Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

41. Bölüm Benim Adım…

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Gözlerini sımsıkı kapatıp açsa da… Dokuz Göz’ün etkisini kaldırıp tekrar aktifleştirse de… hâlâ aynıydı.

Kim Hannah’nın sözleşmesi altınken Sinyoung’unki renksizdi.

‘Ayrıca, o kadar şey arasından neden sen altın renklisin ki…?’

Böylece ‘Altın Kural’ın yalnızca insanları değil nesneleri de kapsadığını öğrenmiş oldu.

Her hâlükârda, yalnızca burada gördükleri ve duyduklarına güvenerek ne yapacağına karar veremiyordu.

Birinde karar kılacak kadar yeterli bilgiye sahip değilken diğerine dair en ufak bir fikri bile yoktu.

Hiçbir şeyden emin olamasa da…

“Bunu imzalayacağım.”

Uzun bir düşünmenin ardından Seol, Kim Hannah’nın sözleşmesini seçti.

“Ha?”

Shin Hansung’un yüz ifadesinden, Seol’ün kararı karşısında ne kadar şaşkına döndüğü okunabiliyordu.

“Ahh!”

Diğer bir yanda, Yun Seora ise şok olmuş ve oldukça paniklemişti.

“Acaba sebebini söyleyebilir misiniz?”

Shin Hansung sesini yükselttiğinde Kim Hannah, kıvırcık saçlı genci durdurmaya çalışmadı. Aksine, yüzü taş kesilmiş bir halde başını öne eğmesi, o anda ne kadar afallamış olduğunu gösteriyordu. Elbette bunların hepsi numaradandı.

“Size sunulan koşulları mı beğenmediniz acaba?”

“Hayır, hiç de bile. Koşullar o kadar iyi ki beni külfet altında bırakıyor hatta.”

“Dürüst olabilirsiniz. Eğer hoşunuza gitmeyen bir ibare varsa…”

“Asla. Beni bu kadar değerli gördüğünüz için gerçekten minnettarım. Ama…”

Seol cümlesini yarım bıraktığında Kim Hannah’nın tarafına doğru kaçamak bir bakış attı. Kadının dudaklarının çok hafifçe kıvrıldığını gördüğünde konuşmaya devam etti.

“…Bazı kişisel sebeplerden ötürü bu kararı verdim. Böyle harika bir sözleşmeyi geri çevireceğim için gerçekten üzgünüm. Ayrıca sizden de özür dilemeliyim.”

Açıklamasını oldukça kısa tutmaya çalışıyordu. Bu saygılı ama kararlı reddi, işler daha da tuhaf halde gelmeden önce durması gerektiğini ima ediyordu.

Shin Hansung bunun farkındaydı ancak öylece geri çekilemezdi. Kendinden emin bir ifadeyle öne eğildi.

“Lütfen dinleyin. Potansiyelinizi göz önünde bulundurmadık desek yalan olur ama şimdiye kadar bizim için yaptıklarınızdan da minnettarız.”

“…”

“Sinyoung, hak edenleri layığıyla ödüllendiren bir organizasyondur. Özellikle, Başkanın küçük kızı, Küçük Hanımefendiye destek olurkenki özverili davranışlarınızı asla unutmayacağız. Ayrıca, sizi şimdiden olumlu karşılayan birçok kişi var. Ben dahil.”

 Shin Hansung’un tatlı dilinden ikna edici sözler dökülmeye başlamıştı. Ne yazık ki Kim Hannah elini çoktan bir sözleşmenin üzerine koymuştu bile.

‘Bu aynı zamanda, orada beni istemeyen insanların da olduğu anlamına gelmiyor mu?’

Kabaca, Yun Seora ve Sinyoung’un arasındaki ilişkinin karmaşık olduğunu anlamıştı.

Birdenbire yumuşak bir hissin sağ koluna yayıldığını hissetti.

“Bizimle gel, lütfen…”

Yalvaran bir ses tonu kulaklarına doldu. Seol’ün ruhunu delmek istercesine bakan Yun Seora’nın gözleri gerginlikle doluydu.

“E, elimden geleni yapacağım…”

‘Tam olarak ne konuda…?’

Bununla ne demek istemiş olabilirdi ki? Seol neredeyse ağzından kaçacak kahkahasını bastırdı. Yun Seora’nın ifadesi, cevap olarak yalnızca gülümsemek için fazla ciddiydi.

‘Yersiz bir ikilem, değil mi ama?’

Kararını Dokuz Göz’e göre vermemişti. Bu konuda duygularına ya da mantığına da güvenmemişti.

Diğerlerine doğrudan söyleyemediği bir sebebi vardı.

‘Gula.’

[Yaklaş bana çocuğum…]

…O rüyadan geriye kalan anıları. Şimdiye kadar rüyanın çoğunu unutmuştu. Ancak son anlar hâlâ canlılığını yitirmemişti.

Son anlar. Kendisi olduğunu düşündüğü adam bir istekte bulunmuş ve reddedilmişti. Ama nihayetinde, Seol bir rüya formunda ‘duygularını’ edinmişti.

Merak ediyordu. Rüyadaki kendinin istediğinin nasıl gerçekleştiğini öğrenmek istiyordu.

Elbette hepsi bu yüzden değildi. Kim Hannah’nın uyarılarıyla birlikte Altın Damganın Gula Tapınağına ait olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurmuştu.

Ayrıca kalbinde, Sinyoung’la sözleşme imzaladığı an rüyada tecrübe ettiğinden çok da farklı olmayan bir hayat yaşayacağına dair anlaması güç olan bir korku da vardı.

Kesinlikle, bir köle gibi kötü muamele görmek ve diğerleri tarafından kullanılmak istemiyordu.

Dikenli ve meşakkatli bir yolda yürümesi gerekse bile kendi koyduğu kullara göre yaşamak istiyordu.

Bu yüzden, hayır dercesine kafasını salladı.

“Sana, sana gerçekten iyi bakarız…”

Yun Seora’nun sesi öncesinden de ağlamaklı çıkıyordu. Shin Hansung hafifçe iç çekti.

“Neden şöyle yapmıyoruz?”

Seol zorla kalemi eline aldığında Kim Hannah sessizliği bozarak konuşmaya başladı.

“Bize biraz zaman tanı.”

“Zaman mı?”

“Evet. Sözleşmeyi yeniden düzenlemek için biraz zamana ihtiyacımız var ve senin de bunun üzerine biraz daha düşünmen daha iyi olacaktır, haksız mıyım? Hem eve gitmen de gerekiyor.”

‘Ev.’

Çoktan üç ayın geçtiğini fark etti. Dünya’da neler olmuştu? Peki ailesine? Yoo Seonghwa’ya? Hiçbir şey demeden ortadan kaybolduğu için endişelenmişler miydi?

“Doğru. Üzerine düşünmek için kendinize biraz zaman tanımanız kötü bir fikir sayılmaz.”

Shin Hansung anında fikrini belirtti.

Seol onaylarcasına başını salladı. Kim Hannah sözleşmeleri kaldırdı ve sandalyesinden kalktı.

“Seol’le ben tapınağa gideceğiz. Siz ne yapacaksınız?”

“Ben Bayan Yun Seora’yı genel merkeze götüreceğim. Sonuçta, Başkan orada bekliyor. Şehrazat şehrinden sonra yollarımız ayrılıyor yani.

Shin Hansung ayağa kalkarken Seol de sandalyesinden kalktı. Bu tapınak ve Şehrazat neyin nesiydi hiçbir fikri olmasa da kesinlikle eve gidecekmiş gibi görünüyordu.

Etrafına bakındığında her yerde görüşmelerin devam ettiğini gördü.

Shin Sang-Ah’yı hiçbir yerde göremiyordu; Hyun Sangmin, önemli gibi görünen bir konuşmanın ortasındaydı.

Yi Seol-Ah da yabancı bir adamla uzun bir konuşmanın ortasında gibi görünüyordu. Seol’le göz göze geldiğinde ayağa kalkmaya yeltendi ancak Seol, kalkmasına gerek olmadığını ima edercesine elini salladı. Görüşmesini bölmek istemiyordu. Kız, niyetini anlamış olacak ki kendi kendine kıkırdarken geri yerine oturdu.

“Onları bekleyelim mi?”

Kim Hannah sordu ancak Seol yavaşça başını salladı.

Artık onların yanında olmak istemediğinden değildi ancak… hepsinin de kendi yollarına koyulma vakti gelmişti ve gereksiz yere hayatlarına burnunu sokmak da istemiyordu.

‘Birbirimizi tekrar göreceğimize eminim.’

Gelecekte bir gün, hayatta kaldıkları sürece, görüşebilirlerdi.

Seol, son bir kez Tarafsız Bölge’ye baktı ve yavaşça arkasını döndü.

*

Ulaşım yolunun at arabaları olduğunu duyduğundan, birkaç at tarafından çekilen ahşap bir çadırlı vagon olur diye düşünmüştü. Ancak aslını gördüğünde ağzı bir karış açık kaldı.

Bu dört tekerlekli at arabası, daha çok dört tarafı kapalı lüks bir faytona benziyordu.

Seol, aracın çatısını kaplayan deri ve kadifemsi kumaşa aval aval baktı ve meraklı gözlerini aracın önüne bağlanmış dört tuhaf hayvana çevirerek onları dikkatle inceledi.

Genel görünümleri bir ata benzese de sivri kulakları ve hörgüçlü sırtları bir deveyi andırıyordu.

Shin Hansung, sürücü koltuğunun yanında bağlı olan ikiliye zorla bir şey içirdi ve bu sırada Kim Hannah da araca çıktı.

“İkiniz ne bekliyorsunuz? Gelsenize.”

Seol ve Yun Seora araca binerken bakıştılar. İçeride karşılıklı yerleştirilmiş iki koltuk vardı.

Kim Hannah, Seol’e bakan yere yerleşti ve Yun Seora da gencin hemen yanına oturdu.

Kısa bir süre sonra Kim Hannah kapıyı kapattı ve araç harekete geçtiğini belli edercesine hafifçe sarsıldı. Araç yalnızca başlangıçta sarsılıp, harekete geçtiği anda çok daha yumuşak bir şekilde ilerlemeye başlamıştı.

Biraz hızlandıktan sonra Kim Hannah dudaklarını araladı.

“Hedefimize varmamız yaklaşık 40 dakika sürecek. Zahrah’dan geçeceğiz.”

“Zahrah?”

“Sadece Şehrazat’a giden yolun adı. Hiç merak etme! Bir, iki yıldır Zahrah yolcularından canavar ya da diğer ırkların saldırısına uğrayan kimseyi duymadım.”

Seol hafifçe başını yana eğdi. Neyin ne olduğu konusunda en ufak bir fikri bile yoktu ancak bunları eninde sonunda öğrenmesi gerekiyordu.

Takır tukur.

Araç, çorak araziyi hızla geçti. Seol, yolculuk esnasında yoldaşları tarafından devamlı meşgul edilmişti.

Kim Hannah, varış yerine gelir gelmez Dünya’da ışınlanmak istediği yeri haber vermesini söyledikten sonra oraya vardıktan sonra ne yapması gerektiği, Dünya’ya dönünce tekrar buraya nasıl geleceği gibi şeyleri açıklamıştı.

Seol’ün dikkatini çeken birçok şey vardı. Bunlardan biri buradaki zamanın, Dünya’dakinden üç kat daha hızlı akmasıydı.

Bu da Seol’ün Tarafsız Bölge’de geçirdiği 3 ayın Dünya’daki 1 aya eşit olduğu anlamına geliyordu.

Kim Hannah, bunların dışında Dünya’dan Cennet’e getirebileceği şeyler hakkında da konuştu. Ve belki de Yun Seora’nın varlığından dolayı, arada bir Sinyoung’un avantajlarından bahsetmeyi de unutmadı. Her bahsedişinde Yun Seora yalvaran gözlerle Seol’e bakıyor ya da ipek gibi sesiyle kararını değiştirmeye ikna etmeye çalışıyordu. Kızın bu yaklaşımı, ister istemen Seol’ün üzerinde baskı kuruyordu.

“Neredeyse geldik gibi görünüyor.”

Kim Hannah, aracın kapısını açtı ve etrafında bir göz gezdirdikten sonra mırıldandı.

Seol de açık kapıdan dışarı kafasını uzattığında sert rüzgâr saçını savururken ağzı bir karış açık kaldı.

Toprak renkli muazzam kale duvarları yukarı doğru uzanıyorken, göz kamaştırıcı Güneş ışınlarını yansıtıyordu.

Seol’ün ifadesine baktıktan sonra Kim Hannah’nın yüzünde bir tebessüm belirdi.

“Şehrazat’a hoş geldin.”

*

At arabası yavaşladı ve yüksek kale duvarlarından geçtikten sonra bir beş dakika daha ilerleyip nihayetinde durdu.

Kapının hafifçe tıklatıldığını ve Shin Hansung’un geldiklerini söyleyen sesini duydular.

“Burada iniyoruz o halde.”

Kim Hannah gözleriyle işaret ettikten sonra araçtan ilk o indi.

Seol de arkasından inecekti ki kadının neden işaret ettiğini anladı. Çünkü Yun Seora hâlâ koluna tutunuyordu.

“Şimdi gitmem gerek. Geçtiğimiz üç aydaki her şey için teşekkürler. Eğlenceliydi.”

Evine gitmeye çalışıyorken gence nasıl engel olabilirdi ki? Seol dikkatlice kolunu çektiğinde, kız durdurmaya çalışmadı. Tabii ki bileğini çekmeye çalışana kadar.

Seol, sağ elini kızın kollarından kurtarmak üzereyken kız dikkatlice elini tuttu.

“Şey…”

“B, Bayan Yun Seora?”

“…Tekrar görüşmek isterim.”

Eskisinin aksine açıkça arzusunu dile getirmişti.

Kızla karşılaştığı ilk anda kızın gözleri soğuk ve mesafeli bakıyordu ancak şimdi duygular ve yaşlarla doluydu; Seol ne yapacağını bilemeyerek biraz tereddüt etti.

“Evet, ben de.”

Kız ancak o zaman gencin kolunu bıraktı. Yun Seora, Seol tamamen araçtan inene kadar gözlerini üzerinden ayırmadı. Seol kapıyı arkasından kapatırken kurumuş dudaklarını yaladı.

‘Sanki bir çocuğu terk ediyormuşum gibi…’

Araç tekrar hareket ederek uzaklaştı. Seol uzaklaşan aracın arkasından baktıktan sonra gözlerini, insanlık tarafından yönetilen refah düzeyi en yüksek şehir olan Şehrazat’ın üzerine dikti.

Kim Hannah, taş bir merdivenin üzerinden ona el sallıyordu. Ve kadının arkasında, gökleri deliyormuşçasına yüksek bir kuleyi görebiliyordu.

Merdivenleri çıkarken bu kulenin tam olarak beyaz denemeyecek solgun bir ışık yayan tuhaf bir yapı malzemesinden yapıldığını fark etti.

“Burası Luxuria Tapınağı. Yedi ilah arasında, Rahipler tarafından kullanılan iyileştirme büyülerinin sorumlusu o.”

Bunu duyan Seol, devasa sütunlarla desteklenmiş giriş kapısından içeri birçok kişinin girip çıktığını görebiliyordu. Çoğunluğu Maria’nın Merasimde giydiği buz beyazı cübbelerden giyiyordu.

“O halde, Maria hâlâ burada olabilir mi?”

“Çoktan gitmiştir bence. Sonuçta iyileşme süreci tamamlandı ve Tarafsız Bölge’ye de geri dönemezdi zaten.”

“Tamam. Nereye gitti peki?”

“Güneye.”

Kim Hannah rahatça girişe ilerledi. Seol içeri girdiğinde, iki tarafında uzun koridorlar ve karşısında biraz karanlık bir lobi onu bekliyordu. Lobinin ortasında bulunan bankonun arkasında, bir kadın duruyordu.

Bu kadın yorgun gözlerini kaldırarak yaklaşmakta olan Kim Hannah’ya baktı.

“Geliş amacınız nedir?”

“Geçit kapısını kullanmaya geldik.”

Kim Hannah, kadına bir kâğıt uzattı.

“Bir Seviye 1… Döndüğü yer 1. Bölge… Ah, ilk kez mi kullanacak?”

“Tarafsız Bölge’den bugün çıktı.”

“Aaah, doğru, bugün o gündü… her neyse, yeni bir geri dönüş noktası tayin etmemiz gerekiyor o halde. Hey!”

Kadın gözlerini kısarak kâğıdı okuduktan sonra birdenbire elini havaya kaldırdı. Siyah saçlı Asyalı bir adam koridorun sonunda belirerek aceleyle yanlarına geldi. Resepsiyon görevlisi (?) yeni gelen adama sordu.

“1. Bölgedendin, değil mi?”

“Evet.”

Kadın kâğıdı uzatırken konuştuğunda, Asyalı adam başını salladı.

“O zaman koordinatları hesaplamama yardım et.”

“Bakalım. 1. Bölge, Seul, Seodaemun Semti, Hongeun Mahallesi… Ah, çok zor olmayacak.”

Asyalı adam gülümsedi. “Eungam Mahallesinde bir evim var da.”

“Sana bırakıyorum o zaman. Ayrıca…”

Kadın doğrudan Seol’e baktı. “Dünya’ya bu şekilde gitmeyi planlamıyordunuz, değil mi?”

“Depo servisinden faydalanmak istiyoruz.”

Kim Hannah, bunu bekliyormuş gibi cevap verdi.

“Seviye 1 olduğundan, ücretsiz. Buyurun. 8 numaralı kabini kullanabilirsiniz. Nasıl kullanıldığını biliyorsunuz, değil mi?”

“Ona daha önceden anlatmıştım.”

“Gerçekten de övgüye layık bir konuksunuz.”

Kadın oldukça rahatlamış bir şekilde, üstünde etiket bulunan küçük bir anahtar uzattı.

Seol anahtarı alarak sağ tarafına doğru yürümeye başladı. İlerisi, duvarları kehribar renginde parıldayan birkaç kattan oluşuyordu. Ve her birinin yüksekliği iki metreyi aşan birçok kapı vardı. Üstünde gümüş renkli ‘8’ yazan bir kapı bulup içeri girdi.

Kayıp Cennet’teki eşyalar, birkaç istisna haricinde Dünya’ya götürülemiyordu. Bu yüzden, ayrılmadan önce eşyalarını bir yere bırakması gerekiyordu ve bunun yapılabileceği en güvenli yerler de tapınaklardı. Depolama ücreti aşırı fazla olsa da eşyaları ilahi güçle korunacağından, güvenlik düzeyi hemen hemen rakipsizdi.

Ancak bu servisten yalnızca Seviye 1 ve 2’yken ücretsiz yararlanılabiliyordu. Artık gerçek bir saldırı gücü olarak sayılmaya başlandığı Seviye 3 olunduktan sonra geçit kapısı ya da depolama servisi için ‘başarı puanı’ denilen bir şey harcanması gerekiyordu.

İki mızrağını duvara yasladı ve zırhlarını çıkarttı. Dünya’dayken giydiği giysiler hâlâ duruyordu ancak fazla yıpranmışlardı. Neyse ki Kim Hannah ve kaliteli moda anlayışı, Seol’ün giymesi için yanında birkaç giysi ve iç çamaşırı getirmişti.

‘Teşekkür etmeyi unuttum.’

Seol üstünü giyinmeyi bitirip eşyalarını son bir kez kontrol etti. İksirlerle Kutsal İzi de orada bırakması gerekiyordu. Çalınmalarından biraz korksa da tapınağı bizzat bir ilah koruduğundan buranın korumasına şimdilik güvenmeye karar verdi.

Eşyalarının içinden gereklileri seçtikten sonra depolama kabininden çıkıp kapıyı kilitledi. Kapının üstündeki gümüş renkli ‘8’, altın rengine döndü. Artık kapıyı yalnızca Seol açabilirdi. Kapının anahtarına sahip başka biri gelse bile kapıyı açamazdı.

Koridorda yürürken derin düşüncelere daldı.

Dünya’ya bu kadar kolay dönüyor olduğuna inanamıyordu. Neden mi? Rüyasında, Tarafsız Bölge’den ayrıldıktan hatırı sayılır bir süre sonra bile Dünya’ya dönememişti. Rüyadaki kendi, buradaki hayatının başlarında evini oldukça özlemişti. Yoksa bu da Davetli ve Sözleşmeli arasındaki farklardan biri miydi?

Seol biraz pişman olmadan edemiyordu. Tarafsız Bölge’den ayrılması gerektiği gerçeğini kabul edebilirdi ancak insanlarla etkileşimleri sırasında oluşan bağlarını da geride bırakmak başlı başına bir problemdi.

‘Acaba çocuklar şimdi ne yapıyorlardır?’

Sorunsuzca sözleşmelerini imzalamışlar mıydı? Muhtemelen onlar da eve gitmek istiyorlardı. İşlerini bitirmelerini bekleyip birlikte ayrılmaları daha mı iyi olurdu?

En azından gitmeden önce vedalaşması gerekirdi. Onları rahatsız etmek istemediği için yalnızca gözleriyle işaret etmişti ancak şimdi böyle yapığı için biraz pişmanlık duyuyordu.

Seol, resepsiyona geri döndüğünde, Asyalı adam orada değildi. Yalnızca Kim Hannah ve resepsiyon görevlisi (?) onu bekliyordu.

Kadın, Seol’e yaklaşması için işaret etti.

“Elinizin tersini gösterin lütfen.”

Seol hiçbir şey demeden sol elini uzattığında kadın, üstünde karmaşık bir diyagram çizili kâğıdı aldı ve iyice eline bastırdı.

“Böylece, dönüş koordinatlarınız ayarlanmış oldu. Bundan sonra ne zaman geçit kapısını kullansanız, bize sunduğunuz adrese varacaksınız. Taşınmayı vesaire düşünüyorsanız, hemen bize bildirmeniz gerekiyor. Aksi takdirde Dünya’da gereksiz bir karmaşaya sebebiyet verebiliriz.”

“Anladım.”

Seol cevap vererek anahtarı geri verdi. Kim Hannah, eşyalarını yerleştirmeyi bitirdiğinde böyle yapması gerektiğini söylemişti. Kadın gözlerini hafifçe açarak Seol’e üzerinde 8 yazan bir kayış verdi.

“Hım… eminim ki zaten açıklamaları duymuşsunuzdur ancak bu kayışa iyi sahip çıkın. Ayrıca, eşyalarınızı depodan aldıktan sonra kapının rengini kontrol etmeniz gerektiğini biliyorsunuz, değil mi?”

“Evet. Altından gümüşe dönmesi lazım.”

“Doğru. Eğer hâlâ altın rengindeyse bir şeyleri içeride unuttunuz demektir. Depolama servisinin süresini uzatma planınız olmadıkça işler iki taraf için de gerçekten sıkıntıya girecektir; bu yüzden lütfen iyice kontrol edin.”

Resepsiyon görevlisi (?) bir şey konusunda oldukça içerlemiş gibi görünüyordu. Sonrasında Seol’e iki kâğıt parçası daha verdi.

“Bunlardan birini Cennet’e dönmek istediğinizde kullanacaksınız. Tarafsız Bölge’de görev yaptığınıza göre kâğıdı ikiye böldüğünüzde sizin için bir geçit kapısının açılacağını biliyor olmalısınız. Damgası olmayan insanlar bu geçitleri ne görebilir ne de varlığını hissedebilir. Yine de yakınlarda kimsenin olmadığı sakin bir yerde kullanmanızı tavsiye ederim.”

“Peki diğeri…?”

“O da Dünya’dan getirebileceğiniz eşyaların bir listesi. İlk seferiniz olduğu için listeyi dikkatle okuyup içeriklerine hâkim olun.”

Seol, iki kâğıdı da dikkatlice cebine koydu.

“Oh! Her şeyi hallettik! O halde, tek yapmanız gereken şurayı imzalamak…”

Kadın başka bir kâğıdı, bu sefer imzalaması için bir dokümandı bu, uzattığında ses tonu nihayet bitiyor der gibi çıkıyordu. Bu, Seol’ün Dünya’daki diğer insanlara Kayıp Cennet’e dair herhangi bir şey anlatmasını yasaklayan bir gizlilik anlaşmasıydı. Böyle bir anlaşma, ilahi güçleri de kapsadığından; imzalandığı anda ilahın güçleri, ne olursa olsun anlaşma şartlarına uyulmasını sağlıyordu. Buna bakarak bile gizliliğe ne kadar önem verdikleri görülebiliyordu.

Bu kadarını zaten rüyasından biliyordu. Ve yolculuk sırasında Kim Hannah da açıklama yapmıştı, bu yüzden Seol bir olay çıkarmadan dokümanı imzaladı. Aslında, onu rahatsız eden birkaç şey vardı. Ancak geçit kapısını ilk kez kullanan biri için bu prosedür tamamlanmak zorunda olduğundan bir şey demedi.

“Çok güzel. Lütfen arkamdaki konferans salonuna geçip oradaki geçidi kullanın.”

Sonunda ayrılmak için onay almıştı.

“Düşündüğümden çok daha çabuk hallettin.”

“Şey, çok karmaşık bir şey yoktu sonuçta.”

“Tamam, hadi gidelim.”

Kim Hannah önden yürüdü.

“…”

Konferans salonuna girmeden hemen önce Seol son bir kez arkasına baktı ve hafifçe iç çekti. Ama daha giremeden…

Tap, tap, tap, tap. [1]

Birdenbire aceleci ayak sesleri duyuldu ve…

“Bekle bir dakika!”

…Ve tanıdık bir ses ona seslendi.

Seol şaşkınlıkla arkasına döndü. Kim Hannah da oldukça afallamış görünüyordu.

“Bu kızın burada ne işi var…?”

Kısa bir süre önce aracıyla uzaklaştığını ikisi de görmüştü, o halde…

Bedeniyle duvara yasladığı kolundan destek alırken bir yandan da derin derin soluklanan kişi, Yun Seora’dan başkası değildi.

Seol’ün henüz gitmediğini gördüğüne rahatlamış gibiydi. Nefesini toparladıktan sonra yutkundu ve bağırdı.

“Adın!”

“?”

“Lütfen… adını söyle!”

Seol’ün yüzü taş kesildi.

“Seo…”

Ağzı kendiliğinden açıldı ancak geri kapandı. Dudakları istemsizce titriyordu.

“Seol…”

“Ama… bu soyadın değil mi?”

Adının Seol olduğunu söylemek üzereydi ki gözleri kocaman açıldı.

Kalbi deli gibi atıyordu. Gözleri karardı.

“N, nasıl…”

“Eğitim sırasında ikinci kata giriş yaptığında bir anons geçilmişti. O zaman adını duymuştum ama unuttum… Anons, Bay Seol… bir şey bir şey ikinci kata ulaştı demişti.”

“Ah.”

Yani anonsu duyan biri olmuştu.

“Bunun hep tuhaf olduğunu düşünmüşümdür. Adın kesinlikle üç heceli ama kendine ‘Seol’ deyip duruyorsun…”

“Ş, şey…”

Sözleri tam isabetliydi ve Seol kekelemeye başlamıştı.

“Adın… lütfen tam adını söyler misin?”

Seol gözlerini sımsıkı kapattı.

Açıklanamaz bir şekilde Tarafsız Bölge’deki günleri gözlerinin önünden geçti.

Sabahları Yi Seol-Ah, Yi Sungjin ve Yun Seora ile kahvaltı yapardı.

Ardından birinci katta takım arkadaşlarıyla buluşup günün planını ve savaş stratejilerini konuşurlardı.

Bir sürü görevi tamamlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Görevleri başarıyla tamamladıklarında, oturma alanına gidip ferahlatıcı içecekler eşliğinde sohbet ederlerdi.

Arada sırada Shin Sang-Ah ve Hyun Sangmin’le buluşup hal, hatırlarını sorardı.

Ardından odasına dönüp o gün yaptıklarını oda arkadaşlarına anlatıp kendini uykunun kollarına bırakırdı…

Ne kadar düşünürse düşünsün, bunlar güzel anılardı.

Gözlerini açtığında, Yun Seora’nın nefesini toparlamış halde sessizce onu beklediğini gördü.

“B, benim adım…”

Boğazı kurudu. Kalbi biraz daha hızlı atarsa göğsünden çıkacaktı sanki.

Kendi rızasıyla tam adını söylemeyeli üç, belki de dört yıl oluyordu.

Aşina olduğu baş dönmesi sonunda geçtiğinde derin bir nefes alabildi.

Titreyen dudakları aralandı.

“Benim adım…”

Ve sonunda…

“…Jihu.”

…Seol artık Seol Jihu’ydu.

 “Benim adım Seol Jihu.”

Doğrudan Yun Seora’ya baktı ve yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

*

Konferans salonunu geçip geçide doğru ilerlerken…

“Ona tam adını söylemekte tereddüt etmenin bir sebebi var mıydı?”

Kim Hannah sordu.

“Şimdi bir düşününce, ben de merak ediyordum. Neden her zaman adının Seol olduğunu söylüyorsun ki? Yani, soyadın sonuçta, değil mi?”

Seol Jihu bir süre kararlılıkla yürüdükten sonra ağzını açtı.

“… Çünkü Seol’düm.”

“Hım?”

“Geçen 3-4 yıl boyunca, Seol’düm.”

Kim Hannah’nın yüz ifadesinden, kafasının ne kadar karıştığı belli oluyordu. Bilmesinin imkânı yoktu zaten. Ne de olsa bu, hâlâ bir kumar bağımlısı olduğu zamanlardan kalma, eski bir hikayeydi.

Ailesi evlatlıktan reddetmişti.

Lakabı yavaş yavaş ‘oğlumdan’ ‘aptala’, ardından ‘piçe’ ve son olarak da ‘yalancı puşta’ dönmüştü. Sonunda, adıyla seslenilmeyi bırak; bir insan muamelesi bile görmez olmuştu.

O ve aşkı arasındaki mesafe de giderek artmıştı.

Hatta ona orospu çocuğu bile demişti.

O ne olduğunun farkına bile varmadan, kimse adıyla seslenmez olmuştu.

Ve o da diğerlerine tam adını söylemeyi bırakmıştı.

Yalnızca gazinodaki bazı kişiler ona Bay Seol, Seol Hyung vesaire derdi.

Böylece, Seol de adını bu şekilde kabullenmeye başlamıştı.

“Mm… peki. O zaman, neden şimdi tam adını söylemeye karar verdin?”

Seol Jihu bir anlığına yürümeyi kesti.

“Emin değilim. Sadece…”

“Sadece?”

“Düşündüm ki artık… Yo, hâlâ emin olamıyorum ama…”

 Seol Jihu yavaşça başını öne eğdi.

“En azından, bu kişi Bayan Yun Seora’ysa…”

Uzun saçlarını geriye yatırdı ve buruk bir şekilde gülümsedi.

“…adımı utanmadan ona söyleyebilirim diye düşündüm.”

Çevirmen notu
1. Buradan itibaren 'Nandemonaiya - RADWIMPS' dinlemenizi tavsiye ederim.