Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm 2

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

 

‘Aşırı garip.’

Zich, üzerini çıkardıktan sonra bedeninin tamamını gözden geçirdi. Sıkı kasları vardı ama yine de şimdiki kasları ile Şeytan Lordu iken sahip olduğu kaslar arasında dağlar kadar fark vardı — o zamanlar bedeninin sınırlarını sonuna kadar zorlamıştı. Sırtındaki dünya haritası büyüklüğündeki o devasa yara izi bile yok olmuştu.

Zich yatağa oturdu ve düşüncelerini toparladı.

‘O piçle, Glen Zenard ile savaşırken arkadaşlarına da yenildim ve ölümün eşiğindeydim, buna eminim.’

Hayır, “ölümün eşiğinde” demek komik olurdu. Bedeni ikiye ayrılmış ve kafası kesilmişti. Yani öldüğünü söylemek daha doğru olurdu.

‘Ama hayattayım ve iyiyim.’

Dahası, sanki gerçekten zamanda yolculuk yapmış gibi çok daha gençti.

‘Rüya görmüyorum.’

Çoktan defalarca kontrol etmişti. Kendisini o kadar çok tokatlamıştı ki hala yanakları acıyordu. Zich ölüm anından hemen önce neler olduğunu hatırlamaya çalıştı.

‘Glen ve arkadaşlarına yenildikten sonra, o pisliğin saçmalıklarını dinlemek zorunda kaldım. Sonra...’

Sanki kafasında bir şimşek çakmış gibi gözleri parladı.

‘O adamı, Glen’i, “Kader Bozan Anahtar” ile bıçakladım. Sebebi bu mu?’

Onun yalnızca bıçaklanan kişinin geleceğini değiştiren sihirli bir alet olduğunu düşünmüştü, ama içinde bulunduğu duruma bakınca tek aklına gelen şey buydu.

‘Onu nereden buldum ki?’

Zich’in yüz ifadesi ciddileşti.

‘Hatırlamıyorum.’

Hatırlayamadığı şey yalnızca konum değildi. Ne bu nesneyi ne zaman ve nerede bulduğunu ne de hangi ara onu işaret parmağının içine yerleştirdiğini hatırlayabiliyordu.

Beyninde “Kader Bozan Anahtar”a dair hiçbir bilgi yoktu. Daha bilincine varmadan önce yalnızca o büyülü aletin parmağına takılı olduğunun farkındaydı.

‘Hayır, sakinleşmelisin, Zich Moore. Belki sadece unutmuşumdur.’

Zich, küçük detayları çabuk unuturdu. Belki de bu obje ile ilgili hiçbir şey hatırlayamamasının sebebi buydu.

‘Ya birisi hafızamla oynadıysa?’

Zich bir zamanlar “Kader Bozan Anahtar”ı taşımış işaret parmağına baktı.

‘Şimdilik, bu anahtar hakkında daha fazla şey öğrenmeliyim.’

Artık bir amacı vardı.

Bu karara varmasıyla beraber üzerindeki ciddiyet de tamamen ortadan kalktı.

‘Hmm, bundan sonrası için ne yapmalıyım? Hayatımın geri kalanını sihirli bir alet hakkında bilgi toplayarak geçiremem.’

Zich, bütün enerjisini elinde hiçbir ipucu olmadan bir objenin izini sürmeye harcamak istemedi. Başka bir amaca ihtiyacı vardı. Öncesinde yaptığı gibi Şeytan Lordu olarak kanlı bir yol izleme fikri hoş görünüyordu ama bambaşka bir hayat sürmek fikri de ona cazip geldi. Sonuçta bu hiç de beklenmedik bir şekilde gelen, hayatta ikinci bir şans değil miydi?

‘Bunun tadını çıkarmamak benim kaybım olur.’

Zich, iyice düşündü. Öncelikle hangi zaman diliminde olduğunu anlaması gerektiğine karar verdi.

‘Bir düşünelim. Etrafıma bakacak olursam ailemden henüz ayrılmamışım.’

Şaşırtıcıydı ama vahşi doğasının aksine Zich oldukça soylu aristokrat bir aileden geliyordu. Moore soyadı kendisine verdiği bir isimdi ve asıl soyadı Steelwall idi. Steelwall ailesi, isimlerine yakışır bir şekilde krallığı çok uzun zamandır geçilmez bir kale gibi korumuştu.

‘En büyük oğul olduğumdan belki de ailemin soyadını kullanmam çok da kötü olmaz.’

Geçmişte, dünyayı dolaşmak için ailesinden ayrılmıştı. Üstelik, yalnızca “Gücün Şeytan Lordu” unvanını hak edecek ölçüde güç peşinde koşmuştu, ancak Zich bu defa ailenin varisi olarak bir başarı elde etmenin ve bir soylu gibi davranmanın çok da kötü olmayacağını düşündü.

‘Neden ayrılmıştım ki?’

Tam o andaydı.

Krik!

Kapı tıklatılmadan açıldı. Düşünceleri yarıda kesilen Zich kaşlarını çattı ve içeri giren kişiye baktı.

‘Böyle soylu bir ailenin en büyük oğlunun odasına bu şekilde dalabilirler mi?’

Zich, her ne kadar ailesinin yanından ayrıldığından beri bütün soylu görgü kurallarını geride bırakmış olsa da en azından bunun yanlış olduğunu biliyordu.

‘Bu bir ebeveynim mi yoksa kardeşim mi?’

Odaya dalan adamın bir hizmetçi gibi görünmesine şaşırdı.

‘Hizmetçi, değil mi?’

Zich yanılıyor olabileceğini düşündü ama adamın üzerinde kesinlikle hizmetçi kıyafeti vardı. Hizmetçi Zich’e baktı. Şaşırtıcı bir şekilde hizmetçi ona kaş çattı ve Zich ne diyeceğini bilemedi.

Bir hizmetçi, bir soyluya bakarken kaşlarını çatmıştı.

“Hala odanızda mıydınız, efendim?”

‘Neyse ki konuşurken hala saygı ifadeleri kullanıyor.’

Bu kadar kaba davrandığından Zich, hizmetçinin onunla senli benli konuşacağını düşünmüştü. Zich, böyle bir şey için minnettar olup olmaması gerektiğini düşündü.

“Genelde erkenden kalkıp dışarı çıkarsınız. Bundan da mı vazgeçtiniz şimdi? Tembellik yapma gibi bir lüksünüz olduğunu sanmıyorum.”

‘...Benimle dalga mı geçiyor? Sözlerinin arkasında gizli anlamlar olamaz, değil mi?’

Durum o kadar saçmaydı ki Zich bir sürü şey düşünmeye başladı.

“Ha!”

Zich, zoraki güldü ve parmağıyla hizmetçiye gelmesini işaret etti. Hizmetçinin yüzündeki ifade daha da kötüye gitti ama Zich gülümseyerek işaret etmeye devam etti. Bu durumda hizmetçi olacaklardan habersiz bir şekilde yanına doğru yürüdü.

“Ne oldu?”

Hizmetçi zorunda olmadığı halde Zich’e acıdığı için onun yanına gitmiş gibi davranıyordu ama Zich’in yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.

Sonra, oldukça dikkatli bir şekilde yataktan çıktı.

Sanki bir dağ yükseliyor gibiydi  — fiziği o kadar devasaydı. Zich’in boyu hizmetçiden bir buçuk baş daha uzundu. Sıradan bir hizmetçi aralarındaki fizik farkından dolayı gerilirdi ama bu hizmetçi Zich’e dik dik bakmayı sürdürdü.

Zich bir süre için hiçbir şey söylemeden başını eğip hizmetçiye baktı.

“Beni çağırdınız. Niçin hiçbir şey söylemiyorsunuz...?

Hizmetçi şikayet ediyordu ki—

Bam!

Zich’in yumruğu havada uçtu. Hizmetçinin yanağıyla buluştuğu anda yüksek bir ses yankılandı.

“Ah!”

Tangırt!

Rüzgarda savrulan bir kağıt bebek gibi hizmetçinin vücudu havaya yükseldi ve küçük lüks görünümlü bir rafa çarptı. Raf yıkılırken bir çığlık bastı ve hizmetçi bir çöp torbası gibi yuvarlandı.

“Ahhhhh!”

Hizmetçi yerde acı içinde kıvranıyordu. Ağzından bir iki kusursuz beyazlıktaki dişin yanı sıra kan geldi ve yanakları anında şişmişti.

“Nev-Nev yavpıyov….!”

Hizmetçi gözleri yaşlı bir halde şekilde Zich’e bakakaldı ve konuşmakta zorlandı. “Ne yapıyorsun?” demeye çalışıyor gibiydi ama telaffuzu garip olduğundan anlaması zordu.

Zich, yerdeki hizmetçiye yaklaştı. Bu hareket üzerine Zich’e çocuksu bir öfkeyle bakan hizmetçi bir an geri çekildi. Zich’in yüzündeki gülümsemeden eser yoktu. Onun yerini kuzey kış fırtınalarından daha dondurucu olan öldürücü bir bakış almıştı.

Zich, ayağını kaldırdı.

“Havn-Havnımefendi hiç hoş gövrmeye…!”

Çatırt!

“Ahhhhhh!”

Zich hiç acımadan hizmetçiyi çiğnemeye başladı. Hizmetçi sanki “Hanımefendi hiç hoş karşılamayacak.” gibi bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama bunun Zich için bir önemi yoktu. Merhametsiz bir şekilde hizmetçiyi ayaklarıyla ezmeye devam etti.

Öncesinde sanki arkası sağlammış gibi bağırıp çağıran hizmetçi, şimdi tek amacı hizmetçinin üzerinde gezinmek olan ifadesiz bir makine gibi olan Zich'in önünde korkuyla titriyordu. “Beni gerçekten öldürmeyecek, değil mi?” düşüncesi dahi “Böyle giderse beni gerçekten öldürecek!” halini almıştı.

“Ö-Özüv dilevim...!”

Hizmetçi şişmiş dudaklarıyla af diledi.

Güm!

Zich tekmelemeyi bıraktı.

Hizmetçi sanki dünyanın sonu geldiği sırada gökten bir halatın indiğini görmüş biri gibi aceleyle yere kapandı. O kadar eğilmişti ki sanki yere yapışmış gibi görünüyordu.

“Ö-Özüv dilevim! Ha-hata ettim!”

Yüzünden gözyaşları ve sümük akarken ısrarla af diledi. Zich havada kalan ayağını indirdi.

“Artık haddini biliyor musun?”

Hizmetçi şuursuzca başını salladı ve Zich keyifle güldü.

‘Bugün güzel bir gün olduğundan ve gençleştiğimden artık durmalıyım.’

Zich bu noktada hizmetçiyi affetmesi gerektiğini düşündü ama —

Çat!

“Ne oldu?!”

Kapıyı sertçe açan kişi Zich’in fikrini tamamen değiştirdi.

Zich üzerinde bir üniforma, belinde ise kılıç olan bir adam gördü.

‘Bir şövalye.’

Adam ailenin muhafızı gibi görünüyordu. Şövalye olmak için fazla genç göründüğü için Zich, insanların bu adama hayatında en az birkaç kez bir dahi dediğine emindi.

‘Çığlıklar yüzünden mi gelmişti?’

Şövalyenin bakışları Zich ve hizmetçi arasında gidip geldi. Kaşlarını çattı.

“Şövalye B-Bvyner!”

Byner sanki kurtarıcısıymış gibi hizmetçi ona doğru emeklemeye başladı.

Byner bacağına yapışmış olan hizmetçiye “Ne oldu?” diye sordu.

“B-bvu adam…!”

‘Bu adam?’

Zich’in kaşları seğirdi. Hizmetçi daha biraz önce bir böcek misali kendisinden merhamet dileniyordu. Şimdi arkasını yaslayacağı birini bulduğu için yine ukalalık yapıyordu. Zich bir kez daha hizmetçiye doğru yöneldi.

“Eeeeh!”

Hizmetçi hemen şövalyenin arkasına sığındı.

Çat!

Byner elleri ile Zich’in ilerlemesine izin vermedi.

“Ne yapıyorsun?”

‘Ne? Bu pisliğin konuşma tarzı...’

Kesinlikle ailenin şövalyesiydi ama ailenin en büyük oğluna zerre saygı göstermiyordu. Hatta Zich’e karşı hafif bir nefret duyuyor gibiydi.

“Çekil.”

“Ne yaptığını sordum.”

“Ne yaptığımı mı soruyorsun? Bu pisliğin bana ‘bu adam’ dediğini duymadın mı? Konuşma şekli ailenin en büyük oğlu ile konuşan aşağılık bir hizmetçi için fazlasıyla arsız değil mi?” Zich’in mantığı netti. Kötü kalpli bir soylu, bu hizmetçinin dilini çoktan kesmiş olurdu.

Byner’ın da bunu biliyor olması gerekiyordu ama hala yerinden oynamamıştı.

“Bununla ben ilgileneceğim.”

“Gerek yok. Ben onu bizzat eğitirim.”

Dedim ki, ben ilgileneceğim.”

Zich şövalyeye dik dik baktı ve hizmetçinin onun arkasından ayağa kalktığını gördü. Hizmetçi acı içinde olmasına rağmen gülümsüyordu. Zich’le alay ediyor gibiydi, ‘Şimdi ne yapacaksın?’

“Bunu daha önce de düşünmüştüm, ama sen de arsızsın.”

Byner sırıtarak “Ne yapacaksın peki? Beni de mi döveceksin?

“Beni durduran hiçbir şey yok. Efendisini tanıyamayan bir piçi yeterince döversen eninde sonunda boyun eğecektir."

Byner, Zich’e aşağılayan bir tavırla baktı ve ‘Haddini biliyormuş gibi göründüğü ve sessiz durduğu için ona hoşgörü ile yaklaştım. Şimdi ne isterse onu yapmaya mı karar verdi? Ve bu denli kaba konuşmayı nereden öğrendi? Tahtın varisi olmaya hiç uygun değil.’ diye düşündü.

“E hadi o zaman.” Byner, Zich’i ilk yumruğu atması için teşvik ediyormuşçasına adım attı.

Vhish!

Zich, yumruğunu salladı.

Byner irkildi. Zich'in gerçekten ona vuracağını tahmin etmemişti. Ancak tamamen şans eseri de bir şövalye olmamıştı. Byner sırtını büktü ve Zich'in yumruğundan kaçmayı başardı.

‘Bu bayağı iyiydi.’

Byner, Zich'in formda olduğunu biliyordu ama buna rağmen Zich'in yumrukları fazla şiddetliydi.

‘Ama yetmez.’

Zich, onun gibi bir şövalyeyi yenecek kadar güçlü değildi.

‘Bu şansı ona haddini bildirmek için kullanmalıyım.’

Zich yumruğunu savurduğunda Byner o şansı Zich’in karnını hedef almak için kullandı ama Zich ayaklarını büktü ve Byner’ın hamlesinden kurtuldu.

Bam!

Bir daire çizerek yuvarlandıktan sonra yatağın yanı başına gelmiş olan Zich kendisini yerden kaldırdı.

Aralarındaki mesafe açılmıştı ama Byner’ın bu çekişmeyi böyle basit bir şekilde bitirmeye hiç niyeti yoktu. Yumruğunu kalkmak için çabalayan Zich’e savurdu. Byner bu kavgayı Zich’in yüzüne atacağı hafif bir darbe ile bitirmeyi planlamıştı.

Flap!

Byner'ın görüşü bir anda beyaza büründü. 'Ne!'

Bir battaniyeydi. Byner elleriyle onu kaplamak üzere olan battaniyeyi atik bir şekilde üstünden attı ama görüşünü geri kazandığında önünde kimsenin olmadığını gördü.

“Bay Byner, arkanda...!”

Hizmetçinin endişeli sesi ile birlikte Byner hemen arkasını döndü.

Çatırt!

“Ah!”

Byner kafasının arkasında muazzam bir darbe hissetti.

Tak!

Byner yere çakıldı. Kanayan kafasının etrafında güzel çiçekler, su ve vazo parçaları saçılmış haldeydi.

“Beceri anca bir yere kadar, seni pislik.”

Zich, vazoyu Byner'ın kafasına indirdikten sonra ona hakaretler yağdırdı.

Rakipler ne kadar gençse, olağandışı saldırılara karşı da bir o kadar zayıf oluyorlardı.

“Aşağılık herif. Seninle adil ve dürüst bir şekilde dövüşecek kadar deli olduğumu mu sandın?'

Bir zamanlar kendisine 'Gücün Şeytan Lordu' denmiş olsa bile, içinde bulunduğu durumda bir şövalyeyle kafa kafaya savaşması imkansızdı. Daha şu anki vücuduna bile alışamamıştı. Buna rağmen, "Gücün Şeytan Lordu" iken edindiği anılara ve tecrübelere hala sahipti. Sayısız savaş ve deneyim atlattıktan sonra, henüz kılıcını bile çıkarmamış genç bir şövalyeyi devirmek Zich için çocuk oyuncağıydı.

‘Bilinci kapalı olduğu için onu daha sonra çiğneyeceğim.’

Zich dikkatini tekrar hizmetçiye çevirdi. Hizmetçinin şişmiş yüzü korku doluydu.

"Koruyucu meleğin varken mutluydun değil mi? Koruyucu meleğine bir de şimdi bak nasıl görünüyor. Şimdi ne yapacaksın?”

“M-Merhamet edin...!”

“Merak etme. Seni öldürmeyeceğim.”

Zich bir kez daha ayağını kaldırdı. Sonra birden aklına Glen Zenard’ın söyledikleri geldi.

[Tekrar doğarsan, umarım iyilik sahibi biri olursun!]

‘Peki, yarından itibaren başlayacağım.’

Ve uzun bir süre boyunca hizmetçinin çığlıkları ta ki gürültüyü duyup başka bir şövalye nihayet odaya koşarak gelene kadar Zich’in odasının her köşesini doldurdu.