Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

8. Bölüm Uyanış (1)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

 

Kılavuz hatırı sayılır bir süre, şaşkınlığını sürdürerek cümlesini tamamlayamadı. Sonrasında, tek camlı gözlüğünü eliyle aceleyle kapatmadan önce dudakları çirkin bir şekilde titremeye başladı. Yine de Seol, kapatılmadan önce camının bir tür ışık saçtığını görmüştü.

“Siktir, bu adamı davet eden kişi, şu anda izliyor musun lan?”

Kılavuz oldukça tehditkâr bir ses tonuyla homurdandı.

“Bunun anlamı da ne? İşleri bu yoldan yapmayı planlıyorsan bir Kılavuza ne gerek ver ki?”

Han gerçekten sinirlenmiş gibiydi.

“Benimle dalga mı geçiyorsun? Eğitimdeki deneyimin o kadar mı tatsızdı? Eğitimi tamamen boşa çıkaracaksın yani, bu mudur? Hem bu adamın neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilebildin…?!”

Birden camdaki ışık soldu. Kılavuz kısa ancak keskin bir şekilde inleyip dudaklarını kemirmeye başladı.

Sarışın görevli, Han’ı tamamen yok sayarak altın çantayı aldı ve zarafetle Seol’e götürdü. Han engel olmaya çalışmadı ancak yüz ifadesi besbelli anlaşılması güç duygular barındırıyordu.

Bu çantanın nesi vardı ki? Seol ister istemez merak etmeye başlamıştı. Sessiz Yun Seora bile daha iyi bakabilmek için hafifçe boynunu uzatmıştı.

Seol, çantaya iliştirilmiş etikette listelenmiş altı eşyanın olduğunu onayladı.

—Gerekli Kutu, x3

—Hayatta Kalma Puanları – 5,000 puan

—Hayatta Kalma İşareti, x1

—Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğü, x1

Seol’ün dikkatini ilk çeken ‘Gerekli Kutu’ denilen şey olmuştu. Bronz ve Gümüş damgaların hepsinin de Rastgele Kutular aldıklarını duymuştu. Onunkinin adı farklıydı.

“Lütfen, bonuslarınızı açıp burada kullanın.”

Öncesinin aksine Han’ın sesinde daha fazla baskı hissediliyordu. Zaten planı bu olduğundan Seol yavaşça çantayı açtı.

[5000 Hayatta Kalma Puanı hesabınıza yüklendi.]

[Hayatta Kalma İşareti (1) elde ettiniz.]

[Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğü güncellendi.]

Cebindeki telefonu titredi ancak Seol bunu hissedemedi bile. Neden mi? Çünkü tüm dikkatini, çantanın altına düzgünce yerleştirilmiş; üstü her türlü karmaşık desen ve runiklerle kaplı üç kutu çekmişti.

“Çantanın içinde üç tane kutu olmalı. Öylece açabilirsiniz. Endişelenecek karmaşık bir şey yok.”

Han, dostane bir tavırla birkaç açıklama eklemeye çalışsa da kutuların içinde ne olduğu konusundaki sabırsızlığını gizleyememişti.

“Sıçayım, meraktan gebereceğim. Hey, kutuyu beraber açsak olur mu?”

Seol’ün çantasına zor bela saklayabildiği açgözlülükle bakmakta olan Kang Seok, sandalyesinden neredeyse kalkmıştı ki…

“Oturun oturduğunuz yerde.”

Güçlü ancak terbiyesini koruyan ses, Kang Seok’un kulaklarına çarptı.

“Yo, ben sadece…”

“Size oturun dedim.”

Han’ın sesi son derece soğuk geliyordu. Kang Seok gergince yutkundu ve kıçını sandalyesine geri koydu.

Kılavuz, Han, bir kez daha homurdandı ve tek camlı gözlüğüyle oynamaya başladı.

“…Kişinin bonusları, yalnızca kendisi için rezervlidir. Onlar, Kang Seok Bey, sizin görmeyi bırakın hayalini dahi kuramayacağınız şeyler.”

Dedikten sonra bakışlarını Seol’e çevirdi.

Konferans salonu bir kez daha ölüm sessizliğine bürünmüştü. Nefes alma sesleri bile duyulamaz olmuştu.

Seol’e gelince…

Her bir kutu bir yetişkinin yumruğu kadar ancaydı. Seol, sessiz bakışlardan dolayı üzerinde baskı hissedip çantanın içine elini uzattı ve dikkatlice ilk kutuyu açtı.

[Gerekli Kutu (x1) açıldı!]

[Şu anda en çok ‘ihtiyaç duyulan eşya’ taranıyor… lütfen bekleyin.]

[Doğuştan Gelen Beceri “??” uyanışı başlatılıyor.]

Seol gözlerini açıp kapayıncaya kadar yeni mesajlar birbiri ardına belirmeye başlamıştı.

[Doğuştan Gelen Beceri, Gelecek Öngörüsü, yeni becerinin uyanışına tepki veriyor!]

[Doğuştan Gelen Beceri “??”, “Dokuz Göz”e evrildi.]

[Doğuştan Gelen Beceri – Dokuz Göz’ün Merkezi (1), Yeşil renk: Genel Gözlem, tamamen açıldı.]

[Lütfen, Durum Pencerenizi kontrol edin.]

‘Yeşil renk? Genel Gözlem?’

Durum Penceresini kontrol etmesini söyleyen duyuruyu duyduğunda, başını kaldırdı ve Yun Seora’nın başının üstüne bir bakış attı.

[Yun Seora’nın Durum Penceresi]

[1. Genel Bilgiler]

Çağrılma Tarihi: 16 Mart 2017.
Damga Sınıfı: Gümüş
Cinsiyet/Yaş: Kadın/20
Boy/Kilo: 166.2 cm/53.4 kg
Mevcut Durum: İyi
Sınıf: Seviye 0 (Davetli)
Uyruk: Kore Cumhuriyeti (1. Bölge)
Mensubiyet: Mevcut değil
Lakap: Yok

[2. Karakter]

1. Huy:
—Soğukkanlı (Hareketleri ve düşünceleri duyguları tarafından etkilenmez, her zaman sakindir.)
—Umursamaz (Genelde, bir şeylere kolay kolay ilgi duymaz.)

2. Kabiliyet:
—Parlak (Zeki ve genel olarak iyi becerilere sahip.)
—Son derece dikkatli (Etrafındaki nesneleri ve olayları dikkatlice analiz edip inceler.)

Seol’ün bakışlarını hissetmiş olacak ki Yun Seora başını kaldırdı. Seol neredeyse refleksif olarak tepki verip hızlıca bakışlarını kaçırdı ancak Yun Seora’nın Durum Penceresi önünden gitmedi. Bu yalnızca genel bilgileri ve karakteri de değildi – fiziksel seviyesi, becerileri ve farkındalık düzeyi bile gözleri önündeydi.

Ne olduğundan habersiz Yun Seora, yalnızca başını eğdi.

Seol’ün gözündense, tüm bunlar mantıksız geliyordu. Han, birinin Durum Penceresi, kişinin kendisi izin vermedikçe diğerleri tarafından görülemez dememiş miydi?

[Yi Seol-Ah’ın Durum Penceresi]

[1. Genel Bilgiler]

Çağrılma Tarihi: 16 Mart 2017.
Damga Sınıfı: Bronz
Cinsiyet/Yaş: Kadın/18
Boy/Kilo: 160.6 cm/49.8 kg
Mevcut Durum: İyi
Sınıf: Seviye 0 (Davetli)
Uyruk: Kore Cumhuriyeti (1. Bölge)
Mensubiyet: Mevcut değil
Lakap: Yok

[2. Karakter]

1. Huy:
—Erdemli (İyi, nazik ve cömert bir kişiliğe sahip.)
—Son derece şefkatli (Derin sevgi ve ilgi besler.)

—Bağımlı (Bilinçsizce bel bağlayacak birini arar.)

2. Kabiliyet:
—On parmağında on marifet (Çeşitli aktivitelerde başarılı.)
—İyi odaklanma (Bir işi yaparken dikkatini tamamen ona verebilir.)

Seol emin olmak için Yi Seol-Ah’a kaçamak bir bakış attığında onun da Durum Penceresini görebilmişti. Biraz kafası karışmış hissettiğinden neredeyse elini kaldırıyordu ki hatasını fark edip çabucak geri indirdi.

“Buyurun? Merak ettiğiniz bir şey mi vardı?”

Bununla birlikte, Seol’ün hareketleri Kılavuz Han’ın gözünden kaçmamıştı.

“Kutularınızı açtınız mı?”

“…Evet, açtım.”

Seol’ün birden boğazı kurudu. Neden olduğundan emin değildi ama şu anda hiçbir şey söylememenin en iyisi olacağını düşünmüştü. Bu yüzden hafifçe konuyu değiştirmeye karar verdi.

“Az önce Durum Penceremi kontrol etmemi söyleyen bir mesaj almıştım da…”

“Ah, anladım. Durum Pencereniz, bu muydu…”

Han’ın gergin ifadesi bir anda neşelenmişti.

“Yani, ne güncellendi? Karakteriniz mi? Yoksa, becerileriniz miydi?”

Seol tek kelime etmeden Han’a baktığında, Kılavuz garip bir şekilde güldü. Bu tepkiyi gördüğünde, Han’ın ne olduğunu anlaması çok da zor olmamıştı.

“Amanın. Lütfen kaba hareketimi mazur görün. Endişelenmenize gerek yok. Siz izin vermedikçe, sadece ben değil, yaşayan kimse Durum Pencerenize bakamaz.”

Kılavuz bunu derken içinden oh çekiyordu. Gerekli Kutu, onu açma ayrıcalığına sahip kişilere genelde şok edici bir şey verirdi. Bu, birinin karakteriyle, becerileriyle hatta fiziksel güçleriyle ilgili bile olabilirdi. Eğer Seol’ün Durum Penceresi sadece güncellendiyse Han bunu kabullenebilirdi.

Elbette bu, Han’ın, Seol’ün nasıl bir beceri uyandırdığını bilmemesinden kaynaklanıyordu.

Han dikizleyen gözlerini üzerinden çektiğinde, Seol aceleyle kalan kutuların ikisini birden açtı.

[Doğuştan Gelen Beceriniz, Dokuz Göz, evriliyor.]

[Doğuştan Gelen Beceri ‘Dokuz Göz’ün sol tarafının (3) kilidi açıldı: Sarı – ‘Dikkat Gerekli’, Turuncu – ‘Yaklaşma’ ve Kırmızı – ‘Derhal Geri Çekilme Önerilir’.]

[‘Kâğıt Tılsım’ elde ettiniz.]

Seol o anda tılsımı görememişti. Bunun sebebi tılsımı fark etmek için fazla meşgul olmasıydı. Şimdiye kadar yalnızca yeşil görebildiği inancında olduğundan aldığı zihinsel darbe, birinin şiddetle ensesine vurmasına eşdeğerdi.

…Güzel gözlerin var…

…Evet, çok güzeller. Gökkuşağının yedi renginde…

Seol, açıklanamaz bir şekilde uzak geçmişinden, neredeyse unutmak üzere olduğu bir şeyi hatırladı. Yüzünü bile hatırlayamadığı bir kadının fısıltıları bir yıldırım gibi beyin hücrelerine çarptı.

‘B-bekle. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil…’

“Affedersiniz.”

Seol düşüncelere dalıp gitmişken konferans salonunun sağ tarafından biri sinek vızıldamasından daha kısık bir sesle araya girdi.

Han hâlâ rahatlamış bir şekilde çenesini sıvazlıyordu. Gözleri aniden Sözleşmelilerin olduğu gruba döndü. Küt saçlı genç bir kadın doğrulurken arkasını çırpıyordu.

“Şey, eğer, mümkünse…”

“Ne var? Başlamak üzereyiz.”

Tavrı, Davetlilerle konuştuğu zamana nazaran gözle görülür bir şekilde farklıydı. Sinir bozucu bir sineği kovuyormuş gibi çıkan rahatsızlık dolu ses tonunu duyan kadının yüzünde keskin bir memnuniyetsizlik belirdi.

“Bize bir şey vermeyecek misiniz?”

“?”

“Anlarsınız ya, şu insanların aldığı çantalar gibi bir şey.”

Kılavuz alaycı bir şekilde kıkırdadı ve anında cevap verdi.

“Öyle. Hiçbir şey almayacaksınız.”

“A-ama neden?”

“O bonus eşyalar yalnızca Davetlilere mahsus.”

Bu, basit ve net bir cevaptı ancak kadının kaşlarını sert bir şekilde çatmasına sebep oldu.

“Neden ikisinin arasında bir fark var?”

“Çok basit.”

Kılavuz nazik bir şekilde gülümsedi ve sağ eliyle, salonun sol tarafı olan, sağ tarafını gösterdi.

“Bu konuklar, sıkı bir değerlendirmeden geçerek davet edildiler.”

Sonra Han, sol işaret parmağıyla suçlarcasına, salonun sağına denk gelen kendi sol tarafını işaret etti.

“Ve sizlerse buraya Sözleşmeleriniz yüzünden sürüklendiniz.”

“Hayır, demek istediğim bu değildi!”

“Ayrıca, siz, Shin Sang-Ah Hanım gerçekte bol miktarda ödeme almadınız mı zaten? Hmm?”

Tam zamanında gelen soruyla küt saçlı kadın, Shin Sang-Ahın, tamamen dili tutulmuştu. Kıpkırmızı bir yüzle yerine oturdu ama işler bununla bitmemişti.

“Konuşmayı bitirdin mi?”

Sözleşmelilerin grubundan bir adam öfkeyle ayağa kalktı. Gözlerinin nasıl keskin olduğuna bakılırsa, yapılı fiziğinden bahsetmeye gerek bile yoktu, gerektiğinde çirkinleşmeyi bilen birine benziyordu.

“Başka ne istiyorsunuz?”

Sonunda, Han’ın yüzünden sinirlendiği okunmaya başlamıştı.

“Ah? Bu Sözleşme saçmalığının ne olduğunu düzgünce açıklayamaz mısın? Bize gelmemizi söyleyen sizdiniz; şimdi de böyle mi davranıyorsunuz ha?”

Oradan buradan birkaç kişi de isimsiz adama sessizce katılmaya başlamıştı.

Böyle bir yakınma öyle ya da böyle olacaktı. Ne de olsa, Kılavuz ortaya çıktığından beri yalnızca Davetlilerin olduğu sol tarafla ilgilenmişti. Zaten tedirgin ve kaygılı hissediyorlardı; bir de görünmez bir balık sürüsü muamelesi görünce, memnuniyetsizliklerini dile getirmeleri çok da şaşılacak bir şey değildi. Ne yazık ki ne burası sorunlarını dile getirecekleri yerdi ne de Han dert yakınacakları doğru kişi.

“Biliyor musun, zamanımı harcamayı kes de bize de sandalye getir. Dikilip durmaktan bacaklarım ağrıdı.”

“Doğru! Şimdi bir bakınca, hala genç bir adammışsın gibi duruyor, insanlar arasında böyle ayrımcılık yapmanın iyi olduğunu nasıl düşünürsün?”

Daha fazla ses yükselmeye başladığında, isimsiz adamın ifadesi daha da enerjik ve kendinden emin hale geldi. Bir cevap beklerken kılavuza dik dik baktı.

Han’sa onlara karşılık olarak yalnızca sırıttı.

“…Bazen sizin gibilerine denk geliyoruz. Yerini bilmeyenlere, havlamaktan başka bir şey bilmeyenlere…”

“Ne dedin sen?”

“Şey, sizleri de anlamıyor değilim. Sizi içeri hangi içler acısı piç saldı bilmiyorum ancak daha bir açıklama bile beklemeden hemen öne atılmış olmalısınız. Para ve vaat edilen ödül gözünüzü kör ettikten sonra yani.”

İsimsiz adam irkildi.

“Durum ne olursa olsun, Sözleşmeyi çoktan imzaladınız, değil mi? Burada olduğunuz sürece benim kılavuzluğumu takip etmek zorundasınız. Şikâyet etmek istiyorsanız, öncelikle Sözleşmeyi imzaladığınız kişiyle buluşup öyle etmelisiniz.”

“Yani, diyorsun ki burada sessizce oturup bekleyeyim?”

“Kesinlikle.”

“Bilmeyi hak etmiyoruz, bu yüzden çenemizi kapayıp bize denildiği gibi yapsak iyi olur?”

“Doğru. Mükemmel bir analiz.”

“Ha, ne yapsam? Hiç de bunu yapacak havamda değilim.”

“Pekâlâ, öyle hissediyorsanız”

İsimsiz adamın isyankâr tavrını görünce Han, işaret parmağıyla basitçe konferans salonunun tek çıkış kapısını gösterdi.

“çıkıp gitmekte özgürsünüz.”

“Seni iğrenç orospu çocuğu. Gidemeyeceğimi mi sanıyorsun ha?”

İsimsiz adam öfkeyle yerinden fırladı ve gruba seslenmek için dönerek onlara doğru bağırdı.

“Gitmemizi söylüyor, gidelim o halde! Ne sikim yapmak istiyorlarsa yapmalarını söyleyin de gidelim!”

Bunu duyunca üç dört kişi tereddütle ayağa kalktı. Nihayetinde, gitmeye hazırlananların sayısı azdı.

“Ne yapıyorsunuz? Gitmeliyiz diyorum, şimdi!”

İsimsiz adam kalabalığı sıkıştırdığında bile kimse yerinden kımıldamadı. Çoğunluk hareket etmeyince de ayağa kalkanlar bile geri oturmaya başladılar. Tabii ki dikkate değer tuhaf bir atmosfer oluşmuştu ancak bununla birlikte, Sözleşmelilerin hiçbiri de buraya gelmeden önce hiç açıklama duymamış değildi.

“Hah, tüküreyim. Salak korkaklar sürüsü.”

İsimsiz adam birkaç laf edip hışımla çıkışa doğru ilerledi. Sarışın görevli, kıvrak zekasıyla çoktan oraya gitmişti bile; dikkatlice kapıyı açtı. Adam arkasına döndü, konferans salonunun zeminine tükürdü ve çıkıp gitti.

“Gitmeyi arzulayan başka biri var mı?”

Kılavuz sordu ancak harekete geçen olmadı. Görevli sessizce kapıyı kapattı ve kilitledi.

Han başka hiçbir şey demedi. Yalnızca, tüm bunları eğlenceli buluyormuş gibi bir ifadeyle kapıya doğru baktı. Bu tuhaf sessizlik sürerken herkes bir süreliğine, bir kapıya bir Kılavuza bakıp durdu.

Ve böylece… bir dakika geçip gitti. Tam ikinci dakika da ilerliyordu ki…

Herkes, panik ve korkuyla koşarak kapıya yaklaşan adım seslerini duymuştu. Sonra, kapı kolu çaresizce dışarıdan çekilmeye başladı.

—Kapıyı açın!! Kapıyı Açsanıza!!

Sonrasındaysa kapıyı yumruklama sesi…

—Siktiğimin orospu çocuklar! Açın! Lütfen!! Lütfeeeennnnnnn!!! Ah, aaaağğğhhhh!!!”

Dışarıdan gelen isimsiz adamın çığlıkları da kapıyı yumruklama sesi de aniden kesildi.

“Şey, bunun olacağını biliyordum. Pekâlâ, her neyse, başlayalım artık. Çoktan geç kaldık bile.”

Kılavuz neşeyle gülümsedi ve telefonundaki bir simgeye tıkladı.

[Kılavuzdan bir mesajın var.]

[Eğitimin ilk görevi, ‘Konferans Salonundan Kaçış’, şimdi başlıyor!]

[Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğü güncellendi.]

“Hepinize eğlenceli bir okul hayatı diliyorum.”

Han sağ elini göğsüne yerleştirdi ve kibarca eğildi. Sonraysa…

“Hepinize bol şans millet.”

…İlk geldiği seferki gibi birden yok oldu. Yalnızca kendi değil, sarışın görevli de onunla gitmişti.

Şimdi yalnız kalmış gibi göründüklerinden, insanlar birer birer aceleyle kalkmaya başladılar.

Tam biri bağıracaktı ki…

PAAT!!

Önceki yumruk seslerinden tamamen farklı ölçekteki bir darbe sesi, gürültüyü daha başlamadan anında bastırarak çıkış kapısını sarstı.

Kapının menteşelerinden biri darbeye dayanamayarak duvardan söküldü ve yere keskin bir metalik tangırtıyla devrildi. Kapı güvenle kilitlenmişti, yine de geri kapanmadan önce sonuna kadar açılmaya zorlanmıştı.

Bu karmaşanın üstüne sağır edici bir sessizlik çökmüştü.

Şimdi ne yapacaklarını hiçbiri bilmiyordu. Yalnızca ağızlarını içgüdüsel olarak aşağı yukarı oynatmaya devam edebildiler.

“…”

Elbette, karmaşa çıktığında Seol boş boş durmadı. İçi boş altın çantasını kaptı, omzuna geçirdi ve sandalyesinden kalktı. Bu sırada da gözlerini kapıdan ayırmamayı ihmal etmedi.

Çünkü kapı artık yeşil değil turuncu renkle parıldıyordu.