Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

41. Bölüm Dönüş (2)

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Ziyafet, Su Konutu’nun Orkide Köşkü’nde düzenleniyordu.

Ziyafetin sahibi Yan Wushuang, kollarında tombul bir erkek çocuğunu tutuyordu. Kalabalığın arasında sık sık misafirlerine saygısını sunarak ilerliyordu.

“Wushuang, Qin Klanı varlığıyla bizi onurlandırdığı için çok minnettar.”

“Demek bu Büyük Zhang! Sen de oğlumun doğum gününü kutlamak için gelmişsin!”

“Wang Klanı liderinin bizzat teşrif etmesi, bunu nasıl kabul edebilirim...”

Ara sıra geçmişinden kalan birkaç lakap da dile getiriliyordu.

“Oh, Rong amca, sen de gelmişsin…”

Herkes gönüllü olarak geçmişini görmezden gelmeyi seçmişti.

Bugün, Su Cheng’an’ın üçüncü oğlu Zhou Hao’nun ilk doğum günüydü. Su Cheng’an değerli oğlu için bizzat bu ziyafeti hazırlamış ve çok fazla konuğu davet etmişti. Su Cheng’an ile arası iyi olanların hepsi onu kutlamaya geldi.

Bu sayede tüm klanda neşeli bir atmosfer oluşmuştu.

Tabii ki mutsuz olanlar da vardı.

“Su Cheng’an!”

Bu bağırış neşeli havayı bir anda dağıttı.

Bağırışın kaynağı biraz ileride dikilmekte olan Tang Hongrui’ydi.

Öldürme içgüdüsü ile doluydu.

Uzun adımlarla ilerledi. Yan Wushuang onu karşılamaya gitti: “Kardeşim buraya neden geldi?”

“Çekil önümden!” Tang Hongrui kadını kenara ittirdi ve Su Cheng’an’ın önüne gelip küfür etmeye başladı: “Oğlumuzun hayatta olup olmadığı belli değil! Ancak senin umrunda bile değil. Aksine buraya gelmiş gönül eğlendiriyorsun! Hiç mi vicdanın kalmadı?”

Su Cheng’an donakalmıştı, cevap veremedi.

Aslında ziyafet onun fikri değildi. Ancak, Wushuang sürekli başının etini yiyip durmuş, “Ne yani Su Chen’e bir şey oldu diye Gökler’in altındaki herkes yas mı tutmalı? Gülümsemek yasak mı?” bile demişti. Hatta daha da ileri gidip Tang Hongrui’nin baskısı altında olduğunu ve kendi fikirlerine sahip olamadığını söylemişti.

Su Cheng’an zaten çok fazla kez Tang Hongrui ile kavga etmişti. Bu ekstra zorlamayla birlikte iyice içine dönmüş ve bu ziyafeti düzenlemeye karar vermişti. Ancak içinden Tang Hongrui’yi hayal kırıklığına uğrattığını bal gibi biliyordu. Bu yüzden karşılık veremedi bile.

O sırada Yan Wushuang birkaç adım öne çıktı ve konuştu: “Kardeşimin sözleri… Su Chen oğul da benim Hao’er’im artık oğul değil mi? Su Chen, Kızıl Sıradağlar’a gitti ve biz de onun hayatı için endişeleniyoruz. Ancak hiçbir şey yapmadan duramayız değil mi? Dönmediği sürece hayatlarımızı yaşamaya hakkımız yok mu?”

Su Keji de öne çıktı ve Wushuang’a desteğini verdi: “Yan yengemin sözleri mantıklı. Bugün Hao’er’in ilk doğum günü ve bu onun için en önemli doğum günü. Eğer Su Chen yüzünden bunu kaçırırsak tekrar bu anı yaşayamayız. Eminim, Su Chen’in göklerdeki ruhu da aksi halde huzura ermezdi.”

Tang Hongrui öfkeyle cevap verdi: “Su Keji, ne saçmalıyorsun sen? Kimin ruhu göklerdeymiş? Benim oğlum ölmedi!”

Su Keji kafasını salladı: “İki gün geçmesine rağmen hala geri dönmedi ve ayrıca kör bir insan. Durum apaçık ortada…”

Ancak ifadesi mutlulukla dolup taşıyordu.

Su Chen ile anlaşmazlıkları herkes tarafından biliniyordu. Ancak Yan Wushuang’ın aksine Su Cheng’an’ın arkasına saklanması ve saygılı davranması gerekmiyordu. Böylece o sırada birinin en acı anı, onun mutluluk sebebi olmuştu. Dudaklarının kenarı alaycı bir ifadeyle bile kıvrılmıştı. Mutlu olduğunu dünyaya bağırmadığı kalmıştı.

Tang Hongrui o kadar sinirlenmişti ki Su Keji’nin üstüne doğru atıldı ama yüzünde sert bir ifade olan Su Cheng’an tarafından durduruldu: “Bitti mi?”

“Cheng’an?” Tang Hongrui kocasına baktı: “Oğlumuzun öldüğünü söyledi.”

Su Cheng’an, Tang Hongrui’yi kenara ittirdi: “Kendi hayatını bile umursamayan birisi için sen niye üzülüyorsun?”

Bu sözleri duyan Tang Hongrui tamamen yıkılmıştı.

Kendi kocasının böyle konuştuğuna inanmak istemedi. Su Cheng’an’a bir kez daha baktı ama bu sefer karşısındaki adamı hiç tanımıyormuş gibi hissetti. Sesi titreyerek konuşmaya çalıştı: “Eskiden sen… Böyle değildin.”

Su Cheng’an bunları duymazlıktan geldi.

Zaman zaman etraftaki konuklar bir şeyler tartışıyordu. Kimisi iç çekiyor, kimisi dalga geçip alay ediyor kimisi ise zerre umursamıyordu.

“Su Klanı’nın Dördüncü Genç Efendisi neden sadece klanına itaatkar bir şekilde kalmadı sence? Eğer eceline susamadıysa amacı ne?”

“Doğru. Alt tarafı kör bir insan ama yine de Kızıl Sıradağlara gitmeye cesaret ediyor.”

“Üstelik sadece Vücut Tavı Diyarı’nda...”

“Evet, ne yazık… Ne de olsa bir dahiydi.”

“Ama sadece eski bir dahi. Kuzey Yüzü şehrinde her yıl onun gibi kaç yüz dahi bulunabilir?”

“Doğru, doğru.”

Bunları duyan Tang Hongrui iyice çöktü.

O sırada aniden bir ses yankılandı:

“Öldüğümü kim söylemiş?”

Ses duyulduğu anda herkesin boğazı kenetlenmiş gibiydi. Herkes aynı anda sessizliğe büründü.

Su Cheng’an, Su Keji, Yan Wushuang hatta tüm Su Klanı ve konuklar zorla kafalarını çevirip arkalarına baktı.

Bir delikanlı orada dikiliyordu. Bu Su Chen’den başka kim olabilirdi?

“Su Chen?” Su Keji’nin gözleri adeta alevler saçıyordu.

“Gerçekten ölmedin!” Yan Wushuang ellerini o kadar sıkı yumruk yaptı ki neredeyse tırnakları derisini deliyordu.

“Chen’er!” Tang Hongrui oldukça heyecanlı bir sesle bağırdı ve oğluna doğru koştu.

Sadece Su Cheng’an’ın duyguları çok karışıktı.

Oğlunun döndüğünü gördüğünde hiç de mutlu olmadığını fark etmişti. Aksine uzun zamandır hissetmediği bir baskı tekrar içini kaplamıştı.

Ancak nihayetinde bir şey söylemek yerine sadece kaşlarını çattı.

O esnada ise Tang Hongrui oğluna sımsıkı sarılmış, yaşadığı şeyin rüya olmadığından emin olmak için yüzüne dokunuyordu: “Chen’er neden bu kadar geç kaldın?”

“Dağ yolu çok sarp ve ben körüm. Yönümden emin olamadığım için sıradağlardan çıkmak için çok fazla enerji sarf ettim.” Su Chen hafifçe gülümsedi. “Sadece iki gün gecikmem bile çok iyi. Yanlış yöne gidip canavar bölgesine girmediğim için şanslıyım.”

“Yani tehlikeli olduğunu biliyor muydun?” Tang Hongrui oğlunun alnını dürttü ama gözleri çoktan mutluluk gözyaşlarıyla dolmaya başlamıştı.

“Annemi bu kadar endişelendirmek benim hatam.” Su Chen saygıyla cevapladı.

“Buradan gidelim. Bu insanları görmezden gel.” oğlu döndüğü için Tang Hongrui orada kalacak havada değildi. Su Chen’in elini kavradı ayrılmak üzereyken Su Chen konuştu:

“Aceleye gerek yok. Geldiğimde bugün üçüncü küçük kardeşimin ilk doğum günü olduğunu duydum. Ne olursa olsun hala bir ağabeyim ve küçük kardeş Hao’yu kutlamalıyım. Sıradağlardan henüz döndüm ve bazı özel eşyalar getirdim. Pek değerli sayılmazlar ama sokakta kolayca bulabileceğiniz şeyler de değiller. O yüzden neden bunları küçük kardeşime kutlama hediyesi olarak vermeyeyim ki?”

“Chen’er, sen…” Tang Hongrui şaşırmıştı.

Yan Wushuang, hayatta olup olmadığı belli değilken oğlunun doğum gününü kutluyordu. Bu aslında bir tören değildi, Su Chen’in ölümü için düzenlenmiş bir kutlamaydı!

“Şimdi döndün ve onlara hediye mi vermek istiyorsun?”

“Bu olması gereken bir gelenek.” Su Chen gülümsedi. İlerlediği sırada vücudundan yeşim inci çıkardı: “Bu, Yeşim Kemik İblisi’nin kaşları arasındaki kemiği. Pürüzsüz ve parlak ayrıca köken enerjiyi beslemek için çok iyi. Aksesuar olarak uzun süre takan kişinin vücudunu güçlendirebilir. Şans eseri bunu bulabildim bu yüzden küçük kardeş Hao’ya hediye olarak verebilirim.”

Sonuçta Yan Wushuang hala insanları okumakta oldukça iyiydi. Daha önce çok fazla şeyle karşılaşmıştı. Su Chen’in bu şekilde davrandığını görünce gülümsemesi tüm yüzünü kapladı.

“Görünüşe bakılırsa Dördüncü Genç Efendi büyük resmi görüp geleneklerin kurallarını anlayabiliyor.” dedi gülümseyerek inciyi aldığı sırada.

Su Chen sordu: “Dördüncü yengem küçük kardeşi kollarımda tutmama izin verir mi?”

Yan Wushuang kabul etmeden önce bir anlığına düşündü.

Su Chen çocuğu kollarına aldı ve yanaklarını sıkarak göğsüne sarıldı: “Göremesem de biraz tombul olduğunu söyleyebilirim. Bacaklarının nasıl tekme attığına bakın, oldukça güçlüler.”

Yan Wushuang izlerken gülümsedi. Ancak Su Chen’in gülümsemesi konuşmaya devam ettiği sırada kayboldu: “Ne kadar sağlıklı ve canlı bir bebek! Dördüncü yenge sence onu anında öldürebilir miyim?”