Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

1. Bölüm Körlük

Çevirmen: Ritnix / Editor: Güz

Kar taneleri, kışın buzlu soğuğunu beraberinde getirerek gökyüzünde sürüklendi. Çok geçmeden, Kuzey Yüzü Şehri'ni beyaz kırağı çarşaf gibi kapladı.

Kış bir kez daha gelmişti.

Yılın bu zamanında sokaklar ıssızdı, çok az gezgin bu yollardan yürürdü. Hiç kimse, 12. Kameri Ayın soğuk kış mevsiminde evlerinin rahatlığını terk etmeye gönüllü değildi.

Şehrin içindeki Luo Resmi İlkokulu’nun bir sınıfında, sıcacık ve rahatlatıcı bir ortam bulunabilirdi. Sıcacık ateş taşları, soğuk havayı uygun sıcaklık ve ışık seviyesinde tutması için sınıfın köşelerine yerleştirilmişti. Sınıfta bahar ılıklığı hissediliyordu.

Sınıf, eğitmenlerinin dersini dikkatle dinleyen 11-12 yaşlarındaki çocuklarla doluydu.

“Parlak İlahi Hanedanı’nın son imparatoru 600 yıl hüküm süren İmparator Yao’ydu. Sersem, beceriksiz ve acımasız olan bu imparator, parayı su gibi harcadı. Hükümdarlığı boyunca, 124 tane geçici imparatorluk sarayı inşa etti. Ülkenin her yanından kadınları 32 kez topladı. Ayrıca elleriyle öldürmekten zevk aldığı rivayet edilir. Derler ki kayıt altında 3000’in üzerinde ölüm emri vermiş, bu da kayıt dışı sayısız insan...”

Eğitmenin dersi oldukça ciddiydi. Ancak, açıkçası çocukların ilgisini pek çekmiyordu. Dinlemek için ellerinden geleni yapan çocuklar bile monoton ses tonuyla uyuşmuş, çoktan uyuklamaya başlamıştı.

Eğitmen, öğrencilerin göz kapaklarının düştüğünü gördüğünde konuşmaya devam etmedi. Bunun yerine, elindeki kitabı yavaşça yuvarlayarak hızla masaya vurdu.

Çocuklar, keskin vuruş sesiyle ürkerken; uyanık ancak hala odaklanamayan gözlerle eğitmenlerine bakmaya başladılar.

Eğitmen, biraz çaresizlik ve biraz da öfkeyle “Ne? Bunu çoktan öğrendiniz mi?” dedi.

Çocuklar rahatsız bir şekilde yerlerinde kıpırdandı ve hepsinin bakışları yere düştü.

Belli ki çocuklar bu dersi hiç ilgi çekici bulmuyordu. O an, ders dinlemek yerine daha eğlenceli şeyler yapmayı tercih edecekleri aşikardı.

Eğitmen, hafifçe sinirlenmiş bir şekilde bir çocuğu işaret etti: “He Sinian, ayağa kalk. Söyle bakalım, Ruh Yazım İsyanı nasıl gerçekleşti?”

Çocuk, eğitmenin sorusunu cevaplamaya çalışırken tüm yüzler ona dönmüştü. Ancak bir süre umutsuzca gevelemesine rağmen istenen cevabı veremedi.

“Eğer bilmiyorsan, ayakta durmaya devam et. Yue Yang, sınıfı aydınlatabilir misin?” Eğitmen başka bir çocuğu işaret etti.

Yue Yang adındaki çocuk da belli ki bilmiyordu. Yüzünde çaresiz bir gülümsemeyle hala ayakta duran He Sinian’a katıldı.

Eğitmen birkaç öğrenciye daha sordu ama hiçbirinin bir cevabı yoktu. Eğitmen bir kez daha sıkıntılı bir şekilde elini masaya vurdu. “Berbat! Bu kesinlikle berbat! Daha şimdi bunun hakkında konuştum! Su Chen, soruyu cevaplayabilir misin?”

Eğitmen, öğrencinin ismini söyledikten sonra tatmin edici bir cevap beklediğini belli eden umutlu bir tavra büründü.

Hassas özellikleriyle küçük delikanlı ayağa kalktı. Anlaşılır ve özgüvenli bir sesle eğitmenin sorusunu cevapladı: “Yeni Yıldız Çağı - yıl 23000. Kamu İşleri Büyük Bakanı olan Cheng Huai’en imparatora hazinenin boş olduğunu belirtip 4 imparatorluk sarayının inşasının ertelenmesini istedi. Duydukları karşısında öfkeden deliye dönen İmparator Yao, Büyük Bakan’ı İmparatorluk Mahkemesi’nde infaz etti. Bu olay, herkesin risk altında olduğunu hissetmeye başladığı sırada hem İmparatorluk Mahkemesi’ni hem de halkı sarstı. Nihayetinde yedi Büyük Hükümdar toplanarak Parlak İlahi Hanedan’ı devirmek ve söndürmek için İmparator Yao’ya karşı birlik oldu. Suikastçı Zuo Chengsu, İmparator Yao'yu Ruh Yazım performansına hazırlandığı sırada öldürdüğü için, tarih bu olaya Ruh Yazım İsyanı adını verdi. Bu olaydan sonra Parlak İlahi Hanedan ortadan kaldırıldı ve Yedi Büyük Klan ayrı ilahi hanedanlıklar kurarak ülkeyi bölüştü. Bu, şu anki yedi ülkenin kökenidir.”

“Doğru!” Eğitmen mutlulukla alkışladı. “Duyun, duyun! Sınıfa gelmek bu demek. Eğer Su Chen olmasaydı, sizin gibi hergelelere bir şeyler öğretmek için buraya gelmezdim! Beklendiği gibi kusursuz yetişmiş. Yedi klanın çocukları gerçekten farklı…”

Eğitmen, şaşaalı övgü cümlelerini birbiri ardına sıraladı.

Su Klanı, şehrin ayrıcalıklı durumunu elinde tutan Kuzey Yüzü şehrinin dört büyük klanından biriydi. Su Chen, Su Klanı'nın üçüncü kuşak çocuklarından biriydi.

12 yaşında olmasına rağmen akranlarının oldukça önündeydi. Çalışkan ve öğrenmeye istekli olması sayesinde öğretmenlerin gözdesi oluyordu.

Eğitmenin övgüleri aşırıya kaçmasına rağmen Su Chen istifini bozmadı.

Eğitmenin gözünde, bu dinginlik zarafetin belirtisi ve karmaşık düşüncelere sahip bir zihnin göstergesiydi. Diğer çocukların gözünde ise bu açıkça “gösterişti”.

“Abartılacak ne var? Hadi, Vücut Tavı’nı karşılaştıralım.” He Sinian söylenirken kartal burnu seğirdi.

“Sinian, dün Su Chen Vücut Tavı’nda dördüncü kata ulaştı.” Yue Yang fısıldadı.

He Sinian’ın ince suratı anında çirkinleşti.

Rakibi olarak gördüğü bu kişi, sadece akademik olarak seçkin değildi aynı zamanda Dövüş Yolu gelişiminde de ondan daha hızlıydı.

Vücut Tavı dördüncü katı, Su Chen’in dört atın gücüne ulaştığını gösteriyordu. Bu seviyedeki bir güç birçok yetişkine göre önemsiz olsa da; Su Chen için bu, He Sinian’ı yenebileceği bir noktaya ulaşmak demekti.

He Sinian’ın dövüşme isteği sönen bir ateş gibi kayboldu. Düşüncelerini dile getirmeye çalışırken dudakları seğirdi. “Ne olmuş yani? Sonuçta o sadece karışık kana sahip klanın soyundan.”

Bu kez, He Sinian’ın sözlü saldırısı yerini bulmuştu.

Bu dünya, Saf Dünya olarak biliniyordu. Bu dünyada kişi, köken enerjiyi işleyerek güç kazanıyordu. Bu inanılmaz yeteneklerin kaynağı dünyanın yaratılışına dayanır, derlerdi. “Haliyle enerji yayılır, canlıları etkiler ve hepsini kontrol eder.” Başta bu bir hipotezken genel bir kanıya dönüşmüş ve sonrasında köken enerjiyi açıklayan inanışlardan biri haline gelmişti. Biri, bir kere köken enerjiyi kullanacak kadar yetenekli olduğunda Köken Enerji Bilgesi olarak biliniyordu.

Ancak, köken enerjinin gücü kolayca elde edilebilecek bir şey değildir. Uzun zaman önce, insanlar köken enerjinin altında yatan sırrı anlayamıyordu. Bunu kullanabilen tek yaratık türü köken canavarlarıydı. O dönemde insanlar, köken canavarları için yiyecekten başka bir şey ifade etmiyordu.

Geçen sayısız gelişme yılından sonra, Saf Dünya nihayet değişikliğe uğruyordu... İnsanlık sonunda eski cehalet dolu halinden uzaklaşarak köken enerjinin sırrını kavramaya başlamıştı. Bu süreçte insanlar kendilerine sığınaklar yarattı ve Yedi Köken Bilgesi bölgelerini geliştirdi.

İnsanlığın köken enerji kullanmasına izin veren şey ise kan bağıydı.

Denir ki; insanlar, köken enerjiyi kullanmak adına güç elde etmek istediler ve “kan bağı özü” uygulamasını buldular. Şeytani canavarlar, Saf Dünya’da doğal olarak köken enerjiyi kullanabilen tek varlıklardı. Kan bağlarının özü sayesinde, insanlık da sonunda bu gücü kullanabilecekti. Kan bağı özü uygulamasını bulanlar, Parlak İlahi Hanedan olarak insanlık için muhteşem bir çağ kurmaya devam etti.

Ancak yıllar sonra bu muhteşem insan topluluğu kendi ahlaksızlığı yüzünden yok oldu. Kan bağı özü uygulamasının, ayaklanmalar çağında savaş karmaşasıyla yok edildiği söylenir. O andan itibaren insanlık kan bağı özünün gücünü kaybetti.

Neyse ki, kan bağı miras bırakılabiliyordu. Sonuç olarak yedi insan ülkesi “kan bağı asaleti sistemi”ni oluşturdu.

Su Klanı, Kuzey Yüzü Şehri’nin büyük bir klanı olsa da kan bağı mirasları olmadığı için genç klan olarak değerlendiriliyordu. Sadece, kansal ruh ilacıyla kan bağının gücünü elde edebilirlerdi. Kansal ruh ilacı, kan bağı özü uygulamasının bir taklidiydi. Ancak; gök ve yer arasında boşluk gibi olan hakiki kan bağı özü uygulamasından farkı, etkisiydi. Kan bağını kansal ruh ilacı aracılığıyla kazananlar karışık kan olarak bilinirlerdi ve doğal olarak, asil olmak için yetersizlerdi. Bu yetersizlik, sınırlı bir potansiyele sahip olmalarına yol açarken, kan bağlarını miras bırakamamalarının da nedeniydi. Ancak böyle olmasına rağmen bunu elde etmek için delice uğraşan sayısız insan vardı.

Sonuç olarak kan bağı olmayanlar, muhteşem yeteneklerle donatılmış, başarılı bir şekilde gelişmiş olsalar bile, sınırlı bir beklentiyle kaderlerine mahkum edilmişlerdi. Su Chen gibi...

Açıkçası, He Sinian da çok iyi bir durumda değildi. Terk edilmiş Kan Kralı Klanları, İblis Kan Asil Klanları ve Karışık Kan Klanları kan bağı miras sisteminde görülebilirlerdi. Kuzey Yüzü Şehri’nin sözde “Dört Büyük Klanı” da kan bağına sahip olmadığından Karışık Kan Klanı'ydı. Bu su götürmez bir gerçekti. Yine de bu, He Sinian’ın rakibini küçük görmesine engel olmamıştı. Eğer aynı bitiş çizgisine sahip olan bir yarışa girseler Su Chen çizgiye daha çabuk ulaşırdı ancak He Sinian ona çabucak yetişirdi.

Gaga burunlu genç, bu gerekçeyi kendini rahatlatmak için kullanmıştı.

Zaman hızla geçti.

Nihayet, ders saatleri sona erdi.

Çocuklar okuldan neşeyle fırladı. Saygıdeğer klan hizmetkarları çoktan onları bekliyordu.

Su Chen ilkokulu terk eden son kişiydi. Dışarı çıktığı anda, genç hizmetkar öne çıkarak omuzlarına beyaz tilki pelerini sardı. “Dördüncü Genç Efendi okuldan çıktınız. Hava çok soğuk, üşütmeyin.”

“Jianxin, sana daha öne söylemedim mi? Vücut Tavı dördüncü kata ulaştım. Bu tarz bir hava beni üşütmez.” dedi Su Chen arabaya yürüdüğü sırada.

“Genç Efendi, bu sadece kullanışlılık için değil, görünüş için de giymelisiniz. Doğal olarak, Genç Efendi’nin Vücut Tavı dördüncü kata ulaştığını bilen hizmetkarlar kendisini kar ve kırağıyla güçlendirdiğini görecek. Genç Efendi’nin görkemini bilmeyenler ise pelerinsiz Genç Efendi’yi görecek ve onun zarafetten uzaklaştığını düşünecek. O zaman, korkarım ki Genç Efendi’yi ciddiye almayacaklar.” Su Chen’i arkasından takip ettiği sırada, Jianxin cevapladı.

Su Chen bunu duyunca gülümsedi. “Yalnız sen böyle bir şey diyebilirsin. Kim beni ciddiye almaz? Ayrıca, eğer bir şey istersem; her zaman sen varsın.”

Jianxin’in mağdur ağlaması arabanın içinde yankılandı.

Arabacı, elindeki kırbaçla atları kırbaçladı ve araba arkasında toynak izleri bırakarak hareket etti.

Arabada yapılabilecek hiçbir şey olmadığından, Su Chen okumak için tarih kitabını eline aldı. Yanındaki delikanlı hizmetkar Jianxin sıkılarak sordu: “Genç Efendi, o tarih kitabı iyi mi? Ben ne zaman okusam hiç ilgi çekici gelmiyor ve her zaman uykumu getiriyor.”

Su Chen kafasını bile kaldırmadan cevapladı: “Bu kitabın içindeki gizli hikayeleri göremediğin için oluyor.”

“Kitapta hangi hikayeler gizli?” Jianxin şaşırmıştı. Meraklı gözlerini kocaman açarak kitaba baktı. Hikayeler gerçekten kitaba mı gizlenmişti?

Su Chen ona bir bakış attı. “Kitapta gizli değil. Gerçek hikayeler… Sana söylesem bile anlamazsın.”

Su Chen kitabını açıkça Jianxin’in önüne koydu. “Bu kısma bak.”

Jianxin, Su Chen’i yıllarca takip etmişti ve birkaç kelime okuyabiliyordu. Sesli okudu, “İmparator Yao’nun suikastı, İlahi Hanedan'ın büyük ayaklanması, kan bağı özü uygulaması, kan bağı özü yöntemlerinde bölünme yaratarak savaşın karmaşasıyla kayboldu. Şimdiye kadar insanlar, kansal ruh ilacıyla geçmişteki gibi yüksek kalite kan bağı özlerini elde edemeyip aksine sadece kan bağı öz uygulamasının kısmi yeteneklerini kopyalayabildi. Bu kısmın nesi var?”

Jianxin anlamadı.

Su Chen kitabı geri alıp devam etti, “Tuhaf olduğunu düşünmüyor musun? Kan bağı özü uygulaması insan icadı olmasına rağmen neden yok edildikten sonra tekrar yapmayı beceremiyoruz?”

Jianxin cevapladı, “Kitap söylemedi mi? Yöntemin yapılışı çoktan yok edilmiş.”

“Neden yok edildi? Bu insanların yükselmesini ve bozulmasını etkileyen büyük bir konu. Nasıl kaybedilebilir?” Su Chen sordu.

Jianxin’in bir cevabı yoktu.

Su Chen devam etti, “Tamam, imhayı bir kenara bırak. Birçok sebepten dolayı olmuş olabilir. Ama neden o zaman daha fazla uygulama seti yapılmamıştı? Kitaba göre, bu kan bağı özü uygulaması her yıl sadece on kan bağı çıkartabiliyor. Eğer sadece bir setleri varsa neden daha fazla uygulama üretmediler? Bunu bir kenara bıraksak ve kan bağı uygulamasının yapılış yönteminin kaybolduğunu kabul etsek bile neden insanlar yönetimi tekrar keşfetmeyi başaramadı? Daha önce yapmayı başardıysak şimdi neden yapamayacak durumdayız?”

Bu soru yağmurları Jianxin’i şaşırtarak suskunluğa itti.

Su Chen gülümsemeyle kitabı okşadı. “Kitapta saklı olan hikaye bu. Bu nedenle kitapları sadece gözlerini kullanarak okuyamazsın. Aklını da kullanman gerekir.”

Bunu bir nevi gururlu bir sesle söyledi. Az önce söylediği sözler aslında babası tarafından ona öğretilmişti. Şimdi bunları kendi hizmetkarını eğitmek için kullanıyordu.

Jianxin hala kafası karışık görünüyordu ve Su Chen’e hayranlıkla baktı. “O zaman neden Genç Efendi böyle olduğunu düşünüyor?”

Nihayetinde Su Chen hala bir çocuktu. Doğal olarak Jianxin’in hayranlık dolu bakışlarından keyif aldı.

Yanıtladı: “Aklımda bir cevap var. Ancak bunun hakkında asla konuşmayacağına söz vermelisin.”

Jianxin göğsünü okşadı ve söz verdi. “Rahat olun, Genç Efendi. Bunu asla konuşmayacağım.”

Bunu duymak Su Chen’i rahatlattı.

Zeki olmasına rağmen sadece on iki yaşındaydı. Sözlerini tutan insanların ne kadar nadir ve değerli olduğunu tam olarak anlayamazdı.

Bu sebeple, sesini alçaltarak fısıldadı: “Kan bağı özü uygulamasının aslında insan icadı olmadığına inanıyorum.”

“Ne?” Jianxin şaşkına dönmüştü. “O zaman kim?”

Su Chen kollarını açtı. “Nasıl bilebilirim? Mantıklı olan tek açıklama bana göre bu. İnsanların kan bağı özü uygulaması yaratamamasının ama bir yandan da buna hala sahip olabilmesinin sebebi... Ancak, benim bu sözlerimden asla bahsetmemelisin.”

En azından, insanların aydınlanmış olarak düşünülmediği bir çağda, insanlık tarihinin doğruluğunu sorgulamak onun için sorun yaratırdı.

Tam o anda, hafif bir kıkırdama Su Chen’in kulağında çınladı.

Su Chen’in gözleri kocaman açıldı.

“Arabayı durdur!” Su Chen bağırdı.

Araba durdu.

Su Chen sokaklara görebildiği kadar bakarak arabadan atladı. Görebildiği tek şey düşen kar taneleriydi.

Geniş sokakta yürüyen birkaç yaya vardı. Onun kulağında kıkırdayan insana benzer kimseyi göremedi.

“Genç Efendi, ne oldu?” Jianxin kafasını arabadan uzatarak sordu.

Su Chen kafasını salladı ve cevapladı. “Hiçbir şey, hadi geri dönelim.”

Su Chen arabaya geri tırmanmak için arkasını döndü.

Arkasından gelen yaşlı bir adamın sesini duydu. “Genç Efendi, lütfen acıyın. Bu yaşlı dilenciye acıyın ve ona biraz sıcak yemek verin.”

Su Chen kafasını çevirdi ve titreyerek ona doğru gelen pis kokulu yaşlı dilenciyi gördü. Kırık çanağı elleriyle kavramıştı.

Yaşlı adam Su Chen’den çok uzakta durmayarak kırık çanağını Su Chen’e doğru uzattı. Acınası görünüyordu, gözleri boşluk ve umutsuzlukla doluydu.

Su Chen yaşlı adamı değerlendirdi ve “Kim olduğunu bilmiyorum ama senin dilenci olmadığını biliyorum.” dedi.

Yaşlı adam boş gözlerle baktı. “Genç Efendi ne demek istiyor?”

Su Chen duyulabilen bir sesle cevapladı. “Şu anda çok kötü kar yağıyor. Gerçek bir dilenci, hava bu kadar soğukken sokakta çok az insan olacağını bilirdi. Yayalara denk gelecek kadar şanslı olsan bile kim bu soğukta yolun ortasında sadaka vermek için dururdu? Bu zamanda deneyip dilenmen sadece elin boş bir şekilde donmanla sonuçlanır. Dilenmek için yanlış zaman. Daha da önemlisi, burası Han Nehri Sokağı, Kuzey Yüzü Şehri’nin ana yolu. Trafiğin tıkanmasını engellemek için şehir hükümdarı bu yolda dilenmeyi yasakladı. Eğer dilenciler burada görünürlerse, muhafızlar anında onları kovalayıp döver; hatta onları hapse atar. Hiçbir dilenci buralarda bulunmaz. Ayrıca sen… Kıyafetlerin pis ve eskimiş olsa da kıyafetlerindeki yırtıklar çok temiz, bu da kıyafetlerin uzun zamandır hasar almadığını gösteriyor. Ayrıca vücudunun kokusu yanlış. Dilenciler çürümüş atıklar gibi kokar. Kanalizasyon oluğu kokun gibi değil! Sonra, ellerin var. Vücudun pis ama buna rağmen tırnakların çok temiz. Bu da ayrıca yanlış!”

Su Chen bunları söylemeyi bitirdikten sonra, yaşlı adama baktı. “Bu nedenle, kim olduğunu bilmediğim halde dilenci olmadığına eminim!”

Yaşlı adam bunları duyduktan sonra gülerek başını geriye attı. “Hahahaha! Etkileyici bir delikanlı! Harika bir analiz ve gözlem yeteneğin var. Ne yazık ki yaşın çok küçük ve bu yüzden deneyimsizsin, hala toysun. Ne zayıf noktanı saklamanın gerekliliğini ne de düşük profilin değerini anlayabilmişsin. Ama benimle karşılaştığın için artık bunların bir önemi yok. Benimle karşılaşman, sana acı çektireceğim için şanssızlığın. Benimle karşılaşman aynı zamanda, sana sınırsız imkanlarla dolu bir gelecek vereceğim için şansın… Şimdi gözlerini değiştirmeme izin ver. Senin daha fazlasını görmeni, bu dünyanın gerçek yüzünü görmeni sağlayacaklar!”

Bunu söylemekle birlikte dilenci elini kaldırdı.

Su Chen gözünü kırpmaya bile fırsat bulamadan; sivri uçlu, soğuk iki demir parçası çoktan gözlerine girmişti...