Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

34. Bölüm Veda

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Kızıl cezanın başlama günü geldi çattı.

O gün, Su Klanı’nın tüm üyeleri Kuzey Yüzü şehrinin dışında toplandı.

Hem Su Chen’i yolcu etmek hem de Kızıl Sıradağlara gittiğinden emin olmak için oradaydılar.

Su Chen, annesinin ve Su Feihu’nun ona verdiği yemek ve silahla dolu çantayı taşıyordu. Çelik savaş bıçağı, yılan derisi zırhı ve arbaleti de bunlar arasındaydı. Ne kadar köken gereci olmasalar da yine de oldukça iyi kalite ekipmanlardı. 

“Baba, Chen’er kör! Gerçekten bu şekilde Kızıl Sıradağlara gitmesine izin mi vereceksin? Onu ölüme gönderiyorsun!”

Tang Hongrui vazgeçmemişti. Hala, Su Changche’yi Su Chen’i durdurması için ikna etmeye çalışıyordu. 

Büyük, düşünceli bir şekilde iç çekti: “Onun ölmesini istediğimden değil, bunu seçen oydu.”

“Ama onu durdurabilirsin!”

Su Keji gülerek konuştu: “Yenge, bu doğru değil. İnsan ırkı, sayısız işgalci ırkın arasında cesur savaşçılarına güvenerek ayakta kalmayı başardı. Çok zor durumlarda bile savaşçılarımız geri çekilmez. Su Chen her zaman dövüş sanatları yoluna odaklandı. Bu yolda ilerlemeye devam etmek için risk almaktan korkmuyor. Nasıl onu durdurabiliriz? Daha önemlisi Su Chen kör olsa da Su Yue ile Mo Dayan’ı ciddi şekilde yaralamayı başardı. Bu, onun sıradan bir insandan daha kötü olmadığını gösterir. Ayrıca benim oğlum da savaş alanında ona karşı kaybetmedi mi? Besbelli Su Chen’in gerçek bir yeteneği var. Kızıl Sıradağlardan dönmemesinin imkanı yok.” 

Son birkaç cümleyi söylerken altındaki alaycılığı saklayamadı. Sözleri ciddiyet barındırmıyordu. 

“Su Keji!” Tang Hongrui dişlerinin arasından konuştu: “Son yıllarda oğlumu bu kadar zorlayan hep sendin. Eğer sen olmasaydın oğlum bu yolu seçmezdi. Benim -Tang Hongrui’nin- daha seninle işim bitmedi!” 

Bunu söylediği gibi üzerine atlamaya çalıştı ama neyse ki onu tutan insanlar vardı.

Yine de Su Keji, Tang Hongrui’nin vahşiliği ile yüzleşince korkmuştu. Aceleyle birkaç adım geri çekilip cevap verdi: “Tanrım, neler söylüyorsun. Bunların benimle ne ilgisi var?”

İfadesi haksızlığa uğramış gibiydi.

Bunları uzaktan gören Su Chen, onu yolcu eden Su Feihu’nun elini tuttu: “Üçüncü amca, annem dışında hiçbir şey beni endişelendirmiyor. Onun yanında olamayacağım. Bu yüzden senden ona bakmanı ve aptalca bir şey yapmadığından emin olmanı istemek zorundayım.” 

“Merak etme.” Su Feihu cevapladı. “Ama dikkatli olmalısın. Göremiyorsun, bu yüzden yolculuğunda sadece dokunma hissine güvenebilirsin. Yememen gereken şeyi yeme. Çantada sana yetecek kadar yiyecek var. Ağır bir çanta olsa da dikkatsizce yemekten iyidir.” 

“Endişelenme.” Su Chen güldü. “Korkunç canavarı öldürdüğümde çok fazla yiyeceğim olacak.” 

“Aman tanrım, korkunç canavarı öldürmeye çalışacak olman beni daha da endişelendiriyor. Süre bitene kadar sadece hayatta kalmaya çalışsan daha iyi olur. En kötü biraz zorluk yaşarsın ama yine de ölmenden iyidir!”

“Dikkatli davranacağım.” dedi Su Chen ve arkasını dönüp sıradağlara doğru yürümeye başladı.

Hızı normal, temposu oldukça sabitti. Adım adım, ormanın içerisinde kayboldu.

Su Chen’in korkutucu bölgeye doğru kaybolduğunu gören Tang Hongrui, oğlunun hayatta kalmasının mümkün olmadığını bir kez daha fark etti. Bu düşünceyle bacakları güçsüzleşti ve yere düştü.

——————————————

Kızıl Sıradağlar, bin kilometre uzunluğundaydı ve onu kaplayan engin orman sonsuz gibiydi.

Su Chen sıradağda daha da ilerledikçe yolu büyük küçük sayısız tepeyle çevrelenmeye başladı. Arazi karışık ve yer, yolculuğu oldukça tehlikeli yapacak şekilde sarptı. 

Neredeyse gün boyunca yürüdükten sonra Su Chen küçük bir tepenin zirvesine ulaştı.

Su Chen, zirvede dikilirken uzaklara daldı. Yeşil deniz alabildiğine uzanıyordu. Ağaç tepeleri dışında insan veya canavarlardan iz bile göremedi.

Tepe pek yüksek sayılmazdı. Şehirden sadece altmış metre civarında yüksekti. Doğu, batı ve kuzeyde olmak üzere üç tane uçurum vardı. Üçüne de tırmanmak imkansızdı. Bu zirveye tek geçiş de güneydendi. Tepenin üzerinden küçük bir menderes geçiyordu. 

“Burası iyi olmalı. Yüz gün boyunca burada yaşayacağım.” Su Chen konumun yerleşiminden oldukça memnundu.

Ardından, Su Chen ağır çantasını yere bıraktı. İçinden ağı alıp uçurumun bir köşesine yerleştirdi. Bu sayede eğer uçurumdan atlamak zorunda kalırsa ip ağ onun hayatını kurtaracaktı. 

Ardından Su Chen çantanın içinden küçük bir şişe çıkardı ve birazını yere döktü. Bu, Yan Wushuang’ın ona vermeye çalıştığı canavar çeken ilaçtı. Kullanılan miktara dikkat edildiği sürece oldukça etkili bir yemdi. Aslında, bu ilacın icadındaki gerçek amaçtı.

Bundan sonra Su Chen’in tek yapması gereken korkunç canavarın gelmesini beklemekti.

Sıradağın derinlerine ilerlemektense Su Chen beklemeyi tercih etmişti. Avlamaya çalışırken risk almak yerine fırsat yaratmaya karar vermişti. Böylece avının ona gelmesini bekleyerek öylece oturdu. 

Bu yöntemin en büyük avantajı, güvenli olmasıydı. Çevresindeki coğrafyadan yararlanıp daha az enerji harcayabilirdi. Korkunç canavar geldiğinde, Su Chen yüksek zemini önceden fark etmek için kullanır ve böylece savaşıp savaşmayacağına karar verirdi. Eğer rakibi çok güçlüyse Su Chen ip ağı kaçmak için kullanabilirdi. 

Su Chen ve Tang Zhen’in üç gündür konuştuğu savaş stratejilerinden biriydi bu.

Ne de olsa Su Chen hala Vücut Tavı Diyarı’ndaydı ve en zayıf korkunç canavar bile Enerji Çekme Diyarı’ndaki Köken Akışı Bilgesi’ne eş değerdi. Dört adet köken gerecine rağmen Su Chen yine de dikkatli olmalıydı. Eğer korkunç canavar sürüsüne denk gelirse o zaman ölen kendisi olurdu. 

Bu yüzden bu avlanma yöntemini kullanmak hem saçma hem de en güvenli seçenekti.

Tabii ki, Su Chen böyle bir taktiği Yan Wushuang’ın canavar çekme ilacına borçluydu. Sonuç olarak Yan Wushuang, Su Chen’e zarar veremediği gibi bir de üstüne ona yardım etmişti.

Bir saat kadar bekledikten sonra ilk canavarı gördü.

Testere Diş Kaplanı.

Bu sadece vahşi bir canavardı, korkunç canavar değil.

Yine de vücudu çok büyüktü ve yaklaşık bir ton ağırlığındaydı. Bir insan kendini ona karşı kolay kolay savunamazdı.

Böyle büyük bir rakiple karşılaşan Su Chen, köken gereçlerini kullanmakla bile uğraşmadı. Aksine, onunla gireceği müsabaka için yumruklarını kullanmayı seçti.

Vücut Tavı dokuzuncu katta olan birisi olarak Su Chen’in gücünün Testere Diş Kaplanı’ndan altta kalan bir yanı yoktu. Su Klanı’nın Yanan Kaplan Yumrukları oldukça şiddetli ve güçlü bir teknikti. Bu sayede ikisinin de gücü kabaca eşit oluyordu. Dövüşleri sırasında çok fazla manevra olmadı. Aksine, sadece kaba kuvvet kullanarak birbirlerine vurdular.

Sonunda, Su Chen güçlü vücut yapısını kullanarak Testere Diş Kaplanı ölümüne dövdü. Kaplan da onun vücuduna çizikler attı.

Su Chen’in umrunda değil gibiydi. Çelik bıçağını kaplanın vücudunu parçalara bölmek için kullandı. Ardından kızartmak için bir çukur hazırlayıp eti pişirdi. 

Kaplan eti çok iyi bir ek gıdaydı. Yendiği zaman insanın enerjisini yenilemesini sağlıyordu.

Canavarlar insan yer ve insanlar da canavar… Aslında, insanlar ve canavarlar ortak bir enerji kaynağıyla bağlıydılar.

Kızıl cezayı seçmesinin sebebi sadece sayısız dövüşle kendini güçlendirmek istemesi değildi. En önemli sebep, buranın canavar bağlantılı doğal kaynaklarla dolu olmasıydı. En düşük seviye vahşi canavarın eti bile oldukça faydalıydı.

O gece Su Chen kaplan etinden yemeğini yedikten sonra kendisini kaplan derisiyle sarıp Kızıl Sıradağlardaki ilk gecesini tamamladı.