hiçbir şey bilmeyen bir acemiye karşı kaybetmeyeceğinden de emindi.

Yani, böyle olması gerekiyordu.

Ancak…

“N, ne?”

Salcido’nun şaşkınlıkla nefesi kesildi. Kendi enerjisi hızla tükenmekle kalmıyor, Seol’ün enerjisi korkunç bir hızda daha ve daha da artmaya devam ediyordu.

‘Hem miktarda hem de akış hızında mı kaybediyorum yani?!’

Mantıken böyle bir şey tamamen imkansızdı.

Göz açıp kapayıncaya dek durum tersine dönmüştü. Elindeki baskı arttıkça boncuk boncuk terlemeye başlamıştı.

“Eee… Eekkk!!”

Endişelenmesi gereken bir nüfuzu olduğundan bir şey diyemiyordu bile. Bu arada Seol ise sertçe kaşlarını çatan Salcido’ya ifadesiz bir yüzle bakmaya devam ediyordu.

O anda, diğerleri bir şeylerin tuhaf olduğunu fark etti. Bir Seviye 3 Dünyalının henüz Seviye 1 olan bir gence kaybetmesi akıl almaz bir şeydi ancak Salcido’nun ifadesinin gittikçe daha da bozulduğunu gördüklerinde bir şeylerin yanlış gittiğinden şüphelenmeye başlamışlardı.

Salcido’ya eşlik eden iki adam gizlice bakışıp başlarını salladılar. Adamlardan biri gizlice Seol’e saldıracaktı ki birinin omzunu tutmasıyla durdu.

“Selam, dostlar.”

Bu, Hao Win’den başkası değildi.

“Sen de kimsin, amına koyayım?”

“Şu arkadaşın bir arkadaşıyım diyelim.”

“Öyle mi? Canına susamadıysan o elini indirmeye ne dersin?”

“Ovv, çok korkunç. Ama yapamam ne yazık ki.”

Hao Win’in şakacı ses tonunu duyan adam gözlerini kıstı.

“…Bir Davetli misin?”

“Doğru bildin.”

“Her neyse. Kendin için neyin iyi olduğunu biliyorsan nerede duracağını da bilmelisin. Kim olduğumuzu öğrenince pişman olacaksın yoksa.”

“Belki. Ama siz önemsiz kişilerin kim olduğunu bilmiyorum. Yani…”

Hao Win sırıttı ve hafifçe üfledi. Başını adamın kulağının yanına götürdüğünde…

Bir masanın kenara itilme sesi yankılandı.

Salcido daha fazla dayanamamış ve Seol’ün anlık boşluğundan faydalanmak ve elinden kurtulmak için masayı ittirmişti.

“Seni orospu çocuğu!”

Salcido elini kurtarmayı başarıp son ses bağırdı. Ancak…

Küt!!

Seol, sallanan masanın bacaklarının tekrar yere basıp Salcido’nun kafasının masaya çarptığına ve bir topuklu ayakkabının Kartelli şanssız adamın başını ahşap yüzeye bastırdığına tanık oldu.

“Kahvaltını bitirmedin mi daha?”

Ses tanıdık geliyordu. Seol, yırtmaçlı eteğiyle birlikte uzun bacakları gördüğünde hemen kafasını kaldırdı.

Ve bacağını geri çekip elini beline koyan Kim Hannah’yı gördü.

“Ikkhh… H, hangi kahpe yaptı lan bunu…?”

Salcido sertçe kaşlarını çattı ve güçlükle başını kaldırdı.

“Oh, yemedin mi? Biraz daha yemek ister misin?”

Ne yazık ki Kim Hannah ışık hızında davranarak adamın kafasını bir kez daha yemek masasına geçirdi.

Çatırt!

Barındırdığı güç, tabağı paramparça edecek kadar fazlaydı.

Ziyafetin yeni katılımcısı kendini gösterdiğinde ziyafet alanını sessizlik kapladı.

Hyun Sangmin’i bastıran iri yarı adam şok içinde gözlerini kırpıştırdı. Orta kademeli patron Salcido’nun anında icabına bakılmış ve iki ağabeyi de Hao Win tarafından engellenmişti.

Ne olduğunu anlayamasa da orada durup dikilmeye niyeti yoktu.

“Seni manyak orospu!”

Ve iri yarı adam, Kim Hannah’ya yumruk atmaya çalıştı ancak…

Fiyu! Pat!

Bir yerlerden bir hançer uçtu ve iri yarı adamın yumruğu paramparça oldu.

“Uğaaakk?!”

İri yarı adamın yere yığıldığını gören Salcido’nun tüm bedeni irkildi. Başını yana çevirmeyi başardığında, takım elbiseli bir kadının kafasını masaya bastırdığını gördü. Kim olduğunu anladığında nefesi kesildi.

“Kim… Kim Hannah!”

“Selam~. Görüşmeyeli uzun zaman oldu, değil mi?”

Sonunda adamın kafasını bıraktı ve genişçe sırıttı. Masanın etrafında dolaştı ve Seol’ün yanına oturdu. Sonra çenesini eline dayayarak ağır ağır Salcido’ya baktı.

“Hâlâ eski numaralar peşinde koşuyorsun, ha?”

“Ne dedin?”

“Ne kadar da yüreklisin ama. Kimin Davetlisini çalmaya çalışıyordun sen?”

“…Neden bahsettiğini bilmiyorum.”

Salcido bir şekilde gövdesini kaldırmayı başardı ancak hâlâ gözle görülür şekilde titriyordu.

“Ben sadece…”

“Aahh, yani haksız yere suçlandığını ima ediyorsun, öyle mi?”

Kim Hannah kısaca homurdandı ve kısa kesti.

“Benim hatam. Peki, o halde. Sorun çözüldüğüne göre hadi naş naş. Kaybol.”

Kim Hannah ilgisizce elini salladı. Salcido sadece orada durup dişlerini gıcırdatırken kadına dik dik bakabildi.

Ne oluyordu böyle?

Bir dakika önce özgüvenle dolup taşan Salcido, kadının önünde tek bir kelime etmeye cesaret edemiyordu.

“…Gidiyorum o zaman.”

“İyi fikir.”

“Ancak yakında görüşeceğiz. Çok yakında tekrar görüşme fırsatımız olacak gibi görünüyor.”

Salcido dengesizce ayağa kalktı.

Ne yazık ki Kim Hannah’nın onu kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu.

“Dur bakalım. Az önce bana ne dedin sen?”

Kadının buz gibi, keskin ses tonu kulaklarına dolsa da görmezden geldi ve yürümeye devam etti.

Kim Hannah sırıttı ve parmağıyla işaret etti.

“Shin Hansung?”

“Buyur, Noonim.”

“O şerefsiz üç adım içinde durmazsa alnına yeni bir havalandırma deliği aç, tamam mı?”

“Anlaşıldı.”

Kıvırcık saçlı bir adam, Shin Hansung, elinde bir hançer çevirerek cevap verdi ve saldırı pozisyonu aldı. Salcido’nun adımları anında kesildi.

“Seni sikik tilki, gerçekten de yapacak mısın?”

“Kendin söyledin, değil mi ama? Bunu uzatmanın bir alemi yok. Burada bırakalım.”

“…”

“Neden birden, dilini yutmuş bir göt numarası yapmaya başladın şimdi? Bize bir savaş açma niyetinde değil miydin?”

İrkilir.

Salcido, kadının soğuk, sert bakışlarını gördüğünde irkilerek bakışlarını indirdi.

“Imm… Az önce bir hata yaptım. Öyle bir niyetim yoktu. Üzgünüm.”

“Üzgün müsün? Ne zamandan beri benimle aynı sosyal statüdesin de? Beynini bir yerde falan mı unuttun?”

“B, bağışla lütfen.”

“Hâlâ bir şeyleri unutuyorsun.”

“…Bağışlayın lütfen, efendim.”

“Hng~.” Kim Hannah hafifçe homurdandı ve omuz silkti.

“Peki, tamam. Ancak böylece gitmeyi planlamıyordun herhalde, değil mi?”

“Ş, şey…”

“Gitmeden önce sorumluluk almalısın, haksız mıyım? Terbiyeni takın biraz. Senin gibiler yüzünden Kartel bu kadar kokuşmuş bir şöhrete sahip.”

Kim Hannah’nın keskin eleştirisi, Salcido’nun öfkeyle kaşlarını çatmasına sebep oldu.

“Bakışlarını indirsen iyi edersin.”

Elbette, tekrar başını eğmek zorunda kaldı.

“Ee, bu karmaşayı nasıl düzeltelim…?”

Kim Hannah kendi kendine mırıldandı ve bakışlarını kanayan kolunu tutarak yerde yuvarlanan iri yarı adama çevirdi. Hatta ciddi ciddi bir şey üstüne düşünüyormuş gibi bile yaptı.

“Tamam. Sen gidebilirsin ama o olmaz. Sebebini anlıyorsun, değil mi?”

“…”

“Tarafsız Bölge hakkında bir şeyler saçmalayarak ilk müdahil olan sendin. Ben yalnızca karşılık veriyorum.”

“A, ama!”

“Bir şikâyetin varsa doğrudan Sinyoung’a ilet, tamam mı?”

Sinyoung’un bahsi geçer geçmez Salcido’nun yüzü, görebileceği en korkunç şeytanı görmüşçesine kireç kesildi.

“Sin, Sinyoung?”

“Ama tabii ki. Sinyoung’un talimatı üzere buradayım sonuçta. Hazır buradayken, kaba tavırlarının icabına ben de bakabilirim istersen.”

“O… o halde, anlıyorum.”

“Hyu, Hyung-nim?!”

İri yarı adamın gözyaşı ve sümükle kaplı yüzü şok içinde taş kesildi. Salcido, bu acı dolu gözlerden kaçınmak için elinden geleni yapıyordu.

“Peki. Anlaştık o zaman, şimdi gidebilirsin.”

“H, Hyung-nim!”

İri yarı adam çaresizlikle bağırdı ancak Salcido, adamlarıyla birlikte ziyafet alanını aceleyle terk etti. Sanki hayatı tehlikedeyken özgürlüğü için var gücüyle çırpınıyordu.

“Ve… sen.”

Kim Hannah’nın sonraki hedefi Oh Minyoung’tu. Kadın, birdenbire tüm dikkat üstünde toplanınca geriye doğru birkaç adım attı.

“Aranızdan biri onunla sözleşme imzaladı mı? Eğer buradaysa konuşmak istiyorum.”

Kim Hannah, gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirerek sorduğunda, zeki görünümlü bir adam aceleyle yanına doğru koşturdu.

“Sen misin?”

“E, evet efendim.”

“Oh Minyoung isimli kadın; onu bana bırakmanı istiyorum. Eminim ki neden olduğuna dair bir fikrin vardır.”

“E, elbette efendim. Bu sabah bir arama geldi.”

Zeki görünümlü adam durmadan başını sallıyordu.

“Öyle mi? Şey, normalde böyle bir şey yapmazdık ancak şu anda şirket başkanı çok keyifsiz, bilmem anlatabildim mi?”

“Çok iyi anlıyorum. Onun kızı sonuçta.”

“Harika. Sözleşmesinin feshini ona ben açıklarım, yani sen gidebilirsin. Söz verildiği gibi yakında uygun bir tazminat alacaksın.”

“Evet efendim. Çok teşekkürler.”

Zeki görünümlü adam belini 90 derece bükerek eğildi ve hızla uzaklaşarak sırra kadem bastı.

“Huff~.”

Kim Hannah hafifçe iç çekti ve kolunu Seol’ün koluna geçirdi.

“Kurusa bakma. Biraz geç mi kaldım?”

Kadının göz kırptığını gören Seol, bir karış açık kalmış ağzını kapatmayı unuttu.

Sinyoung Farmasötikleri.

Kim Hannah, şube müdürü.

Seol’ün, kadın hakkında bildikleri yalnızca bunlardan ibaretti.

Ancak göz açıp kapayıncaya dek sorunu çözmesine baktığında, Kim Hannah’nın, Kayıp Cennet’teki konumunu biraz daha iyi anlayabilmişti.