Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

13. Bölüm 13

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Hans kılıcını çıkarırken çok tuhaf görünüyordu ama yine de duruşa geçti. Ne olursa olsun o bir Steelwall hizmetçisiydi ve dövüşmekle alakalı üç beş şey biliyordu.

Urggh!

Goblin tehditkar bir bakış attı ve tahta sopasını salladı.

‘Canavarın elindeki silah tahta bir sopadan ibaret.’

Hans, öncesinde kılıcına pek güvenmese de şimdi kılıcı gözüne güvenilir gelmeye başlamıştı. Kılıcı çok ahım şahım bir kılıçmış gibi görünmese de sağlam demirden yapılmıştı.

'Başarabilirim!'

Kendine olan güveni Hans’ın yüzüne yansımaya başladı ve yavaşça gobline doğru ilerledi.

Ehhhhhhhhh!

Goblin tüm gücünü toplayıp eline bir ağaç dalı aldı ve Hans'a doğru koştu.

“Ha, ha?”

Hans, şaşkına dönmüş bir şekilde sesler çıkardı. Çoktan kafasında bir sürü senaryo geçmişti: Goblin ona bu şekilde saldırırsa, o da şu şekilde karşılık verirdi, vesaire, vesaire. Ama eninde sonunda bunların hepsi daha önce hiç kılıç dövüşü öğrenmemiş acemi birinin kuruntularıydı. Goblin birden ona doğru koşmaya başladı ve Hans'ın tek yapabildiği şey kılıcını sallamaktı.

Bam!

“Ahhh!”

İki kolu da kılıçla beraber sekti. Dengesini kaybetti ve bedeni sarsıldı. Kötü bir görüntüydü.

“Ohh?”

Ama dövüşü uzaktan izleyen Zich, hoş bir şaşkınlık içerisindeydi.

‘Aceminin teki ama canavarın saldırısını engellemeyi başardı.’

Bu başlı başına övgüye değer bir şeydi, ama bundan sonra olanlar daha da övgüye layıktı.

"Kılıcını da düşürmedi."

Hans kılıcına sıkı sıkı tutunurken ellerinden kan damlıyordu. Elleri paramparçaydı—acemi olmasına rağmen elini koparıp atacak kadar güçlü bir darbe almış olsa da kılıcını bırakmamıştı.

‘Steelwall’lu olduğunu ortaya koyuyor, değil mi? Yoksa kendi yeteneğini mi gösteriyor?

Önemi yoktu.

Fling!

Goblin sopasını bir kez daha savurdu ve Hans bu hamleden kaçmayı başardı ama duruşu bozuldu. Bir sonraki hamleyi kılıcıyla engelledi.

'Bu şey nasıl bu kadar güçlü! Hızlı da!'

Canavar en fazla bir metre boyundaydı ama her bir vuruşu muazzam güçlüydü. Canavar hiç de Hans’ın umduğu gibi çıkmamıştı, ana karakterin tek bir dokunuşla yere serebileceği türden bir canavar değildi.

“Aaaaaaaa!”

Büyük tehlike altında olduğunu hisseden Hans'ın bedeni kendi kendine harekete geçti. Hans çığlık atıp tekrar gobline hamle yaptı.

Hans parlayan gözlerle saldırıya geçti. Goblin sopasıyla birkaç kez Hans'a vurdu. Hans sayısız darbe almıştı ama zırhı ve heyecanı sayesinde acıyı hissetmedi. Ardından, daha kendisi bile ne yaptığının farkına varmadan, Hans'ın kılıcını goblinin kafasına geçirdi. Kılıç o kadar derine saplanmıştı ki goblinin ölmesi kesindi.

Goblin bir ölüm çığlığıyla yere yığıldı. Hans da yere çöktü.

‘Yendi mi?’

Zich şaşkınlık içerisinde yerde titreyen Hans'a baktı.

‘Gerçekten yenebileceğini düşünmemiştim.’

Zayıf da olsa goblin de bir canavardı. Zich, sıradan bir hizmetçinin -özellikle de Kontes’in elinde el bebek gül bebek yetişmiş bir hizmetçinin- bunu başarabileceğini düşünmemişti.

Zich, Hans’a bir canavarın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterirken aynı zamanda da Hans’ın dövüş becerilerini ölçmek istemişti. Hans’ın beklediğinden daha yetenekli olduğunu görünce şaşırdı.

“Pekala, aferin.”

Hans boş boş yere bakıyordu. Zich, Hans'ın omzuna dokundu.

“Ah, teşekkür e… ah!”

Hans çığlık atmaya başladı. Heyecanı geçtikten sonra yaralarının acısını hissetmeye başlamıştı. Kıvranan bedeninin üzerine sıvı bir madde döküldü. Her bir damlayla acısı giderek azaldı.

“Bir iksir mi?”

“Özel ikramım. Ama bunu ilk ve son kez ikram ediyorum, bir daha bekleme.”

Zich, Kont'un evinden bir sürü iksir almıştı ama iksirler inanılmaz derecede pahalı olduğu için bu iksirleri boşa harcamak istemiyordu.

Hans'ın yaraları tamamen iyileşmişti.

“Hayatında ilk kez bir canavarla karşı karşıya gelmek nasıl bir his? En azından bir goblini alt edebileceğine inanmıyordun, değil mi?"

“…Nasıl bildiniz, efendim?”

"Senin gibi birinin ne düşündüğünü tahmin etmek kolay - o yüzden sordum. Bir canavarın ne kadar tehlikeli olduğunu bizzat tecrübe etmek daha önemli. Şansın yaver gitti. Goblinler genelde gruplar halinde dolaşırlar. Tek başına gezinen bir goblin görmek çok nadir."

Zich önüne baktı.

"Ama sürünün çok da arkasında kalmamış gibi."

Çimenler sert rüzgarın etkisiyle savrulmaya başladı. Çok geçmeden goblin sürüsü ortaya çıkıp Hans ve Zich’i çevreledi. En az on tanelerdi.

"Bu kalın kafalılar o goblini yem olarak mı kullandılar?"

Arkadaşlarından birinin ölmesi umurlarında değildi ve bu da onların ne kadar vicdansız canavarlar olduklarını ortaya koyuyordu.

"S-sör Zich? Başımız biraz dertte, değil mi?”

Hans, tir tir titriyordu çünkü bir tanesiyle bile zor başa çıkmıştı.

“Sorun yok. Hazırlıklı geldim.”

Zich, sol elini oynattı. Avucunun içindeki şeyler birbirine çarpıp takırdadı.

“Taş değil mi o? Ne yapı....?”

Hans sözünü bile bitiremeden Zich taşlardan birini sol eline koydu ve taşı sanki fırlatacakmış gibi orta parmağı ve baş parmağının arasına aldı.

Svişş!

Orta parmağını uzattı ve taşı itti. Bir çocuğun yapacağı bir harekete benziyordu, ancak Zich'in seviyesindeki birinin bu hareketi yapması çok farklı sonuçlar doğururdu. Taş uçtu ve goblinlerden birini alnının ortasından deldi.

Puşş!

Parlak kızıl bir çiçek açtı. Goblinin kafası sanki kocaman bir çekiç darbesi almış gibi patladı. Zich, taşları fırlatmaya devam etti.

Svişş! Svişş!

Pak! Pak!

Zich, her parmağını oynattığında yüksek bir ses yankılanıyor, ardından da bir kafa patlıyordu. Her şey göz açıp kapayana kadar olup bitti. Canavarların karşılık vermeye, kaçmaya ya da koşmaya bile vakti olmadı. Goblin sürü kısa süre içerisinde yok edilmişti.

“…Sen ne yaptın öyle?”

Hans, genelde Zich'le konuşurken temkinli davranırdı. Ama bu sefer kelimelerine dikkat edemeyecek kadar şaşkındı. Hans’ın alt etmek için büyük çaba gösterdiği goblinleri Zich, ayağını bile oynatmadan yerle bir etmişti.

“Gördün ya. Biraz taş attım o kadar.”

Zich, geri kalan taşları yere attı.

“Kılıcımı bir goblin için kullanmam. Onlara bu kadarı yeter.”

Hans, Zich’e anlamı belirsiz bir bakış attı.

‘Güçlü olduğunu biliyordum, ama canavarları iki üç taşla yenebilecek kadar mı güçlü?’

Zich, kısa süre içerisinde mi bu seviyeye gelecek kadar güç kazanmıştı yoksa bu becerikli herhangi bir kimsenin yapabileceği bir şey miydi? Ama Hans’ın düşüncelere dalacak vakti yoktu.

“Kalk hadi. Üzerine iksir dökmüştüm. Hareket edebiliyorsun, değil mi?”

“...Evet, efendim.”

Hans ayağa kalkmak istemiyordu ama kendisini zorladı.

“Yürümeye devam edelim.”

Dağın vahşi doğasının içinde Zich ve Hans tekrar yola koyuldu.

*    *    *

Ardından, bu ikili daha fazla canavarla karşı karşıya geldi. Zich, fırlattığı taşlarla canavarların çoğunun kafasını patlatmıştı. Taşların öldürmediği canavarları da kılıcıyla hallediyordu. Hans ise tir tir titreyerek olan biteni izliyor ve bir daha asla Zich’e karşı çıkmayacağına dair kendine yeminler ediyordu.

Etrafta dolaşan birkaç orkun da işini bitirdikten sonra Zich eline bir avuç yaprak alıp kılıcındaki kanı sildi.

‘Ormanın derinliklerine geldikçe bu kadar çok canavarla karşılaşmak normal.’

Bu canavarlar insanların yaşamadığı yerlerde yaşadıklarından zararsız denebilirdi.

‘Ama insana zarar vermeyecek bir canavar olabilir mi hiç?’

Canavarların hepsi zararlıydı; hepsi öldürülmeliydi.

‘Yaptığım büyük bir iş değil ama en azından bunları ayıklamış oluyorum.’

Zich’in o güvenli yolu bırakıp vahşi ormanın içinden yürümeyi tercih etmesinin sebebi buydu. Aynı zamanda Hans’a seyahat etmenin ne kadar zorlu olabileceğini göstermek istemişti. Bir başka neden de...

‘Yani, bunun biraz yardımı dokunur herhalde.’

Etrafta dolaşan sayısız canavarı ayıklayarak Steelwall’a yardım etmiş oluyordu. Ama Zich’in bundan fazla bir yardımda bulunmak gibi bir niyeti yoktu. Steelwall’dakilerin bu canavarları öldürenin Zich olduğunu bilmelerine de imkan yoktu. Hepsini kendisini tatmin etmek için yapmıştı. Kalbindeki o minik suçluluk tohumunu söküp atmak için yapmıştı.

'Bu kadarı yeter. Steelwall'a duruma göre daha sonra yardım edebilirim. Evet, iyi bir insan olacağıma söz vermiştim. En azından bu kadarını yaptım. Hatta fazla iyilik yapmadım mı?'

Hans, Zich’in aklını okuyabilseydi bu saçma düşünceler karşısında çığlık atardı.

Canavarlar, yürüdükleri bu zorlu yolda karşılarına çıkmaya devam etti. Zich pek düşünmeden direkt atılmayalı uzun zaman olmuştu. Geçmişini yad etmeye başlamıştı. Diğer taraftan Hans, bitmek bilmeyen acılarla dolu bir yola ilk adımını atıyormuş gibi hissediyordu.

Kaslarına ağrılar girse de Hans önüne her an bir canavar çıkabilir korkusuyla kendisini rahatlatmak için ağır çantasına yaslandı. Sonra, önündeki yola bakınca gözyaşlarına boğulmak istedi; artık bitmişti.

“Güneş batıyor. Bugünlük burada uyuyalım."

“Emredersiniz, efendim!”

Hans, Zich’in emrini büyük bir şevkle yanıtladı. Açık havada uyuyor olsalar da Hans en azından yol kenarında bir yerde uyuyabilecekleri için mutluydu.

Hans, uyuyacakları yeri normalde yapacağından çok daha hızlı bir şekilde hazırladı ama hala tuhaf şeyler yapıyordu. Sonuç olarak uyuyacakları yerin büyük bir kısmını Zich hazırlamış oldu. Ama bu geçici bir süreliğine böyle devam ederdi. Zich bu görevi işi iyice öğrendikten sonra Hans’a yaptıracaktı.

Çıt! Çıt! Çıt!

Alevler içindeki tahta parçaları hafif sesler eşliğinde ateşi besliyordu. Ateşi yaktıktan sonra Zich ve Hans karınlarını doyurdu. Sık ormana nazaran yolun etrafındaki alan oldukça açıktı. Gökyüzündeki yıldızları görebiliyorlardı.

“Hey.”

“Buyrun, buyrun, efendim!”

“Yoruldun mu?”

Zich'in ani sorusu üzerine Hans, ne cevap versem diye düşündü. Tabii ki de yorulmuştu ama bu soruyu dürüstçe cevaplarsa yumruğu yiyeceğini düşündü.

"İyiyim, efendim."

"Cidden mi? O zaman bu yoldan devam etmemizin bir sakıncası yoktur…?”

“Aslında, birazcık yorucu, efendim!”

Hans, kendisini tutamayıp bağırdı ve gözleri dönmeye başladı. Boynunu eğip karnına doğru bir yumruk uçmak üzereymiş gibi irkildi. O kadar komik görünüyordu ki Zich, kahkahayı bastı. Hans'ın yüzü utancından kıpkırmızı oldu ama şiddete maruz kalmadığı için rahatlamıştı.

"Seni küçük pislik. Merak etme. Steelwall bölgesinden çıkana kadar bu yoldan gideceğiz."

"...Steelwall'dan çıkmamıza daha çok var, değil mi, efendim?"

"Evet. Lazım olan şeyleri bu kasabadan temin edip tekrar dağın içindeki yola döneceğiz.”

Hans endişelenmeden edemedi. Zich, bu cevap üzerine yıkılan hizmetçiye güldü.

Zich, Hans'ın hiç ses çıkarmadan nasıl gözle görülür bir şekilde çöktüğüne güldü.

Klip! Klop!

Birden, uzaktan at sesleri duydular. Zich ve Hans sesin geldiği yöne baktılar ve uzaktan loş bir ışık giderek onlara doğru yaklaşıyordu.

"Bu saatte kim olabilir ki? Tüccarın teki mi acaba?”

"Hayır, at arabasının sesi atların sesine nazaran daha sessiz. Tüccarlar ağır yük taşıdıkları için at arabalarının sesi de atların toynak sesi kadar yüksek çıkar.

“O halde bir gezgin olabilir mi, efendim?”

“Hiçbir gezgin at arabasıyla seyahat etmez.”

“O zaman, kim olabilir, efendim?”

"Muhtemelen itibarlı biri ve yanında muhafızları var."

Zich'in dediği gibi gördükleri insanların varlıklı olduğu belliydi. Aynı zamanda onlara büyük at arabasını koruyan tam zırhlı insanlar eşlik ediyordu.

‘Karuwiman'ın Kutsal Şövalyeleri.’

Karuwiman güçlü ve dindar aileydi. Asilzadelerin, soyluların ve halktan pek çok insanın ibadet ettiği kutsal tanrı Karuna'nın hizmetçileriydiler. Kısacası, hafife alınamayacak insanlardı.

‘Karuwiman Kutsal Şövalyelerinin koruduğu biri olduğu hiç aklıma gelmezdi.’

Gerçekten de sıradan insanlar değillerdi.

Kutsal Şövalyeler ve at arabası Zich ve Hans'ın olduğu yere doğru ilerlemeye devam etti ve önlerinde durdu.

Neigh!

Atlar kişnedi. Kutsal Şövalyelerin gücünden korkan Hans titremeye başladı. Zich ayağa kalktı.

‘Dövüşmek niyetinde olduklarını sanmıyorum.’

Karuwiman dindar bir aileydi. Ancak bu tabii ki de aralarında bir iki çürük elma olmadığı anlamına gelmiyordu. Yine de etrafa kötülük saçan insanlar değillerdi. Ama Zich’in bu aileyle arası bozuktu. Hayır, aslında zamanda geriye gitmeden önce onlarla canı pahasına savaşmıştı.

Doğal olarak onlardan pek haz etmiyordu.

‘Şu kadın da Karuwiman’lardan biri.’

Yalnızca onlardan biri değildi - aynı zamanda onların azizeleriydi. Yeteneklerini en üst seviyeye çıkarabilsinler diye kahramanın grup üyelerine inanılmaz lütuflarda bulunabiliyordu. Ayrıca iyileştirme gücüne de sahipti. Ona eşlik edenler gerçekten insan mı yoksa zombi mi diye düşünürken insanın kafası karışıyordu.

‘Şimdi düşünüyorum da, bunlar burada ne yapıyorlar?’

Zich düşüncelere dalmıştı ki—

Klak!

At arabasının kapıları açıldı ve biri aşağı indi. Kutsal Şövalyelerin korumaya geçtiklerini görünce arabadan inen kişinin korudukları kişi olduğu belli oluyordu. Zich, merakla inen kişiye baktı ve gözleri kocaman oldu.

O, Zich'in asla unutamadığı insanlardan biriydi.

'Azize mi?'

Zich'in biraz önce aklından geçen ve ölümünde önemli bir rol oynayan kişi tam da önünde duruyordu.