Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Eğitim (9)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Yeon-woo’nun vahşi bakışlarıyla karşı karşıya kalan Kaen'in takım arkadaşları buz kesilmişti adeta.

Duygudan ırak gözlerine bakmak dahi bacaklarının istemsizce titremesine neden oluyordu.

“N-neden bunu yapıyorsun! Bu herifle a-alakan yok! Ne-neden işimize burnunu sokuyorsun?”

Birisi cesaretini toplayıp Yeon-woo’ya bağırdı.

Oyuncular genellikle birbirinin işine karışmazdı. Eğitimde yazılı olmayan kurallardan biriydi bu.

Hepsinin farklı tutumları ve sıkıntıları vardı. Sağlam prensipleri olan oyuncuların hiçbiri, başkalarının işlerine burnunu sokanları sevmezdi.

Yani teknik olarak Yeon-woo’nun bu işe karışması için bir nedeni yoktu.

Fakat Yeon-woo küstahça konuştu: “Hoşuma gitmedi.”

“N-ne?”

“Hoşuma gitmedi dedim. Bir sorunun mu var?”

“...!”

“...!”

Yeon-woo alaycı bir şekilde sırıttı.

“Siz canınız ne isterse yapıyorsunuz, neden ben de yapamayayım?”

Bu saçmalık karşısında çığlık atmak istediler fakat maskenin ardındaki o menfur gözleri tek kelime bile edememelerine neden oluyordu.

Eğer böyle devam ederlerse başlarına akılalmaz bir bela alabileceklerini hissettiler.

Yeon-woo devam etti.

“Silahlarınızı indirin.”

“...”

“...”

*Çatt*

“AAAH!”

“İndirin dedim.”

“Dediğini yapın! İndirin! Yalvarırım!”

Nihayetinde daha fazla dayanamayan Kaen, çığlık atmaya başladı.

Üçlü birbirine bakarken birer birer silahlarını bırakmaya başladı.

*Çat* Çut*

“T-tamam şimdi Kaen’i bırak.”

Birisi hâlâ Yeon-woo’ya karşı tetikte dururken titrek sesiyle konuştu.

O anda...

*Alaycı sırıtış*

“Aptallar.”

Yeon-woo sırıtırken ayağını daha fazla bastırarak Kaen’in omurgasını kırdı.

*Çatırt*

Kaen’in gözleri geriye yuvarlanırken dayanacak gücü kalmadı ve yere düştü.

Hâlâ nefes alıyordu ama bir daha uzuvlarını oynatamayacağı kesindi.

“B-böyle söz vermemiştin... Ah!”

İçlerinden biri yüzü kireç gibi bembeyaz olmuşken bağırmaya başladı. Farkına varamadan Yeon-woo halihazırda bir hançerini üstüne fırlatmıştı. Saldırıdan ucu ucuna kaçmayı başardı.

Bu sırada Yeon-woo hızlıca yaklaşıp elini bıçak gibi tutarak boğazına vurdu. Sonrasında ise iyice dibine girip önce diziyle göğsüne vurdu ardından da karnına yumruğu yapıştırdı.

*Çatırtt*

*Gümm*

Herifin kasları ezilirken darbe alan tüm kemikleri bir çatırtıyla kırıldı. Çenesi parçalandı ve üç-dört dişi yerinden çıktı.

*Patırt*

Nihayetinde, kanla kaplı bir hâlde yere yığıldı. Zorlukla nefes alıyor, her an can verecekmiş gibi duruyordu.

“Seni geberteceğim!”

“Öl!”

O anda, diğer ikili Yeon-woo’nun arkasından koşarak kılıçlarını boynuyla beline savurdu. Son çabalarıydı. Takım arkadaşlarının ikisi Yeon-woo’ya zarar veremeden yıkılmıştı. Kaçma şansları yoktu dolayısıyla en azından saldırarak yaşayacak şansları olduğunu düşündüler.

Yeon-woo saldırılarından kaçınmak için eğilirken belinden hançerini çekip önüne doğru salladı.

*Svish* Svish*

“AAH!”

“HAA! Ayağım!”

Saldıran ikili, tendonları ve atardamarlarının kesilmesiyle yere devrildi. Ardından yüzlerine inen birer yumrukla kafaları yere yapıştı.

*Ögh..gkk*

Ağızları kanla karışık salya saçtı.

Yul, durumu izlerken çenesinin yere düştüğünü hissetti.

Her şey çok hızlı yaşanmıştı.

Hoş şekilde olmasa da yine de kendi başlarına A Bölümü’ne geçen oyunculardı bunlar. Fakat Yeon-woo sadece ikisini değil, dördünü tek seferde indirmişti. Yeon-woo’nun güçlü olduğunu biliyordu ama aralarındaki farkın bu kadar fazla olacağını düşünmemişti.

Bu dörtlünün, birisi onları Başrahip’e götürmediği ya da Kaliteli İyileştirme İksiri almadıkları sürece toparlanmaları imkânsız duruyordu. Böyle bırakılırsalar ölebilir ya da hayatlarının geri kalanını sakat olarak geçirebilirlerdi. Başka şansları yok gibiydi ve ikinci durum daha olasıydı.

Yul öyle rahatladı ki! Hayatlarının sonuna kadar böyle yaşamak zorunda kalacaklarını bilmek inanılmaz rahatlatıcıydı. Bu yüzden minettarlığını ifade etmek istedi.

Yeon-woo yürüyüşe çıkmış gibi sakindi. Hançerindeki kanı silip kabaca beline koyarken Yul’a döndü.

“Salyan akıyor.”

Yul aceleyle ağzından akan salyayı sildi.

“Haha.”

Yul, ilk defa Yeon-woo’nun güldüğünü gördü. Kocaman açılan gözlerle kafasını kaldırdı. Yeon-woo bir maske takıyordu ve gözleri şimdiye dek hep donuktu bu yüzden Yul duygusuz olduğunu sanmıştı. Birkaç alaylı kahkaha duymuştu tabii ama gerçekten güldüğünü hiç fark etmemişti. Fakat Yeon-woo bir şey olmamış gibi arkasını döndü.

“Kendine dikkat et. Bundan sonra yabancılara karşı dikkatli ol.”

“Uh, uh, bekle...” 

Yul düşünmeden Yeon-woo’ya seslendi ama Yeon-woo arkasına bakmadan yoluna devam etti. Buna rağmen Yul aceleyle bağırdı: “Te-teşekkür ederim! Ağabey! Bir gün ben de senin gibi olacağım!”

Yul, içten içe zayıflığından kurtulup bu kişi gibi güçlü olmak istedi.

Birdenbire Yeon-woo durup kafasını çevirdi.

Yul bir anlığına titredi, hata yapıp yapmadığını düşünüyordu.

“Frezya Bahçesi’ne gitmeye çalış.”

“Anlamadım?”

“Sana epey faydalı olacaktır.”

Yeon-woo sadece bunları söyledi ve görüşürüz anlamında el sallayarak oradan uzaklaştı.

Yul bir anlığına sersem sersem yerinde kaldı fakat çok geçmeden ne demek istediğini anlayıp yumruklarını sıktı.

‘Frezya Bahçesi, ha?’

Kendine söz vermiş gibi bakışlarını odanın başka bir tarafına çevirdi.

*   *   *

“Oh! Şuna baksana.” birçok kişinin bulunduğu bir köşeye çökmüş, zaman zaman esneyen birisi hayranlıkla haykırdı.

Dağınık saçlar, basit kıyafetler ve şüpheli bir görünüş... İnsanın aklında güçlü bir izlenim bırakan tiplerden değildi. Fakat kapının yakınlarında ilginç bir şey bulunca görünüşü tamamen değişmişti. Eğlenceli bir oyuncak bulmuş bir çocuk gibiydi.

“Hey, hey. Uyumayı bırak da kalk.”

“Haaaa! Uyumama bile izin vermeyeceksin değil mi? Ee, ne oldu?”

Dağınık saçlı genç adam yerde yatan oğlanı tekmeledi. Bebek yüzlü genç oğlan kalkıp gözlerini ovuştururken hafifçe kaşlarını çattı. Uykudan yeni kalktığını gösteren saçlar ve uykulu gözler... Gel gör ki göreni mest edecek tatlılıkta bir yüzü vardı. Eğer adem elması olmasaydı kız olduğu sanılırdı.

“Şunu gördün mü?”

“Neyi gördüm mü?”

“Arangdan’a girecekleri konusunda övünenler az önce dayak yedi."

“Haaaa.” oğlan esnedi.

“Ne var bunda?”

Etrafta kibirle dolaşmalarından böyle olacağı belliydi. Bir gün dövüleceklerini biliyordum ve hey, o kadar da muazzam değillerdi. Oğlan bunu söylemek üzereydi ama genç adamın eklediği cümleyle gözleri kocaman açıldı.

“Tek bir kişi tarafından dövüldüler.”

“Huh?” Uykulu gözleri birden ışıldadı. “Hepsi mi?”

“Evet. Onları dövenin A Bölümü’nü tek başına geçtiğini düşünüyorum.”

Oğlan ‘Oh!’ diye hafifçe haykırdı. A Bölümü’nün kapısına bakarken ürkek bir gülümseme takındı. Öyle tatlı bir gülümsemeydi ki erkeklerin bile kalbini tekletirdi.

“Gerçekten mi? Böyle bir zamanda mı? Şahane! Başkasının geleceğini sanmıyordum ama o Kaen midir nedir epey iyiydi."

Ardından oğlan tatlılıkla kafasını eğdi. “Fakat az önce Arangdan'a gireceklerin ağzına sıçtığını söyledin yani Buz Mavisi Kılıç Klanı'ndakiler delirecektir, değil mi?”

Genç adam şeytani bir kahkaha attı.

“Doğrusu, sadece adaydılar. Hehe. Yine de buraya pek bir beklentim olmadan gelmiş olsam da daha başından eğlenceli bir şey gördüm. Ne düşünüyorsun?”

“Ne?”

“Onu takım arkadaşımız yapma konusunda. Mantıklı olduğunu düşünmüyor musun? Tek başına olması daha bir takıma ait olmadığını gösteriyor. Böyle başkası olacağını sanmıyorum.”

“Pekala, daha ikna olmadım. Buz Mavisi Kılıç Klanı'na kafa tutmak epey sıkıntılı olabilir.”

“Ha! Ne zamandan beri bunu umursuyorsun?”

“Heehee. Haklısın.”

“Her neyse. Peşinden gitmeli miyiz? Sadece bir kere daha kontrol etmek için.”

“Ağabey, bu kötü bir huy…”

“Huh? Gelmiyor musun?”

Oğlan genç adamın sorusuna yanıt olarak yanaklarını şişirdi.

“Hayır demedim, geliyorum.”

Ardından ürkekçe gülümsedi.

“Bu tarz durumları senden daha çok sevdiğimi bilmiyor musun? Hehe...” 

*   *   *

‘Teşekkür ederim dedi...’

Yeon-woo, Yul’un sözlerini hatırlarken kıkırdadı.

Daha gidecek çok yolu vardı ama sırf biraz rahatlamak için böyle ufak iletişimler kurmayı umursamıyordu. Üstelik Ejder Gözleri’yle Yul’un yeteneğine göz atmıştı.

Bir Efsuncu’ydu.

‘Birisini ya da ekipmanları manayla güçlendirme yeteneği. Burada böyle şeyler göreceğimi düşünmezdim.’

*Kıkırdama*

Kule’de bile bulması zor böyle eşsiz bir yetenekle karşılaşmak iyiydi.

‘Eğer onu yakınımda tutabilirsem...’

Gelecekte epey işine yarardı.

‘Tabii buradan güvenle çıkabilirse mümkün olacak bir durum bu.’

Yeon-woo, Yul’un hevesli görünüşünü ne zaman hatırlasa gülümsemesini silemiyordu.

‘Bu arada...’

Yeon-woo durup bir an etrafa bakındı. “B Bölümü’ne giden geçit nerede?’

Kaen’in grubuyla olan kavgasından mıdır bilmiyordu ama etraftaki oyuncuların kendisine baktığını hissedebiliyordu. Onları görmezden gelerek bekleme odasının ortasından geçti.

Sağ tarafındaki duvarın sonunda dört kapı yan yana dizilmiş hâlde duruyordu.

B Bölümü’nün başlangıç kısmını işaret eden sarı çizgiyi geçerken gözlerinin önünde otomatik bir mesaj belirdi.

[B Bölümü meydan okuması başlıyor.]

[B Bölümü’nün toplam dört geçidi bulunmakta. Bir kapı seçin ve geçidi temizleyin.]

Devasa bekleme odasının sonunda dört kapı duruyordu. Her birisi aynı boyut ve şekildeydi, tek fark renkleriydi.

‘Seçimim...’

Beyaz, mavi, kırmızı ve siyah.

‘Siyah.’

Yeon-woo her kapıyı taradıktan sonra tereddüt etmeden en sağdakine yöneldi.

-B Bölümü’nün bekleme odası kesinlikle pes edenlerle doluydu ama ben onlar gibi pes edemem. Çoktan arkadaşlarıma buradan güvenle çıkacağıma dair söz verdim. Burada zorlanan tek ben değilim, geri çekilemem.

-Bunun yerine dört kapıdan birini seçmeyi bana bıraktılar, ben de öyle yaptım... Fakat sonrasında kararımdan pişmanlık duydum.

‘Jeong Woo maviyi seçmişti.’

Her kapı oyuncuyu farklı zorluk seviyesindeki bir odaya götürmek için dizayn edilmişti. En sağdaki en zor olandı.

Kardeşi en kolay ikinci kapıyı seçmişti.

A Bölümü halihazırda çok zordu dolayısıyla o ve takım arkadaşları soluklanmak adına nispeten kolay kapıyı seçmişti.

Fakat Kule’ye bir şekilde yerleşip eğitimin sırlarını öğrendikten sonra B Bölümü’nde yaptığı seçimden pişmanlık duymuştu.

B Bölümü’nün ödülleri kapının rengine göre değişiyordu.

“Kara Rota olarak bilinen siyah kapının ardında Beyaz Yosunlar ve Yamyamlar bekliyor.”

A Bölümü oyuncuların yalnızca fiziksel performansına bakardı.

Fakat B Bölümü biraz farklıydı.

Başka bir şey gerekiyordu.

Yargı yeteneği, dikkat, odaklanma, kararlılık, kavrama becerisi ve benzeri...

Aynı yerle karşılaştıklarında oyuncuların karar verme yeteneği, düşünceleri ve hareketleri değişirdi. İçerideki durumu ne kadar bilseler de değişirdi.

Nihayetinde, Gardiyanların hazine avı gibi sakladıkları gizli parçaları bulma kabiliyeti, yukarıda geçen özelliklere bağlıydı.

“Bathory’nin Kaniçen Kılıcı’nı burada elde etmeliyim.”

Yeon-woo, B Bölümü’ndeki gizli parçanın yerini hatırlarken yavaşça elini siyah kapıya yerleştirdi.