Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

32. Bölüm Tüketim (7)

Çevirmen: HoaqiN / Editor: Momental

"Zwei!"

İsimlerindeki sayılar organizasyon içindeki sıralarını temsil ediyordu. En güçlü ikinci Zwei'ın bu şekilde öldürülmüş olması...!

"Vier!"

"Neun! Ne oldu…"

"Uzak durun aptallar! Kendinizi öldürte..."

Leşçillerin bazıları, takım arkadaşlarının kesilmiş başlarını görünce derinden şok oldu. Eins diğer leşçilleri uyarmaya çalıştıysa da artık çok geçti.

* Svish *

Birdenbire Eins'ın yanına gökten bir kılıç düştü. Başını çevirdiğinde Zehn'i elleriyle boğazını sıkıca tutmuş halde gördü.

* Öğhhkk *

Çok geçmeden Zehn ağzı köpürerek yere yığıldı. Ve Zehn'in bulunduğu noktada şimdi beyaz maskesinin altındaki soğuk gülümsemesiyle Yeon-woo duruyordu.

*Şap*

"Kuk!"

"Lanet olsun!"

Yeon-woo kolunu sallayarak birkaç hançeri yelpaze şeklinde diğer leşçillere savurdu.

Hançerler leşçillerin boyunlarına saplandı. Kanamalarını durdurmak için sıkıca yaralarını kavradılarsa da kısa süre sonra kanları saçılarak yere yığıldılar. Kalan leşçiller kendilerini toparlayıp Yeon-woo'yu öldürmek için öne çıktılar.

Ancak…

Bir fırsat fark eden Kahn ve Doyle ileri fırladı.

Formasyonlarının bozulduğu ve iki kişinin karışıma eklendiği vaziyette leşçiller kelimenin tam anlamıyla kötü durumdaydı.

"Durdurun, üçünü de durdurun! Onları durdurmak için elinizden geleni yapın!"

Eins, korkuyla ciğerlerindeki tüm nefesi kullanarak bağırdı. Kuşatmaları yakın dövüşe dönüştüğü andan itibaren savaşı kazanma şansları çok azdı. Yeon-woo, koyun sürüsüne saldırmış bir kurt gibi leşçilden leşçile koşuyordu. Her yönden saldırı alıyordu ama hiçbiri Yeon-woo'ya isabet etmiyordu.

Yeon-woo, her yerde gözleri varmışçasına saldırılardan ustaca kaçıyor, rakiplerinin kaslarına ve atardamarlarına sapladığı hançerini geriye doğru çekerek vücutlarını yarıyor, hemen ardından diğer leşcillerin boyunlarına birkaç hançer fırlatıyordu.

Kahn ve Doyle da Yeon-woo kadar şiddetliydi. Doyle, bir dizi alev böceği çağırıp hızla leşçillere yönlendirdi. Ardından onları bir grup leşçilin ortasında patlatarak savaş alanında kaosa yol açtı. Kahn ise düşman hattının ortasındaydı. Sanki neden Kanlı Kılıç olarak adlandırıldığını göstermek istercesine kılıcını her savurduğunda etrafa kanlar sıçratıyordu.

Oluşturdukları manzara tsunami dalgası tarafından yutulan bir şehri andırıyordu. Artık leşçillerin konumu tersine dönmüştü. Önceden yırtıcı bir avcıydılarsa da şu anda av olmuşlardı.

"Sizi orospu çocukları…!"

Eins durumu tersine çevirmek için elinden geldiğince mücadele ediyordu ama o daha fark edemeden Kahn tam önünde belirdi. Şokun etkisiyle kılıcını rastgele savurdu.

Kahn da fırsattan istifade kılıcını Eins'in boynuna savurdu.

* Şluk *

Ve Eins'in başı yere düştü.

* * *

Leşçiller bir anda belirmeleriyle yarattıkları şok kadar hızlı yok edilmişlerdi. Bekledikleri destek kuvvetler ölmüştü. Liderleri Eins de öldürüldüğünden moralleri dibe vurmuştu.

Nihayetinde kazanma şanslarının olmadığını anlayıp silahlarını birer birer bırakarak teslim olmaya başladılar.

"T- teslim oluyorum! Lütfen, beni öldürmeyin!"

"Eins'in yapmamızı söylediği şeyi yapmak zorundaydık. İnanın bana!"

"Evet, doğru söylüyor! Hayatta kalmak için dediklerini yapmaktan başka seçeneğimiz yoktu. H- hiçbir oyuncuyu öldürmedim, lütfen beni bağışlayın...!"

Kahn ve Doyle’un merhamet göstereceğine inanıyorlardı. Kahn ve Doyle'un onlarla tanışmamış olsalar bile sorumluluklarını nasıl almaya çalıştıklarını görmüşlerdi. Silahlarını bırakıp teslim olurlarsa hayatlarını bağışlayabileceklerini düşündüler.

Ancak…

"Sizinle Hargan arasında ne fark var?"

Kahn diz çöken oyunculara bakarken soğuk bir şekilde sordu.

"N- ne?"

"Sizi kendi türünü tüketen Hargan'dan farklı kılan şeyin ne olduğunu soruyorum, bok kafalılar!"

"Ne... Kuk!"

Kahn acımasızca kılıcını boğazlarına sapladı.

Leşçiller sonunda kiminle uğraştıklarını anladılar. Hâlâ bir şansları olduğunu düşünmüşlerdi ama uğraştıkları oyuncu Kanlı Kılıç'tı. Kule'de bir oyuncunun oğlu olarak doğmuş ancak babasının himayesi olmadan kendi adını duyurmuş bir kılıç ustası...

Böyle bir kişinin merhamet göstermeyeceğini bilmeleri gerekirdi.

"Hargan en azından karısının ve bebeklerinin öldüğünü görünce ağlamıştı. Peki ya siz? Diğer oyuncuları canavarlara satarken kesin gülüyordunuz! Tuzağa düşen diğer oyuncuları da öldürdünüz!"

Burada kalmanın tehlikeli olduğunu anlayan leşçiller birer birer kaçmaya başladılar. Bataklık alanına silahsız bir şekilde kaçarak Kertenkele adamlara av olma riskini arttırıyorlardı ancak şu anda ileriyi düşünemezlerdi.

Yine de o kadar kolay kaçamayacaklardı.

Yeon-woo takviye güçleri ortadan kaldırdığı gibi şimdi de kaçanları gölgelerden avlamaya başlamıştı. Uzun bir süre ormanda korkunç çığlıklar yankılandı. Ağır kan kokusu rüzgârla birlikte sürüklenmeye başladığında, tüm leşçiller çoktan yok olmuştu.

* Tak *

Yeon-woo, kalan son leşçilden kurtulduktan sonra geri döndü. Kahn ve Doyle'un üzüntü içinde oturduğunu gördü.

Kertenkele Adam Kralı tarafından tuzağa düşürülen insanları kurtardıklarını düşünmüşlerdi ama aslında hepsi çoktan ölmüştü. Geride kalan kişilerse onları öldürmeye çalışan leşçillerdi. Muazzam bir şok yaşıyor olmalılardı.

Yeon-woo tek kelime etmedi. Kendisi bu tür şeyleri Afrika'da pek çok kez deneyimlediğinden alışkındı ama onlar böyle bir şeyi ilk kez yaşamıştı.

Ölen insanlar için üzüntü ve sebep olanlar için öfke hissediyorlardı. Tüm bu duygular zihinlerini karıştırırken onlara hiçbir teselli yardımcı olmazdı. Yapabileceği tek şey, düşüncelerini düzenleyip ayağa kalkmalarını beklemekti.

'Böyle bir şeyden sonra insanlar genellikle iki sonuca ulaşır. Ya delirirler ya da bunu kabullenirler.'

Bu sırada Yeon-woo bir bezle Carshina’nın Hançeri'ni sildi ve beline taktı.

Ardından Kahn kayıtsız bir bakışla Yeon-woo'ya baktı.

"Bunca şeyden sonra nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun?"

"Alışkınım."

"Ne tür bir hayat yaşamış olabileceğini tahmin edemiyorum. Peki ya dünyandaki diğer insanlar, onlar da senin gibiler mi?"

Yeon-woo omuzlarını silkti.

"Olsalardı tüm dünya çılgınlığa sürüklenirdi."

Kahn, yorgunluktan bitap düşmüş gibi işaret parmağı ve başparmağıyla hafifçe gözlerini ovuşturdu. Ardından elleriyle yüzünü süpürdü ve ciddi bir bakışla Yeon-woo'ya baktı.

"Dürüst olabilir miyim?"

Yeon-woo sakince başını salladı. Ne söyleyeceği konusunda kabaca bir fikri vardı.

"Kurban gibi davranan bu çılgın piçler bizi şok etti ama... Doğrusu, ikimiz de senden biraz korkuyoruz."

"…."

"Böyle bir durumda nasıl soğukkanlı kalabildiğini anlamıyorum. Başından beri onlardan şüphelendiğini düşünmeden edemiyorum."

Kahn’ın ifadesi çöktü.

"Başından beri kimseye güvenmiyordun, değil mi?"

'Buna biz de dahil.'

Kahn son sözleri içinden söyledi ama Yeon-woo ne demek istediğini anlamıştı.

'Sanırım ayrılma vakti.'

Yeon-woo artık onlardan ayrılma zamanının geldiğini düşündü.

Bu dünyada hiç kimseye güvenmiyordu, Kahn ve Doyle ise ekiplerini güvene dayalı bir ilişki üzerine kurmak istiyordu. İlişkileri önünde sonunda parçalanacaktı. Özellikle zihinlerini Yeon-woo'ya açmak isteyen Kahn ve Doyle, Yeon-woo'nun onları yalnızca iş ortağı olarak gördüğünü öğrenince canları yanacaktı.

Yeon-woo, ağzında acı bir tat hissetti. Aslında onları tamamen yabancı olarak görmemişti.

Neşeli Kahn ve sıcak yürekli Doyle... İkisinin de kendilerine göre bir çekiciliği vardı. Gel gör ki onların bakış açısıyla Yeon-woo'nun bakış açısı farklıydı. Bir şeyler uyuşmuyorsa ayrılmak zorundaydılar.

"O halde burada ayrılıyoruz."

Kısa bir vedanın ardından Yeon-woo gruptan ayrıldı.

Doyle bir şey söylemek istiyormuş gibi öne çıktı ama Kahn uzanıp onu engelledi.

Ve böylece herkes kendi yoluna dağılmış oldu.

* * *

"Hyung! Ne yaptın!?"

Doyle üzgün üzgün Yeon-woo'nun ortadan kayboluşunu izledi. Ardından Kahn'a bakarak bağırdı.

Doyle genellikle duygularını fazla göstermezdi ama şu anda gerçek bir öfke gösteriyordu. Yeon-woo'nun arkasından bakarken tarif edilemez "Bir şey" hissetmişti.

"Otur."

"Söylesene! Neden böyle davrandın? Ayrılmamız gerekse bile Cain'in ne kadar..."

"Sana otur dedim."

Kahn alçak ama ciddi bir sesle konuştu.

Doyle aklını başına topladı. Kahn’ın sesinde tuhaf bir şey fark etti. Derin gözleri ciddi görünüyordu.

"Onu düşündüğümden böyle yaptım."

"Ne...!"

"Şuna bak."

Kahn, ölü leşçillerin düşürdüğü kılıçlardan birini gösterdi. İki Güç puanı ile gizemli tüccardan kolayca satın alınabilecek normal bir kılıçtı.

Doyle neyden bahsettiğini sormak üzereyken kılıcın ucuna asılı bir püskül gördü. Beyaz ve yeşil iplikler benzersiz bir desenle bağlıydı.

Doyle’un sesi hafifçe titredi.

"Bekle, bu…?"

"Evet, bu Arangdan’ın damgası."

"…!"

Doyle’un yüzü sertleşti.

"Aslında bunun biraz tuhaf olduğunu düşünüyordum. Neden Arangdan veya Buz Mavisi Kılıç Klanı kendinden taviz verip eğitimi düzenli tutmaya çalışsın ki?"

"…."

"Yeni oyuncu akışı sağlamak amacıyla olduğunu söyleyerek bahaneler uyduruyorlar fakat bizim gibi insanlar bunun saçmalıktan ibaret olduğunu biliyor."

Arangdan’ın arkasındaki Buz Mavisi Kılıç Klanı, Kule’nin en büyük klanlarından biriydi. Mertliğe değer veren klan, kılıç ustalığı ve kahramanlıkla övünüp dururdu. Haliyle herhangi bir çaba sarf etmek zorunda kalmadan sürekli çok sayıda başvuru alıyordu ve kime ihtiyaç duyuyorsa onu kabul edebiliyordu.

Buz Mavisi Kılıç Klanı eğitimi izlemek için Arangdan'ın kurulduğunu açıkladığında, diğer klanlar ve oyuncular niyetlerinden şüphe duymuşlardı. Ancak ellerinde sağlam bir kanıt olmadığı sürece buna izin vermekten başka bir şey yapamazlardı.

Ya Arangdan leşçilleri gizlice yönetebilmek için bir kılıfsa?

"Eğitim, Kule'den farklı olarak bir dizi karmaşık sistem aracılığıyla yürütülüyor. Neyin peşinde olduklarını tam olarak bilmiyorum ama sistemden yararlanmaya çalışıyorlarsa…"

Kahn dişlerini sıkarak sözünü yarıda kesmek zorunda kaldı. İçinde dolup taşan yakıcı öfkeyi bastırmaya çalışıyordu.

"Öyleyse hikâyeleri netleşiyor. Değil mi?"

Doyle sessizce başını salladı.

"Şöyle bir düşününce... Arangdan, Arthia'nın eğitimdeki tüm leşçilleri yok etmesinden hemen sonra ortaya çıkmıştı."

"Muhtemelen daha sağlam bir yönetim sistemine ihtiyaçları vardı."

Doyle dişlerini gıcırdattı. Nihayet Kahn'ın neden Yeon-woo'yu saçma bir bahaneyle göndermek zorunda kaldığını anlamıştı. Yeon-woo'nun yapması gereken önemli işleri vardı. Bu yüzden Yeon-woo'yu yaklaşmakta olan sıkıntıya sürüklemek istemiyordu. Kahn onu rahatsız etmek istememişti.

"Hyung, öyleyse sen..."

Kahn ciddi bir tavırla başını salladı.

"Evet. İlerlemeden önce o salak Bild'i görmem gerekecek. Sen devam edip Vigrid'i bulmalısın."

Vigrid, Kahn ve Doyle'un Hargan'ın Tacı'nı almasını gerektiren diğer gizli parçaydı. Eğitimde ulaşmayı umdukları nihai hedef buydu. Ayrıca bu gizli parça Kahn ve Doyle'un, Karma puanlarını inanılmaz bir hızla arttıran Edora ve Phante kardeşlere yetişebilmelerinin tek yoluydu.

"Aptal olma hyung."

Doyle'un yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

"O piçlerin yüzlerini görmek isteyen tek kişi sen değilsin. Ne yalanlar söyleyeceğini görmek için can atıyorum."

O da Phante ve Edora kardeşlere yetişebilme şansını bırakmaya karar vermişti.

Kahn, Doyle'un cevabının bu olacağını biliyormuş gibi başını iki yana salladı.

"Biliyor musun, bence sen olabilecek en aptal insansın. Zeki biri gibi davranıyorsun ama sonunda hep en aptalca kararı veriyorsun."

"Konuşana bak. Hahahah."

Kahn ve Doyle her zamanki gibi birbirleriyle şakalaşıp kıkırdadılar.

Ardından ayaklarını Yeon-woo'nun tersi yönüne, Arangdan'ın konuşlandırıldığı söylenen batı topraklarına çevirdiler.

* * *

Yeon-woo bir an durup bakışlarını batıya çevirdi.

'…Aptallar.'

Yeon-woo, ikilinin nereye gittiğine dair belli belirsiz bir fikre sahipti ve bu vedanın ardındaki düşüncelerini de tahmin edebiliyordu. Gel gör ki doğuya gitmesi gerekiyordu. Yapması gereken bir şey vardı. Şimdi yapmazsa ikinci bir şansı olmayacaktı.

Ancak…

'Eğer ayrılmadan onlarla gelmemi isteselerdi acaba reddedebilir miydim?'

Yeon-woo düzgün bir cevap bulamadan doğuya ilerlemeye devam etti.

Gizli parça Akasha’nın Yılanı'na doğru...