Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm Uyanış (2)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

[Gönderici: Kılavuz]

[1. Konferans salonundan kaç ve süre tükenmeden önce okulun ana binasındaki bekleme salonuna ulaş.]
[2. Kalan süre: 03:59:38]

PAAT!!

Vahşi darbeler üst üste inmeye devam ederken kapı neredeyse kırılmış gibiydi ve sert, metalik bir direniş sergiliyordu. Hayır, bunu kapı çok yakında kırılacak olarak tanımlamak daha doğru olurdu.

PAAT, PAAT!!

Kendi gözleriyle görse bile bunun gerçekten olduğuna inanması zordu; sert demir kapıya yalnızca iki kere vurulmuştu yine de sanki bir kâğıttan yapılmışçasına bükülmüştü. Birçok kalın demir menteşe, neredeyse sökülmüş bir şekilde duruyordu, en ufak bir darbede düşmeye hazır gibilerdi.

“E-engellememiz lazım!!”

Yalnızca bağırıp çağırmakla kalmıyorlardı; herkes deliye dönmüş gibiydi.

İnsanların hareketleri, hayatları tehlike altındayken gözle görülür bir şekilde hızlıydı. Yi Seol-Ah sandalyesini alıp başlangıç sinyalini verdiği gibi düzinelerce beden kapıya doğru akın etti.

Geriye kalanlar kapıyı ittirmek için sadece bedenlerini kullanırken kimisi boş duran sandalyeleri yanına aldı, kimisiyse burada kullanışlı bir şey var mı görmek için sahneye çıktı.

“Kkhııhk!”

Kapıya art arda gürültüyle inen darbeler belli bir miktar öfkeyi de içeriyormuş gibi görünüyordu ve devam eden darbeler dört beş adamı bir hiçlermiş gibi devirmeye yetmişti.

“Yoldan çekilin!”

Tam zamanında, bir grup sahneden kürsüyü indirdi ve kapıya yasladı. Bu tek başına kapıyı durdurmak için yeteli olmasa da hiç yoktan iyiydi.

Göz açıp kapayıncaya kadar sandalyeleri kürsünün yanına yığmışlardı bile. Bunun yanında yirmi küsur adam da var güçleriyle kapıyı ittiriyordu. Kısa bir süre sonra, kapı artık kırılacak gibi durmuyordu. Ve bir adam sandalyelerin birini eğreti duran bir kapı tamponu gibi kapının altına sıkıştırdıktan sonra kalabalık içten bir oh çekmeye başladı.

“Haa…”

Yi Seol-Ah kapıyı sırtıyla itmeyi bırakıp başı dönüyormuş gibi yere çöktü.

Muhtemelen genç, narin bir kızın çaresizce direnişi acınası göründü ki orta yaşlı bir adam kaşlarındaki teri silerken konuştu.

“Çok genç biri için oldukça kıvrak zekalısın.”

İlk hamleyi Yi Seol-Ah’ın yapmasından bahsediyordu. Ondan sonra harekete geçenler, onaylarcasına başlarını salladılar. Yi Seol-Ah hızlı davranmasaydı kapı şimdiye kırılmış olabilirdi.

Yi Seol-Ah ne diyeceğini bilemeyerek utançla başını eğdi.

“Yo, öyle değil…”

“Şahsen korkudan donup kalmıştım. Ama adamım, şok olduğumdan mıdır nedir senin duruma o şekilde tepki verdiğini görünce… bir de baktım ki… heh, ben de koşturuyormuşum, öyle işte.”

“Herkes yardım etmek için elinden geleni yaptı. Yoksa kapıyı tek başıma durduramazdım.”

Yi Seol-Ah’ın utangaç görüntüsü, konferans salonundaki gergin ortamın biraz yumuşamasına yardımcı olmuştu. Nazik kişiliği gerçekten de parlak ve sevimli görüntüsüne tamamen uyuyordu. Ayrıca, ilk tepki veren kişi olmasının yanında bir Davetli olması, grupta olumlu bir izlenim bırakması için yeterliydi.

Ne yazık ki az önce yaşananlar, sıcak ve dostane bir ortam oluşması için fazla sarsıcıydı.

“Ee, şimdi ne yapacağız peki?”

Birinin bıkkın bir şekilde iç çekmesi herkesi gerçekliğe döndürmüştü. Bazıları beklenti dolu gözlerini Yi Seol-Ah’a dikse de o bile ne yapacağını bilemez haldeydi.

Kısa sürede Sözleşmelilerin bakışları Davetlinin üzerinde toplandı.

Karmaşa sona erdiğinde Seol dikkatini tekrar telefonuna verdi. Kılavuzun mesajının dışında iki mesaj daha gelmişti. Bunlardan biri ‘bilinmeyen öğrencinin günlüğü’ olan bonus ögesiydi.

[Gönderici: Bilinmiyor]

[#Konferans Salonu (Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğünden bir alıntı, ikinci sayfa)]

…Konferans salonunda giriş-çıkış için yalnızca bir kapı vardı. Bir şekilde kapının önünü kapatmayı başardık ama aynı zamanda, tek çıkış yolumuzu da kapatmış olduk.

Çok geçmeden, dışarısı sessizleşti.

Ne yazık ki sınıf arkadaşlarım ikiye bölünmüştü.

Bir grup bir süre daha bekleme taraftarıyken diğer grup bir bakmak için dışarı çıkmak istiyordu…

Zamanla iç çatışma hararetlendi ve duvarların arkasındaki şeyin varlığı aklımızdan çıktı.

…Biraz sonra, hepimiz de ‘o şeyin’ basit bir canavar ya da zombi olmadığını öğrenmiştik.

[#Konferans Salonu (Bilinmeyen Öğrencinin Günlüğünden bir alıntı, üçüncü sayfa)]

Ortalık tam bir mahşer yeriydi. Bunu anlatabilecek başka bir ifade yoktu.

Çaresizce önünü kapattığımız kapı işlevsiz hale gelmişti.

…Karmaşa sırasında, bir şekilde ‘deliği’ keşfedebildim.

‘Delik mi?’

Seol son kısma dikkat kesildi. Ancak o kafasını kaldırana kadar Sözleşmeliler kendi tarafına doğru yaklaşmaya başlamışlar, neredeyse etrafını sarmışlardı bile.

“Vay anasını. Daha yeni başladı ama hiç zaman kaybetmiyorlar. Baksana, tüylerim diken diken oldu!”

Kang Seok kolunu sıvazlamakla meşguldü; böyle konuşurken oldukça rahat bir durumdaymış gibi davranıyordu.

“Kapının önü de kapandığına göre acaba şimdi ne yapacağız…”

Sözleri ve tavrı, Sözleşmelilerin kalplerinde sorunlarına yakında bir çözüm bulunabileceği umudunun yeşermesine sebep olmuştu. Ancak…

“Hadi gidelim. Etrafa bakınıp neyin ne olduğunu bir görelim.”

Bunun yerine Kang Seok, yağcıları, Yi Hyungsik ve Jeong Minwoo’yu yanına alıp; bir cevap bekleyenleri donup kalmış bir şekilde orada bıraktı.

Orta yaşlı eskimiş bir takım elbise giyen gözlüklü adam, az önce Yi Seol-Ah’ı öven, aceleyle önlerine geçti.

“A-affedersin.”

“Hey, Hyunsik, sahnenin arkasını kontrol et. Ve Minwoo, sen de…”

“Affedersin, genç adam!”

“…Ne, ben mi?”

Kang Seok, cevabını biraz duraksadıktan sonra vermişti.

Orta yaşlı adam yanlış bir şey yapıp yapmadığından emin olamıyordu ancak Kang Seok’un bunu bilerek yaptığını hissetmişti.

“Ne yapmaya çalışıyorsunuz?”

“Um… konferans salonunun etrafına bakınmaya?”

“Konferans salonunun etrafına mı?”

“Evet, şunlar gibi.”

Kang Seok, bir o yana bir bu yana bakınıp bir şeyler aramakla meşgul Yun Seora ve yeşil beyzbol bereli adam, Hyun Sangmin’in olduğu sahneyi işaret etti.

“Tam olarak neyi bulmak için?”

“Ben de emin değilim. Çıkış tamamen kapatıldığına göre bir şeyler bulmamız lazım, değil mi ama? Bundan sonra ne olacağını bilemeyiz.”

“Evet, evet. Haklısın. Elbette.”

Orta yaşlı adam o kadar heyecanla başını salladı ki düşen gözlüğünü yakalayıp geri burnuna yerleştirmesi gerekti.

“Yani, bizim de yardım etmemizi ister misin?”

“Ha?”

Kang Seok hafifçe kaşlarını çattı.

“Neden… ne istiyorsanız onu yapın bayım. Buranın patronu falan değilim ben.”

“Doğru. Ama siz beyler, şey, nasıl desem… hmm. Siz beyler bizden farklısınız, değil mi?”

“Aynen, farklıyız. Ee, lafı nereye getirmeye çalışıyorsunuz?”

Kang Seok’un kaba tutumunu sürdürdü. Hatta ses tonu Kılavuzun Sözleşmelilerle konuşurkenkine benziyordu.

“Demek istediğim, birbirimize yardım etmemiz gerektiği. Hepsi bu kadar.”

Orta yaşlı adam düşmanca tavrını görmezden gelip kendini açıkladı ancak karşılığında alabildiği yalnızca alaycı bir kıkırdama oldu.

Nazikçe reddedeceğim. Daha fazla kişinin peşimize takılması aşırı sinir bozucu olur, bu yüzden istemem.”

“Sinir bozucu da ne demek?”

“Neyse ne. Kendi işinize bakın, tamam mı? Biz üçümüz de kendi yolumuza gideceğiz.”

Kang Seok, orta yaşlı adamın teklifini hiç düşünmeden reddetti ve gitmek için arkasını döndü. Orta yaşlı adam bağırdı “Hey, genç adam, bekle bir dakika!” ama Kang Seok cevap vermeye zahmet bile etmedi ve yürümeye devam etti.

“Ne aşağılık bir piç.”

Kang Seok’un adımları aniden durdu. Bir iki dakika tavanı izledikten sonra, uzunca bir iç çekti ve hakaretin geldiği yöne kafasını çevirdi.

Dizlerinin üstüne oturmuş kendine nefret dolu gözlerle dik dik bakan bir kadın gördü. Bu Shin Sang-Ah’tı.

“Ne dedin sen bana?”

“Bencil piçin tekisin. Sadece kendini düşünüyorsun.”

“Ne oluyor lan… hey, bunda yanılıyorsun işte. Şu iki herifi de düşünüyorum, anlarsın ya.”

Kang Seok, pişkin bir gülümsemeyle kollarını iki yağcısının omuzlarına attı. Shin Sang-Ah’ın gözleri daha da nefretle doldu.

“Ooo, adamım. Nasıl baktığına da bir bakın! O bakışlarla birini öldürebilirsiniz hanımefendi.”

“Hey, bu az önce olay çıkaran salak kadın değil mi? Hani kendi çantasını mı ne bokumsa onu isteyen.”

Yi Hyungsik ve Jeong Minwoo kadına kıs kıs güldüler. Söyle bir atasözü yok muydu zaten: ‘görümcenin kaynanana engel olmaya çalışması, kaynananın seni eleştirmesinden daha sinir bozucudur.’

“Şuradakileri görmüyor musun? Burada kadınlar ve çocuklar var!”

“Gayet iyi görebiliyorum. Biliyor musun, gözlerim keskindir.”

Shin Sang-Ah ona öfkeyle bağırdı ancak Kang Seok gözünü bile kırpmadı.

“Ve siz üçünüz… yalnızca kendi başınıza mı kurtulmak istiyorsunuz?”

“Böyle acelemiz varken ne bekliyordun ki?”

“Bu yüzden yardım edeceğiz demedik mi zaten?!”

“Tanrım, nasıl bu kadar kalın kafalı olabiliyorsun? Bak, dinle beni. Sizin gereksiz yardımınıza ne ihtiyacımız var ne de bunu istiyor falanız. Sizin gibi gereksiz yükleri üstümüze yıkmaya çalışmayı bırak.”

“Gereksiz yük mü?!”

“Aynen. Bir yükten başka bir şey değilsin. Bir kör bile bizim sırtımızdan geçinmeye çalıştığını görebilir. Bu yüzden, kış kış. Defol.”

Shin Sang-Ah hayrete düşmüştü ve ağzı da bir karış açık kalmıştı.

“Siz üçünüz… insan mısınız ondan bile emin olamıyorum.”

“Ha? Belki siz de parazitsinizdir o zaman.”

Kang Seok sonuna kadar alaycı bir tutumla karşılık vermeye devam etti. Shin Sang-Ah daha fazla öfkesine hâkim olamadı ve onu tokatlamaya hazırlanarak ayağa kalktı. Kang Seok alayla kahkaha attı ve yağcılarının omuzlarından kollarını çekti.

Tam tehlikeli bir durum ortaya çıkacaktı ki bir genç kız aceleyle iki tarafın arasına girdi. Bu, Yi Seol-Ah’tan başkası değildi.

“Lütfen, ikiniz de durun!”

Shin Sang-Ah bir şey demek için ağzını açtı ancak bunun düşüncesizce olacağını düşünüp kafasını yana çevirdi ve hiçbir şey söylemedi. Bununla birlikte sımsıkı kapalı yumrukları öfkesinden titriyordu. Bu arada, Kang Seok’sa yalnızca alayla başını salladı.

“Zaten birlikte çalışarak zor bela üstesinden gelebileceğimiz bir durumdayız, neden böyle kavga ediyorsunuz?”

“Birlikte çalışmakmış, kıçım.”

Kang Seok bağırarak karşılık verdi.

“Biz üçümüz birbirimizi uzun süredir tanıyoruz. Daha buraya gelmeden önce bile tanıyorduk. Bu yüzden de kendimize göre bir planla buraya geldik.”

“Ama!”

“Ama, ama, ama. Başlatma amana. Hey, sen de Davetlisin, bu yüzden senin de şimdiye dek fark etmiş olman gerekiyor.”

Kang Seok sırıttı ve Yi Seol-Ah’a elini uzattı.

“Hadi atışmayı keselim artık, tamam mı? Seol-Ah, neden grubumuza katılmıyorsun? Kardeşin de Sungjin’di, değil mi? Onu da kanatlarımın altına alacağım.”

“…Neden grubunuza katılmamıza izin veriyorsun?”

“Belli değil mi? Onların aksine, siz ikiniz işimize yarayacaksınız.”

“Duygusuzun tekisin, öyle değil mi?”

Sözler dudaklarından ağır ağır ve güçsüzce süzülürken Yi Seol-Ah’ın yüzünden ne kadar hayal kırıklığına uğradığı okunabiliyordu.

“Senin de iyi biri olduğunu sanmıştım…”

Kang Seok umursamazca omuz silkti ve elini havaya kaldırdı.

“Hey, adamım! Peki ya sen?”

Bu ‘sen’le, onlardan kısa bir mesafe uzakta durmuş kendi işine bakan belli bir genci, Seol’ü kastediyordu.

“Sen de bu aptal Eğitimi hemencecik bitirip kurtulmak istemiyor musun? Eminim ki bize katılırsan hemen bitiririz.”

Tüm durum tuhaf bir hal almış olsa da nihayetinde bir önemi yoktu. Şu anda, bir geri zekalı bile Seol’ün gizli değerini anlayabilirdi.

Ne de olsa o, Kılavuzun bile küçümseyerek konuşamayacağı biriydi. Başka bir deyişle, özel biriydi.

“Lütfen, bize yardım et!”

Yi Seol-Ah bile yalvarmaya başlamıştı.

“Lütfen, bu kişilere yardım et! Lütfen, onlara sırt çevirme!”

Böyle işaret edilince, Seol iki arada bir derede kalmış gibi hissetti.

Bir yanda Kang Seok, diğer yanda Yi Seol-Ah.

Bir yanda Davetliler, diğer yanda Sözleşmeliler.

Bir taraf durumun gerçekliğinden bahsederken diğeri duygularını sömürmeye çalışıyordu.

Muhtemelen şaşırtıcı olmayan bir şekilde, böyle bir seçim yapmak zorunda kaldığında Seol içgüdüsel olarak becerisini aktifleştirdi. Tüm konferans salonu renklerin kakofonisiyle bezenmişti.

‘Ne…?’

Seol, bir anlığına bir kan gölüne düştüğünü sandı.

Kapatılmış çıkış kapısının rengi turuncudan yeşile dönmüş; bunun yerine şimdi turuncu renkle parıldayan Kang Seok olmuştu. Aynı zamanda, Yi Seol-Ah’ınsa bir rengi yoktu.

Ancak Seol şu anda bu renk değişimleriyle kafasını yoramıyordu bile. Neden mi?

Çünkü tüm zemin kırmızının koyu bir tonuna boyanmıştı. Sanki bir kan gölüne bakıyormuş gibiydi.

‘…Derhal Geri Çekilme Önerilir değil miydi bu?’

…Tam Seol bunu düşünüyorken kafasının içinde gürültülü bir alarm çınladı.

Bam!

Birden, konferans salonunun zemini yukarı doğru sarsıldı. Eskimiş ahşap parkeler, her bir parçası şiddetle yerinden fırlarken parçalanmaya başladı. Yer sallanırken insanlar da dengelerini sağlamak adına tuhaf şekillere giriyordu.

“N-ne oluyor lan?!”

“Deprem mi?”

Bu söylenenler mevcut durumu tasvir etmek için yetersiz kalırdı.

Göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti.

Bir bomba patlamışçasına zemin paramparça oldu. Ve havadaki ahşap parçalarının arasından uzun ve çürümüş bir kol dışarı fırladı. Kolunun ucuna altı tane kancamsı şey tutturulmuştu.

Kol, havada kısa ama keskin yay çizip yere inerek orada tamamen taş kesilmiş bir şekilde duran Yi Seol-Ah’ın saçını tutup yeni oluşmuş delikten içeri sürükledi.

“Aaaahhhh!!”

Yi Seol-Ah’ın kafası şiddetle parkelere çarpıp sekti ve ahşap zemindeki karanlık deliğe tıpkı bayrak deliğine doğru yuvarlanan bir golf topuymuş gibi hızla çekildi.

“Noonaaaa!!!”

Yi Sungjin, çaresizce havayı tekmeleyen tepe taklak duran bacakların üstüne atladı.

“Yardım edinnnn!!”

Bu yakarış anında herkesi kendine getirdi ve kalabalık, o da deliğe doğru sürüklendiğinden, Yi Sungjin’i tutmak için koşturmaya başladı. On küsur el kızı tutup çekmeye çalışırken, Yi Seol-Ah’ın ilk ayakkabıları sonra da çorapları bile ayaklarından çıkıp fırladı.

Hareketli kaosun içinde, bazıları bir şekilde Yi Seol-Ah’ın çırpınan bacaklarını ve bileklerini tutmayı başardı ve o andan itibaren, çaresiz bir çekişme gözler önüne serildi.

“Tutun!! Sakın bırakmayın!”

“Çekin!! Onları çekin dedim!!”

Tüm salon, tam anlamıyla mahşer yerine dönmüştü. Çığlıklar ve yakarışlar yankılanıyor; herkes büyük gayretle mücadele ederken kimse kenara çekilmeye cüret edemiyordu.

Yi Seol-Ah, ondan fazla kişinin ortak gücüyle bile delikten çıkartılamıyordu.

Aşağıdan gelen dik çekme kuvveti yüzünden bir o yana bir bu yana savruluyorlar, bu da birçoğunun dengesini kaybedip yere çarpmasına sebep oluyordu.

“Iğaahahah!”

“Hey! Bırakmayın sakın!”

Tam o anda…

HIYAAAĞĞ!

Çığlık kesinlikle Yi Seol-Ah’tan gelmişti ancak dehşet verici cırlama sesi, bunun bir insandan geldiğine inanmayı neredeyse imkânsız hale getiriyordu.

Foşurt!

Ve delikten yukarı doğru kırmızı bir sıvı fışkırdı. Ağzına kadar domates dolu bir blenderın kapağı takılmadan çalıştırılması ve domates suyuyla püresinin her yere saçılmasına benziyordu.

Koyu kırmızı kan, tıpkı küçük bir fıskiye gibi üstlerine yağdı.

“Noona!! Noonaaaaa!!”

Şimdiye kadar havayı tekmeleyip çırpınan bacakları, bir anda dümdüz ve hareket etmez olmuştu. Ayak parmaklarının hepsi de aynı anda büzüldü, bacakları titredi ve sonra da ipleri kesilmiş bir kukla gibi dizleri büküldü. Bir şeyin kesilmesinin verdiği o belli mide bulandırıcı his, kızı çekmeye çalışan herkesin ellerine yayıldı.

Aşağıdan gelen çekme kuvveti birden yok oldu. Herkes, gürültüyle arkasına doğru düştü.

Aralarında, bir adam ağrıyan kıçını ovuşturuyordu. Somurtarak ellerine baktı.

Hâlâ inceli bir bileği tutuyordu. Onun altında yumuşak, oldukça düzgün bir bacak; daha da altındaysa kana bulanmış bir mavi etek…

Onun da altında… diğer vücut parçalarını göremiyordu. Tek görebildiği, parçalanmış iç organlar ve ezilmiş et parçalarıydı.

“Aaa…”

Parkelerin altındaki delikten insana benzeyen bir şeyin yavaşça yükseldiğini gördü.

“Aaah…”

Tepeden tırnağa kan ve insan etine bulanmış uzun, dağınık saçları adeta kontrolsüzce dans ediyordu.

“Aaah, ah…”

Kafası, yetişkin bir erkeğin kafasının en az dört katı büyüklükteydi. Ve ortasında, büyük kafasının neredeyse yarısını kaplayan devasa tek bir göz vardı.

“Ah, ah, ağğğhhh!!”

Adam daha fazla kendini tutamadı ve bir çığlık attı. Hayatını kurtarmak için olabildiğince hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve koşmaya başladı. Nereye gideceğini bilmiyordu ama o yaratıktan mümkün olduğunca uzağa kaçabildiği sürece, gittiği yer önemli değildi.

Çok geçmeden konferans salonunda tam bir kaos yükseldi. Bunu daha iyi açıklayacak bir ifade yoktu. İnsanlar tamamen, yaratığın grotesk görünümünden dehşete kapılmış ve avazları çıktığı kadar bağırırken dört bir yana saçılmışlardı.

‘…Benim, benim düşüncelerim…’

Seol kendine geldiğinde, kendini kilitli kapıya doğru koşarken buldu.

‘Neden…’

Çevresinde vuku bulan tüm bu kaosu duyması normal olurdu, yine de sesler gittikçe daha az belirginleşiyor, yokluğa karışıyordu. Aynı zamanda her şey, yavaş çekimde gerçekleşiyormuş gibi de geliyordu.

Her şey; çıkışı kapatan sandalyeleri çekip bir kenara fırlatmakla meşgul olan adam bile, delikten tamamen çıkmış kabuslardan fırlamış gibi görünen yaratığın kendini gözler önüne serip uzun uzuvlarını bir örümcek gibi açarak kaçışmakta olan kalabalığa saldırması bile…

Tüm bu küçük şeyler gözlerinin önünde, hiçbir şeyi kaçırmadan izlemesi için ağır çekimde gerçekleşiyordu.

‘Neden…’

Nefes almakta oldukça zorlanıyordu. Ter damlaları gözlerinin üstüne düşüp, bir boya gibi dağılarak görüşünü bulanıklaştırıyordu.

‘Neden…’

Bugün, burada kaç kişi ölecekti? Zemin çoktan kan yüzünden kayganlaşmıştı bile. Aynı zamanda yapış yapış da olmuştu.

Bedeni ağırlaştı ve koşma hızı da yavaşça düştü. Hatta kendi bile kollarını ve bacaklarını öylesine sallıyor muydu merak etti. Her şey arapsaçına dönmüştü.

Nihayetinde, Seol, çıkış kapısı birkaç adım ötesinde olmasına rağmen koşmayı bıraktı ve yerinde durdu.

Birden tutmakta olduğu nefesini salıverdi. Ciğerlerinden kaçan kendi soluklarının sesini duyabiliyordu; şimdi sonuna kadar açılmış çıkış kapısından esen serin rüzgâr, hararet basmış bedeninin rahatlamasını sağlamıştı. Kalbiyse hâlâ göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu.

Seol, derhal geri çekilme önerilir uyarısına uymamanın ne kadar aptalca ve tehlikeli olduğunun gayet farkındaydı. Hâlâ kaçmak için çok geç değildi. Yine de…

‘Neden… bu kadar sakinim?’

Keskin kokulu hava burnuna batıyor, bedeni cayır cayır yanıyor ve sersemlemiş hissediyordu. Sonrasında, baş dönmesinin verdiği o tanıdık his yok olup gitti.

Belli belirsiz çakır keyifliliği neredeyse anında geçti ve etrafı tekrardan netleşti. Seol, yavaşça gözlerini kapattı.

Canavar cesedi yemekle meşguldü ki durdu ve birdenbire başını arkasına çevirdi. Saatin saniye koluna benzer şekilde etrafında döndü ve salonun çıkışının yanında duran tek bir adam olduğunu gördü. Dört ayak üzerinde, adama doğru koşmaya başladı.

Kheeick?

Adamın bir milim kıpırdamadığını görünce kafası karışmış bir şekilde başını eğdi ve boynunu uzattı. Ve tıpkı bir insanın, önüne gelen bir tabak yemeği değerlendirdiği gibi, canavar da Seol’ü merakla inceledi.

Yabancı, bilinmeyen madde yanaklarını gıdıklıyor; iğrenç kokuysa duyularını dürtüyordu.

Bu oldukça tanıdık bir his ve samimi bir kokuydu.

Duygusal algıları son derece keskin hale geldi. Seol’ün kapalı gözleri kısık bir şekilde açıldı. Burnunun dibinde, devasa büyüklükteki dikey, siyah bir iris ve onu çevreleyen, çan çanağına dönmüş göz akı onu bekliyordu.

Ve gözleri, öldürme arzusuyla dolup taşan tek bir gözle buluştuğu anda…

“…”

Seol’ün dudaklarında rahat bir gülümseme belirdi.

Keeeeiick!

Canavar aceleyle boynunu geri çekti.

Gözleri hâlâ kısık; çıkışın yanında duran sandalyenin kırık bir bacağını hafifçe tekmeledi.

Onunla yüzleşmek mi yoksa arkasını dönüp gitmek mi; cevabını çoktan almıştı, rüya Seol ne yapması gerektiğini söylemişti.

Seol’e, böyle bir yaratığın onun karşısında bir hiç olduğunu söylemişti. Hatta Seol’e şunu bile sormuştu, bundan çok daha tehlikeli durumların bile üstesinden geldin, öyle değil mi?

… Kumardan, becerisini kaybetmeden, önceki Seol bile aynı şeyi demişti; şimdi her şeyi masaya yatırma vaktiydi.

Havada dönmekte olan sandalye bacağını kaptı. Nedense demir, tam da eline oturmuş gibi hissetti.

Her ne kadar bir mızrak olmasa bile yine de bir mızrakmışçasına tuttu ve pozisyon aldı.

Çok geçmeden, iki gözünü de sonuna kadar açtı.