Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm İnsanlar Ne ile Geçinir (1)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Üçlü Grant’ın kulübesine dönmeden, Simba ile sıcak bir vedalaşma yaşadılar.

 

“Lütfen bunu benim için ilet.”

 

“Bu…?”

 

“Eğitmen Lenox’u son gördüğümden bu yana epeyi bir zaman geçti.”

 

Grant’ın karısı onları sıcak yemekle beslerken, Grant bir mektup uzattı.

 

“Yaptıklarınız için tekrar teşekkür ederim, diğer çiftçiler de size minnettarlar.”

 

“Sadece yapmam gerekeni yaptım.”

 

“Sen hali hazırda bir savaşçı olmuşsun zaten.” Grant yüksek sesle güldü.

 

Daha sonra tekrar görüşmek üzere birbirlerine söz vermelerinin ardından Grant’ın kulübesinden ayrıldılar. Orcrox Hisarı'na doğru yürürlerken, birbirlerine baktılar; gergin vücutları sonunda rahatlamıştı.

 

“Bu gün…”

 

“Bu günü sonlandıralım mı?”

 

“Evet, geç oldu.”

 

Gerçeklikte şafak sökmek üzereydi.

 

“Sonunda oyunda bir maceraya çıkabildik.”

 

“Doğru. Ian sağ olsun. Sanırım ork olarak hayatım iyi gidiyor.”

 

Grom ona teşekkür etti. Ian olmadan bu görevi tamamlamasının hiçbir yolu yoktu, hatta ölebilirdi bile.

 

“Yarın da oynuyor muyuz?”

 

“Evet, bir sıkıntı olmazsa eğer.”

 

“O zaman yarın görüşürüz.”

 

Ian ve Grom gülümseyerek yumruklarını tokuşturdular. Saniyeler içinde vücutları silikleşti ve Elder Lord ile bağlantıları sonlandırıldı.

 

*** ***

 

“Patroncum, iyi bir şey mi oldu?”

 

“Hayır, öyle mi görünüyor?”

 

“Evet, sürekli gülümsüyorsun. Bir kız arkadaş mı buldun?”

 

Ian soruya gülümsedi.

 

“Bak, işte yine o gülümseme.”

 

“Bir şey değil.”

 

“Ne, Garip bir şeyler oluyor…”

 

Ian, Grant ve Grom ile çıktığı macerayı düşünüyordu. Mutant kurdun icabına bakmışlar, aralarındaki ilişkiyse sertleşmiş ve derinleşmişti. Grant’ın kurt adama indirdiği son darbesi ve Simba’nın boyun eğmeyen iradesini hatırladıkça yüzünde bir gülümseme oluşuyordu. Ian tamamen Elder Lord’un ve orkların cazibesine kapılmıştı.

Kendi kendine mırıldanırken bir sonraki macerasını hayal etmeye çalışıyordu.

 

Aniden Ian’ın telefonu çaldı. Arayan bu saatte okulda derslerini dinliyor olması gereken kız kardeşiydi, Yiyu. Onu bu saatte aramasını gerektirecek kadar önemli mesele ne olabilirdi ki?

 

“Alo, evet.”

 

-Oppa…!

 

Sesi telaşlıydı.

 

“Neler oluyor?

 

-Oppa, anlatıyorum… Ben şu anda…

 

Ian’ın yüzü Yiyu’nun söylediklerini duyduğunda kasıldı.

 

-Polis merkezindeyim.

 

“... Neden?”

 

-Şey…

 

Ian yarım yamalak durumu anladıktan sonra kafe önlüğünü çıkardı.

 

“Patroncum…?”

 

“Bir süreliğine dışarı çıkmam gerekiyor, lütfen burayla tek başına ilgilenebilir misin?”

 

“Neler oluyor?”

 

“Lütfen.”

 

Ian kafeden ayrıldı.

 

Arabasına bindi ve gaza bastı, Yiyu’nun üniversitesine yakın olan polis merkezine doğru sürüyordu. Ian içeri girdi ve onu görür görmez ayağa kalkmış olan Yiyu’nun yanına gitti. Halinden hiç memnun olmayan bir ifadeyle bekliyordu Yiyu. Ian ona sarıldı.

 

“İyi misin?”

 

“Evet…”

 

“Yaralandın mı?”

 

“Hayır… Ben iyiyim…”

 

“O zaman sıkıntı yok.”

 

Ian Yiyu’nun kısık sesle gülmesine neden olacak şekilde saçını karıştırdı. Kafasını döndürdüğünde iki adamı yere çömelmiş vaziyette gördü. İkisinin de yüzlerinde hafif morluklar vardı. Bir tanesi ayağa kalkarak Ian’ı selamladı.

 

“Merhaba, Ben Park Jungtae, Yiyu’nun arkadaşıyım.”

 

“Hikayeyi duydum.”

 

İkisi el sıkıştılar.

 

“Peki oradaki…”

 

Park Jungtae’den uzakta çömelmiş olan adama baktı.

 

“O kişi?”

 

Adam Ian’a kaşlarını çattıktan sonra başka tarafa baktı.

 

Ian, Yiyu’ya sordu, “Gerçekten ne söyledi sana?

 

“Bana? Sadece… hadi bu gün beraber yemek yiyelim. Kızlar her zaman ben onları pahalı yerlere götürmeye söz verdiğimde kabul ederler demişti….”

 

Ian kaşlarını kaldırdı.

 

“Peki sen ne dedin?”

 

“Ben sessiz kaldım, ama Jungtae yanımdaydı ve tartışmaya başladılar…”

 

Yumruklar konuşmuştu. Park Jungtae sanki utanmış gibi başını eğdi.

 

Ian iç çekti.

 

“İlk kim vurdu?”

 

“Neredeyse aynı anda…”

 

Öyle anlar vardı ki, fiziksel müdahaleden önce, gözler kitlenir ve aralarında şimşekler çakardı; bu durum genelde aynı anda birbirlerinin üzerine atılmadan hemen önce gerçekleşirdi. Yüzlerine bakıldığında neredeyse aynı görünüyorlardı. Sanki aslında nasıl kavga edileceğini bilmeden birbirleriyle debelenmiş gibi bir halleri vardı. Ciddi bir yaralanma ya da kalıcı bir hasar söz konusu değildi.

 

Ian gençlerin yüzlerine bakarken güldü. Yiyu, Ian’ın boşluğunu dürttü.

 

“Oppa, niye gülüyorsun ki şimdi?”

 

“Ciddi bir sorun olmadığına sevindim. Cidden çocuk gibiler.”

 

“Bu ciddi bir sorun değil mi?”

 

“Kimse ölmedi ya da sakat kalmadı.”

 

“Lütfen polis merkezinde böyle korkutucu şeyler söyleme. Jungtae hapse girmeyecek mi?”

 

“Sıkıntı olmayacaktır.”

 

İki tarafta bir anlaşmaya varacaklardır. Ian adama doğru baktı.

 

“Sana söylediği sözler… Son sınıf olarak, hep böyle midir?”

 

“Bazen… flört eder, ama benim umurumda değil. Sık sık oluyor.”

 

Ian Yiyu’nun gülmesine neden olacak şekilde yine kaşlarını kaldırdı.

 

“Ne? Ne zaman dışarı çıksam birkaç erkeğin telefon numaralarını bana vermeye çalışmadıklarını mı zannediyorsun? Değil mi Park Jungtae?”

 

“Uh… şey…”

 

Hüzünlü bir ifadeyle cevap verdi Jungtae.

 

Ian gülmeye başladı. Demek öyle olmuştu.

 

Park Jungtae ve diğer adam Yiyu için kavga etmişlerdi. Yaklaşık aynı seviyede yaralanmalar olduğu için, muhtemelen ortak bir anlaşmayla son bulacaktı bu durum. Bu yüzden polisler onlara konuşabilmeleri için zaman tanımışlardı.

 

Ian, Park Jungtae’ye söyledi, “Yiyu için kavga etmişsin, bu yüzden sana teşekkür ederim. Yine de ilerde böyle bir şey yaşanırsa, tartışma bile olsa, yumruklarını konuşturma.”

 

“Peki… Özür dilerim.”

 

“Eğer o son sınıf öğrencisi seni rahatsız etmeye devam ederse, benimle iletişime geç.”

 

Kartvizitini Park Jungtae’ye verdi. Jungtae’nin gözleri kartın üzerindeki ismi, Kafe Reason ismini görünce büyüdü.

 

“O yerin patronu sen misin?”

 

“Evet, orayı biliyor musun?”

 

“Kızların iyi şeyler söylediğini duydum… Patron…” Park, Ian a gülümsedi ve devam etti, “Çok nazik.”

 

“Arada uğra.”

 

Bir anda, polis merkezinde bir kargaşa oldu.

 

Orta yaşlı bir adam bu yöne geliyordu. Yüzü yağlıydı ve yürürken bağırıyordu.

 

“Sangho nerede? Sangho! Yang Sangho!”

 

Ian’ın içinde kötü bir his vardı. Jungtae ile Yiyu yüzünden kavga eden son sınıf öğrencisi ayağa kalktı.

 

“Yang Sangho! Hey, seni aptal soytarı. Nasıl olur da dayak yersin. Benim itibarımı lekeliyorsun.”

 

“Baba…”

 

“Evet, rakibin nerede peki? Sen misin?” Park Jungtae’yi parmakla göstererek konuştu. “Bu çocuktan mı dayak yedin… Aish, resmen batırmışsın.”

 

“.....”

 

“Bu ne demek oluyor? Bu kadın?”

 

Ian’ın kaşları seğirdi.

 

“Peki, ikiniz de birbirinize vurdunuz, yani ortak bir anlaşma yapabiliriz. Hayır, bu yeterli olacak mı? Komiseri çağırmalı mıyım?”

 

Orta yaşlı adam telefonunu kaldırdı, böbürlenerek konuşuyordu.

 

“Oradaki senin koruyucun mu? O bebek? Ya da o kadın? O genç adam da sana bağlı mı? Ailesi yok mu?”

 

O anda, sorumlu polis memuru geri geldi. Kargaşadan ötürü hiç memnun görünmüyordu.

 

“Sayın veli. Lütfen sessizce oturun…”

 

“Sessiz mi olmalıyım? Ben meşgul bir adamım ama yine de buraya kadar geldim, anladın mı?”

 

“Sakin olun, tamam?”

 

Ian önünde olanları izlerken Yiyu’nun sırtına hafifçe vurdu.

 

“Okula dön.”

 

“Oppa?”

 

“Merak etme, ben hallederim.”

 

“Henüz…”

 

“Eğer okula gitmez ya da okuldan kaçarsan harçlığını alamayacağını bilmiyor musun?”

 

“Ama…”

 

“Jungtae ile ben ilgilenirim, git şimdi.”

 

Yiyu başıyla onayladı. Yine de yüzünde huzursuz bir ifadeyle orta yaşlı adama bakmadan edemedi. Ian elini Yiyu’nun başına koyup sırıttı.

 

“Jung Yiyu.”

 

“Evet.”

 

“Benim bir şeyleri çözebileceğimi bilmiyor musun?”

 

“Evet…”

 

Aynen öyle.

 

Abisi, Jung Ian, her zaman problemlerini çözerdi, ne olursa olsun.

 

Çocukken Ian’a birkaç çocuğun kendisini hırpaladığını söylemişti, sonra o çocuklar birkaç gün içinde sessizleşmişlerdi. Ian hep kayıp eşyalarını bulurdu ve ne yemek isterse pişirirdi.

 

Aileleri bu dünyadan göçüp gittikten sonra, onlara miras bıraktıkları borç yüzünden çok huzursuzdu. Ancak Ian o konuda da sadece gülümseyip, ona güvenmesini söylemişti. Daha sonra bir asker olup bütün borçlarını kapatmış, harcaması için para vermiş ve üniversite öğrenim ücretini ödemişti.

 

Yedi yıl sonra Ian Güney Kore’ye döndüğünde hiç değişmemişti. Ian her zaman onun problemlerini çözmüştü. Bu yüzden Yiyu başıyla onaylamak zorunda kaldı.

 

“Oppa, teşekkür ederim…”

 

“Eğer bana teşekkür etmek istiyorsan, kafedeki işlere bir el at.”

 

“Biraz fazla kaçıyor sanki, sınav zamanım olduğunu bilmiyor musun?”

 

“Umarım sınavlarında başarılı olursun.”

 

“Bunun için sabırsızlanıyorum…”

 

Ian Yiyu’nun saçlarını karıştırdı.

 

Yiyu Park Jungtae ile vedalaştı. O çıkarken ona bakan biri vardı, biriyle telefonda konuşan orta yaşlı adam.

 

“O kız neden gidiyor? O da olaya dahil olmamış mıydı?”

 

“.....”

 

“N-Ne bakıyorsun?”

 

Park Jungtae şaşırdı.

 

Ian’ın ifadesi Yiyu oradan ayrılır ayrılmaz değişti. Aslında Ian her zaman kibarca gülümseyen biri gibi görünüyordu. Kafe Reason’un patronunun hakkında duyduğu hikayede durum böyleydi. Müşterilerin onu gördüklerinde kendilerini dengeli hissetmelerini sağlayan, sıcak kalpli her zaman gülümseyen bir adam.

 

Ama o gülümseme Yiyu oradan ayrıldığı anda silinmişti. Artık sanki başka biri gibi görünüyordu.

 

‘'Abim, o bir askerdi. Eskiden Orta Asya ve Afrika’da savaştı.’'

 

Yiyu’nun söylediği sözler bir anda aklına geldi. Birbiriyle zıt imgeler bir araya gelmeye başladı.

 

Orta yaşlı adam sızlandı, “Sen, sen, ne diye bana öyle dik dik bakıyorsun?”

 

“Daha fazla konuşma.”

 

“Benimle mi konuşuyorsun şimdi? Sen deli misin? Kaç yaşındasın sen, velet!?”

 

Sorumlu polis memuru konuştu, “İkiniz de, lütfen sakin olun.”

 

“Şu veledin bana söylediğini duymadın mı? Patronun nerede? Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben öyle biriyim ki komiserlerle birlikte yemek yiyorum, anladın? Hey.”

 

Orta yaşlı adam cüzdanında bir şeyler aradı ve sonunda kartvizitini çıkardı.

 

“Ben bir şirketi yönetiyorum. sen…”

 

“Utanma nedir onu bile bilmeyen bir velet.”

 

Ian adama küçümsemeyle bakarken yaklaştı, adam sakınayım derken kartvizitin düşmesine neden oldu

 

“Utanmak nedir bilir misin?”

 

“S-s-sen, bu…”

 

“Çocuğuna baktığında hiç utanmıyor musun?”

 

“Terbiyesizce konuşuyor…”

 

Polis memuru ikisinin arasına girdi.

 

“Heyi, hey sakin olun…”

 

Polis memuru müdahale ederek kolayca orta yaşlı adamı itti ama Ian'ı yerinden bile kıpırdatamamıştı. Sanki büyük bir kayayı itmeye çalışmış gibi hissetmişti polis memuru. İkisini de yerlerine oturturken Ian’a şaşkın bir halde baktı.

 

Orta yaşlı adam cesaretini geri kazandı.

 

“Patronunu çağır buraya, artık bir anlaşmamız değil bir davamız var!”

 

Jungtae’nin beti benzi soldu. Evdeki durumu pek iyi sayılmazdı bu yüzden ailesine haber vermemişti. Yasa hakkında herhangi bir bilgisi yoktu ve bir davanın yükünü kaldıramazdı. Orta yaşlı adamın çok parası varmış gibi görünüyordu. Sürekli televizyonda gördüğü pahalı avukatları ve bağlantılarını kullanarak insanların hayatını alt üst eden orta yaşlı adamlardan birine benziyordu.

 

Sonra Ian konuştu, “Jungtae.”

 

“Evet Hyung.”

 

“Halledeceğim, bu yüzden merak etme.”

 

Ian orta yaşlı adamın düşürdüğü kartviziti aldı.

 

Adam hala birileriyle telefonda konuşuyordu. Oğlunu mağdur gibi gösterip, telefondaki adamdan olayı çözmesini istiyordu. Bir dahaki sefere beraber golf oynayıp bir şeyler içeriz gibi sözler de verdi adam.

Durum gitgide mide bulandırıcı bir hal alıyordu.

 

“Siz, buraya gelin.”

 

Ian, Yiyu yüzünden Jungtae ile kavga etmiş olan son sınıf öğrencisini çağardı.

 

“.....”

 

Son sınıf öğrencisi başını kaldırdı, yüzünde belirsiz bir ifade vardı. Yaşadığı olayın utancının yanı sıra babasına olan inancının ifadeleri yüzünde belirdi.

 

“Yiyu’dan özür diledin mi?”

 

“.....”

 

“Özür?”

 

Öğrenci gözleri yere bakarak kafasını salladı. Ian cevabını bekledi.

 

Bir kez daha başını kaldırdığında, yüzü babasının yağlı ve açgözlü yüzüne benziyordu.

 

“Neden?”

 

“.....”

 

“Şu veletle birlikte önümde eğilip en içten dileklerinle özür dilemesi gereken sensin.” Son sınıf öğrencisi bağırdı.

 

Ian gülmeye başladı. “Bu gurur değil.”

 

“Ne saçmalıyorsun sen?”

 

“Babandan utanıyorsun ama yine de onun izinden gitmeye karar verdin.”

 

“Şaçma saçma konuşma.”

 

“Bak.”

 

Ian etrafı işaret etti. Bütün polis memurları ve sivillerin yüzlerinde küçümseme ifadeleri vardı.

 

“Hepsi babanı bu iğrenmiş ifadeyle izliyorlar.”

 

“Seni göt herif.”

 

“İleride, bu ifadeler sana geri dönecek.”

 

Orta yaşlı adam konuşmasını bitirdi ve ayağa kalktı.

 

“Az önce kimi aradığımı biliyor musun? O kişi…”

 

Ian onu görmezden geldi ve yüzünü sorumlu polis memuruna çevirdi. Polis memurunun yüzünde endişeli bir ifade vardı.

 

Güçlü olan kişinin davranışlarından tiksindiği açıktı, ama bu öyle bir dünyaydı ki  masum insanlar kurban edilebilirlerdi. Bu senaryoda Park Junghato adlı öğrenci boğazına kadar boka batmış görünüyordu.

 

“Sayın müfettiş.”

 

“Evet.”

 

“Bir telefon ettikten sonra döneceğim.”

 

Polis Ian’a baktı. Bu sürekli sakin kalan adam bütün bu kavgaya neden olan kızın vasisiydi. Bu adamın tutumundaki bir şey ona asil bir hava katıyordu.

 

“Tabii.”

 

Muhtemelen bu durumun tersine dönmesini bekliyordu.