Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Sonunda Seul’de

Çevirmen: MidnightSun / Editor: Zakowske

Tüm vücudu Boyutsal Yönetici’den süzülen ışıkla sarmalandı. Vücudu hücresel boyutta parçalara ayrıldı ve karanlıkla çevrelenirken, içi hücrelerinin dağılışının yarattığı tuhaf hisle doldu.

Neredeyse zaman algısını kaybettiği çok uzak bir diyardaydı. Bilincini kaybetmemek için çok çaba sarf ediyor ama bir o kadar da zorlanıyordu.

“Kang-woojin! Uyan hadi.”

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ama karanlığın içinde bir ışık huzmesi görmeye başladı. Yavaş yavaş ışık yakınlaştı ve onun etrafını sardı. Sonrasında her yer aydınlandı ve burnuna çöp kokusu gelmeye başladı.

“Aaaah! Aah!”

Diyerek inledi ama başka bir ses çıkaramıyordu. Anca gözlerini açabiliyor ve sadece eski püskü bir tavan görebiliyordu. Uzun bir süre sonra tekrardan parmaklarını hissetmeye başladı.

Etrafını yoklamaya başladı. Bir çöp torbasının üzerindeydi ve aldığı çöp kokusu ondan geliyordu.

“Sonunda döndüm.”

Nerede olduğunu tahmin edebiliyordu. Bilinçaltında yavaş yavaş kaybolmaya başlamış anıları tekrar yüzeye çıkınca hatırlamıştı bu yeri.

‘Okulun çöp yakma tesisi.’

Yirmi yıl önce ‘o yere’ buradan gitmişti ve şimdi bir şekilde başladığı noktaya geri dönmüştü.

‘Neredeyse yirmi yıl oldu ama her şey aynı.’

Belki o zamanlar göründüğünden daha eski olsa da çöp yakma tesisi hiç değişmemiş gibi duruyordu. Burada vücudunun hissiyatının geri gelmesini beklemeye başladı.

“Hey. Başlarım şimdi sana! Çabuk olsana şerefsiz.”

Bu sesleri duyduğunda anca kafasını çevirebiliyordu. Bir anda tanıdık üniformalar giyen öğrenciler çöp yakma tesisine doluştu.

‘Üniformalar hala aynı.’

Yirmi yıl geçmiş olduğu için üniformaların değişmesi onu şaşırtmazdı. Ancak aynı görünüyor olmaları hoşuna gitti. Gelenleri görünce gerçekten dünyaya dönmüş olduğuna emin oldu ve aniden duygulandı.

Dikkatle baktığında üç öğrencinin bir öğrenciyi sürüklüyor olduğunu gördü. Zorbalığa maruz kalmak için fazla normal bir öğrenciydi bu. Hatta yakışıklı olduğu bile söylenebilirdi.

“Şu şerefsize bak. Biraz dayağımı yedikten sonra görürsün sen.”

“Neden dayak yiyeyim ki?”

“Ne? Şu itin cesaretine baksana sen.”

Yumruklar uçuştu ve dalaşmaya başladılar. Zorbalık eden diğer iki kişinin de katılmasıyla kavga tek taraflı bir dayağa dönüştü.

“Seni yavşak. Ne cüretle bana kafa tutarsın sen?”

“Zaten seni görmek bile sinirimi bozuyor. Sessiz sessiz dersine bak ve bir daha gözüme batma.”

Üçünün bir öğrenciyi böyle dövmesini izlerken eğleniyordu. Nedense ona geçmişini hatırlatmıştı. Belki de yirmi yıl boyunca korkunç şeyler deneyimlediği için çocukların bu davranışı sevimli geliyordu ona.

Çocuğu pestili çıkana kadar dövdüler. Bir yerden sonra gurup nefeslenmek için vurmayı kesti. Yerdeki öğrenci ise hala kollarını kafasına siper almış haldeydi. Vücudu kasılıyordu ve bir sürü yerinden yara almıştı. Ancak, gözlerindeki öfkeli bakış kaybolmamıştı.

Gurubun lideri Lee-joonhyuk, Do-jaemin'in gözlerindeki bakışı sevmemişti. Tüm öğrenciler onunla göz göze gelmekten korkardı. Normalde ya bakışlarını kaçırırlar ya da kıskançlıkla bakarlardı. Ancak bu şerefsiz ona böyle kin dolu gözlerle bakıyordu.

“Lanet olsun. Hey Jaemin. Acıyor mu? Çok acıyor değil mi? Sana benim sinirimi bozacak şeyler yapma dememiş miydim? Sadece derslerinle ilgilenmeyi beceremiyor musun?”

“Vurun şuna. Kahretsin.”

Sinir bozacak şeyler mi? Jaemin hep sadece dersleriyle ilgilenmiş ve yanlış hiçbir şey yapmamıştı. Sorun çok yakışıklı olmasıydı. Dayak yemesinin sebebi Lee-soonhyuk'un hoşlandığı bir kızın Jaemin’i sevmesiydi.

“Şuna bak. Bu itin hala aklı başına gelmemiş değil mi? İyi bir dayağa ihtiyacı var. Tutun şunu hareket edemesin.”

Jaemin'i tutup hareket etmesini engellediler. Soohyuk ona güçlü bir tekme savurmak için hazırladı kendini. Göründüğü kadarıyla kafasına sağlam bir tekme atacaktı.

Tam bu anda Woojin vücudunun kontrolünü geri kazandı.

“Hey! Yeter bu kadar.”

Bu sesi duyunca çocuklar etrafına bakınmaya başladı bir anlık şaşkınlıkla. Çöp poşetlerinin üzerinde ayağa kalkan tuhaf kıyafetli bir adam gördüler.

“Bu ne lan? Ne halt ediyorsun orda? Ne zamandan beri ordasın?”

“Lan mı? Saygı duymaları gereken bir büyükleri geldiğinde bu çocukların tek diyebildiği ‘lan’ mı oluyor?”

Woojin çöp poşetlerinden aşağıya indi. Ah, işte bu kendi dünyasının taşı toprağıydı. Yirmi yıldır ayak basamıyordu bu topraklara.

Zorbalık yapıyor olsalar da bir yetişkin karşısında bu öğrenciler sadece çocuktu. Şaşırmış ve sinsice etraflarına bakınmaya başlamışlardı. Ne de olsa genellikle zorbalık yapan öğrenciler okullarındaki üstlerine daha saygılı olurdu. (ÇN: Koreliler kendi okullarından mezun olan üstlerine çok saygılıdırlar.)

“Başlarım şimdi. Üst sınıflardansan ne olmuş ki?”

...O kadar saygılı değiller sanırım.

“Neden bizimle uğraşmak yerine çekip gitmiyorsun? Dilencinin teki ne demeye işimize karışıyor anlamıyorum. Artık biz liseliler kimseden korkmuyoruz amca. Sen de kendi yoluna git.”

Soohyuk lafını esirgemeyen biriydi. Onun böyle kabadayılık taslaması arkadaşlarının çekingenliğini yok etti. Ayrıca şu anda olanları enine boyuna ölçüp biçmişti. Bu adam bu saatte burada olduğuna göre öğretmen olamazdı. Ayrıca çöp yakma tesisinde oturuyordu. Yani büyük ihtimalle buraların delisiydi. Ne de olsa üstünde adam gibi bir kıyafet bile yoktu.

“Şuna bak. Günümüz çocukları onlardan yirmi yaş büyük birinin karşısında nasıl bu kadar kaba olabiliyorlar?”

Soohyuk, Woojin’in kendi kendine mırıldandığı şeyleri duyduğunda onun deli olduğuna emin oldu. Her şey bir tarafa, bu adam üniversite öğrencisi gibi duruyordu ve yaşı yirmilerin ortasındaydı büyük ihtimalle. Kesin kafayı yemişti bu adam.

“Dayak yemek istemiyorsanız çekip gidin buradan.”

Onları biraz korkutursa bu sersemlerin kaçıp gideceğini düşünmüştü. Ama korkmak yerine vuracakmış gibi kaldırdığı eline şüpheyle bakıyorlardı.

“Öf. İşe yaramayacak bu.”

Woojin elini öne doğru itti ve Soohyuk bir anlığına irkildi.

“.......”

“.......”

Woojin yine elini uzatırken kafası karışmıştı. Neden Bağlama Büyüsü işe yaramıyordu? Woojin’e bakan Soohyuk sinir olmaya başlamıştı artık.

“Hey! Ne yapıyorsun orda sen?”

“Öff. Neden işe yaramıyor bu? Bağla!”

Afallayıp kalan Woojin bir yandan bir yandan bağırıyor bir yandan eliyle aynı hareketi yapmaya devam ediyordu. Ancak büyü işe yaramıyordu. Soohyuk da ona hakaretler savurmaya başladı.

“Kim bu lavuk? Bu geri zekalı otaku yüzünden boşu boşuna korktum”

Soohyuk artık emindi.

Bu deli yüzünden bir anlığına korkmuştu bu yüzden gurur meselesi olmuştu artık bu durum. Aniden ona doğru atıldı ve yumruğunu savurdu.

Soohyuk ona vuramadan önce Woojin kenara çekildi.

Voosh

“Ne? Kaçtın mı sen şimdi?”

Voosh. Bir kez daha denedi.

“Şu adi şerefsiz! Gebermek istiyorsun değil mi? Öldürün şu herifi!”

Soohyuk böyle bağırınca yanındakiler de yardıma koştu.

“Ne? Şu lanet büyüyü neden hissedemiyorum?”

Son yirmi yıldır onun eli ayağı gibi olan büyü gücü tepki vermeyince Woojin afallamıştı. Ancak sihir gücünü kaybetmiş olsa bile, sıradan bir liseliden dayak yiyecek kadar güçsüz değildi.

Büyücüler, savaşçılardan daha güçsüz olarak bilinirdi ama bu sadece diğer dünyada geçerliydi. Bu yerde gücü Özel Kuvvetleri dümdüz etmeye yeterdi.

Ne de olsa canavarlarla dolu bir yerde hayatta kalabilmek için gücünün bu düzeylerde olması şarttı.

Woojin hepsinin yumruklarını savuşturdu. Ardından yumuşak bir şekilde karın boşluklarına vurdu.

Puh-puh-puk.

“İşte böyle.”

Bu üç etkili vuruş hepsini yerde kıvranır halde bıraktı. O kadar hızlı oldu ki Do-jaemin kendi acısını unutup aptal aptal bakmaya başladı.

“Va.. Vay be!”

Bu sinir bozucu insanları yendikten sonra eliyle şakağını ovuşturdu. Kafası çok dolu olduğunda bunu yapmak alışkanlık olmuştu.

“Aslında bir şey fark etmez değil mi?”

Boyutlar arası geçiş sırasında böyle olması bir yan etkiydi belki. Ayrıca sihir gücünü kayıp mı etmişti yoksa mühürlenmiş miydi emin olamıyordu. Ancak fark etmezdi artık.

Burası Seul’dü.

Artık ne canavarlar hayatını tehdit edecek ne de hayatta kalabilmek için ölümüne savaşması gerekecekti.

Değil mi...?