Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm 3

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

 

Zich, halılarla kaplı koridorda yürüdü.

Soylu bir ailenin evinden beklendiği gibi iki duvar da lüks bir şekilde dekore edilmişti. Ancak bu dekorasyon pek de bir Kont’a yakışır düzeyde değildi. Sanki sahibi statüsüne uygun olsun diye dekorasyonları olabildiğince az tutmuş gibi görünüyordu ve bütün bunlar şatonun efendisinin nasıl bir karakteri olduğuna dair ışık tutuyordu.

Ancak etrafındaki süslemeler Zich’in umurunda değildi ve derin düşüncelere dalmıştı.

‘Babam mı acaba?’

Babası ailesinden ayrıldıktan sonra unutup gittiği birisiydi.

‘Muhtemelen o hizmetçiyi ve şövalyeyi nasıl dövdüğüm hakkında konuşmak istiyordur.’

Olayların akışını düşününce Zich’in bir suçu yoktu. Onlara olması gerekenden biraz fazla zarar vermişti ama ailesi hizmetçinin ve şövalyenin ona nasıl saygısızlık yaptıklarını göz önünde bulundurursa Zich’in yanlış bir şey yapmadığını anlardı. Özellikle hizmetçi konusunda çok haklıydı; kellesinin uçurulmasını hak ediyordu.

‘Yapılması normal olan buydu.’

Maalesef ailesi ona ‘normal’ olan en küçük bir şey dahi göstermemişti. Geçmişte ailesini bırakıp gitmesinin sebebi buydu.

Dur!

Zich üzerinde vahşi yüzlü bir kurt işlemesinin olduğu bir kapının önünde durdu. Kapının yanında kılıçlı askerler duruyordu.

Zich başını yana eğip onlara baktı.

Güm! Güm! Güm!

Askerlerden biri kapıyı tıklattı.

“Lordum, Sör Zich geldi.”

“İçeri alın.”

Derin ve ağır bir ses kapıdan sızdı.

“Lütfen içeri girin, efendim.”

Asker eski yerine döndü ve Zich bir anlığına kapıya baktı.

‘Bu kapıdan içeri girmekte zorlandığımı hatırlıyorum.’

Zich, geçmişini pek iyi hatırlayamıyordu. Artık bambaşka bir insan gibiydi ve kapıyı itip açarken içinde bir nebze korku yoktu.

Zich’in gördüğü ilk kişi kocaman bir sandalyede oturan, tel gibi ak sakalları olan yaşlı bir adamdı. Büyük gözleri ve inatçı bir ifadeye sahip dudakları gözüne çarptı. Zich bu adamın hem babası hem de şatonun sahibi Kont Steelwall olduğunu biliyordu.

Odadaki tek insan Kont değildi. Şövalye Byner ve hizmetçi de Kont’un yanı başında duruyorlardı. Tamamen iyileşmiş ve keyifleri yerinde görünüyorlardı. Sanki pahalı bir iksir ya da ender görülen bir şifacı tarafından iyileştirilmiş gibiydiler.

‘Ve...’

Başka insanlar da vardı.

‘Annem ve küçük erkek kardeşim.’

Gözlerinin ve ağzının etrafındaki belli belirsiz çizgilere karşın annesi, Florelle Steelwall büyüleyici bir güzellikteydi; annesinin kollarına yapışmış kızılmsı kahverengi saçlara ve pürüzsüz bir yüze sahip kişi de küçük erkek kardeşi Greig Steelwall’du. Bir hizmetçinin bile Zich’e kötü davranmasının sebebi onlardı.

‘Ama yalnızca onları suçlayamam—’

Zich’in bakışları tekrar Kont’un üzerindeydi.

‘Çünkü tüm bunların hepsi o müsaade etmediği sürece yaşanamazdı.’

Ailesinin kontrolü efendinin elindeydi, yani Zich’e yapılan kötülükleri babası da istemişti.

Kont’un delip geçen gözleri Zich’e baktı. Asıl Zich olsaydı, bakışlarını indirip nazikçe selam verirdi. Ama şimdi Zich farklıydı. Dimdik durdu ve Kont’la göz temasını bozmadı.

Seğirme!

Kont’un kaşları oynadı.

“...Basit bir selam vermeyi de mi unuttun?”

Kont’un sesi alçak ama öfke doluydu. Zich hala ‘Gücün Şeytan Lordu’ olsaydı Kont’un öfkelenmesine güler ve kafasını masaya vururdu ama şaşırtıcı bir şekilde Zich, hafifçe de olsa kafasını eğdi.

Kont’un kaşları daha da yükseldi.

‘Sinirleri bozulmuş olmalı.’

Zich, hareket etmeyi kesti. Şeytan Lordu günlerindeki gibi her şeyi mahvetmeyi düşündü ama bunu yapmamaya karar verdi. Mevcut bedeni ile bunu yapması imkansızdı. Steelwall’lar krallığı yüzyıllar boyunca yabancı saldırılardan korumuş seçkin bir aileydi.

Üstelik Zich’in hala yeni hayatını nasıl bir şekilde sürdüreceğine karar vermesi gerekiyordu. Baştan bir şeyleri mahvetmek istemiyordu. Tabii Zich’in ‘mahvetmek’ tanımı normal insanlarınkinden farklıydı ama yine de...

“Ona bir bakın, lordum. Bu çocuk hala aynı hareketleri sergiliyor. Size söylemedim mi? Artık temel görgü kurallarını bile göstermiyor. Bu çocuk annesine ve kardeşine hep saygısızca davrandı ve şimdi öz babasına saygısızlık ediyor! Bu arsızlık daha ne kadar devam edecek?”

‘Vay be. Hareketlere de bak.’

Annesini — hayır, üvey annesini timsah gözyaşları dökerken izleyen Zich içinden güldü.

Greig devam etti, “Baba, Anne. Abim biraz yorgun olmalı. Eminim gerçekten kötü bir niyeti yoktur.

‘Bir elmanın iki yarısı gibiler.’

Kardeşinin kasıntı cevabı üzerine Zich gülmemek için kendini zor tuttu. Zich’in ailesi karmaşıktı ama bazı yönlerden kolaylıkla açıklanabilirdi. Şu anki Kontes, Zich’in annesinin ölümünden sonra aileye dahil olmuştu ve üvey kardeşi de ondan sonra doğmuştu. Kısacası Kontes en büyük oğul değil de, kendi oğlunun tahtın varisi olmasını istiyordu.

‘Ucuz, üçüncü sınıf bir roman bile bu kadar basmakalıp olamazdı.’

Ama Zich için gerçek buydu.

“Buna nasıl cevap vereceksin?”

Muhtemelen Greig’in söyledikleri yüzünden Kont’un sesi sertleşti.

Ancak Zich’in babasının öfkesini yatıştırmaya hiç niyeti yoktu.

“Ne dememi istiyorsun?”

Zich sesindeki asiliği saklamaya dahi çalışmadı. Kont da dahil olmak üzere herkes şaşkınlık içerisindeydi. Herkes Zich Steelwall’un çekingen ve özellikle de Kont’a karşı itaatkar biri olduğunu düşünüyordu. Aslında bütün bunlar kendi haline bırakılmış Zich’in babasından dikkat ve yardım isteme çabasıydı.

‘Ama artık bunun benim için bir önemi yok.’

Bam!

Kont yumruğunu masaya vurdu. Odadaki herkes Kont’un azgın öfkesi karşısında irkildi ama Zich hala sakindi.

“Senin tek iyi özelliğin görgülü davranmandı. Ama şimdi seni kurtaran tek şeyi de mi kaldırıp bir kenara atıyorsun?! Böyle bozuk bir zihniyetle ailenin adını nasıl miras alacaksın!”

“Beni varis yapmayı düşünüyor musun ki?”

“Ne!”

Zich’in beklenmedik cevabı karşısında Kont küçük dilini yuttu. Etraftakiler bu diyalog karşısında şaşkınlıkla bakakaldılar.

“Tabii ki de! En büyük sensin sonuçta! Seni varis olarak göstermem kadar doğal bir şey olamaz. Ama tabii ki hiçbir kusurunun olmaması gerek!”

Zich, Kont her ne kadar onun tarafındaymış gibi konuşsa da sesindeki huzursuzluğu hissedebiliyordu. Hiçbir kusuru olmaması gerektiğini bile belirtmişti.

‘Ve nasıl bir kusur olduğuna da o karar verecek.’

Abartı hareketlerle Zich eğildi.

“Hürmetkar babamızın düşüncelerinde bu kadar adil olduğuna inanamıyorum. Bunu duyduktan sonra yetersiz kalan oğlunuz kendisini göklerde uçuyormuş gibi hissediyor.”

Fazla övgü, sarkazm demekti ve Kont’un yüzü kızardı. Ama ilk tepki Kont’tan gelmedi.

“Babana karşı nasıl böyle bir küstahlık yaparsın? Derhal özür dile!”

Kontes zırladı.

“Bütün kalbimle hayranlık duyduğum babama nasıl bir kabalık etmişim? Bir yanlış anlaşılma olmalı.”

Bu da yetmezmiş gibi Zich söylediklerine bir kelime daha ekledi.

“Anne.”

Sözlerine devam etmek üzere olan Kontes ağzını kapadı. Fal taşı gibi açılmış gibi gözleri bir o yana bir bu yana hareket etti.

“Anne? Az önce anne mi dedin?”

“Evet, Baba. Hep ‘Kontes’ kelimesini kullandım ama bu biraz soğuk değil mi? Sen de öyle düşünmüyor musun, Anne?”

Kontes’in yüzü düştü. Sanki önünde iğrenç bir böcek varmış gibi bakıyordu. Ama Zich devam etti, “Anne, yüzünün rengi solmuş. Anne, bir yerin mi acıyor? Anne, doktoru çağırayım mı?”

Kontes, Zich her ‘Anne’ dediğinde irkildi. Sanki acı bir meyve yiyormuş gibi yanakları seğirdi ama Zich bunu oldukça eğlenceli bulmuştu ve her cümlesine ‘Anne’ kelimesini sıkıştırmıştı. Kontes, Zich’in bunu kasıtlı yaptığının farkındaydı ama hiçbir şey diyemedi. Her ne olursa olsun Zich onun oğluydu; ona Anne demesini engelleyemezdi.

“B-ben iyiyim. Ağrım sızım yok.”

“Sevgili Annem, iyi olman içime su serpti. Ama Anne, ne olur ne olmaz, lütfen bir doktora görün. Sen bir kontrolden geçene kadar içimin rahat olacağını sanmıyorum, Anne.”

Öhö!

Sanki boğazına bir şey takılmış gibi Kontes’in rengi atmaya başladı. Sonra, Kont sahte bir öksürükle araya girdi ve Zich’in muzipliğine son verdi.

“...Bugün neden seni buraya çağırdığımı biliyor musun?”

Kont, Zich’in yüz ifadesini inceledi. Zich olduğundan daha farklı görünüyordu.

“Konu muhtemelen bu ikisiyle alakalı, değil mi?”

Zich hizmetçiye ve şövalyeye işaret etti.

“Evet. Onlara ne yaptığı—!”

“Canı gönülden özür dilerim, Baba.”

Zich başını eğdi. Biraz önceki asi tavrı ile nazikçe özür dilemesi birbirine tamamen zıttı. Zich’in tavırlarının birden değiştiğini gören Kont’un dili tutuldu— Zich’in bundan sonra yaptığı şey ise onu daha da şaşırttı.

“Batırdığım işi düzgünce temizlemeyip sana rahatsızlık verdiğim için özür dilerim. Bundan sonra bu tür meseleleri hallederken daha dikkatli olacağım.”

Zich, yürümeye başladı. Herkesin gözü onun üzerindeydi. Odanın köşesinde asılı duran, üstünde X işareti olan süs kılıca doğru ilerliyordu.

Sving!

Bir asker ailesinden bekleneceği gibi süs bir kılıç dahi keskindi. Zich elinde kılıçla arkasını döndü.

Çın! Çın!

Byner ve Greig kılıçlarını kaldırıp Kont ve Kontes’in önünde yerlerini aldılar.

“Ne yaptığını sanıyorsun?!”

Haykırırken Kont’un suratı bir domates gibi kıpkırmızıydı.

“Söylemedim mi? Batırdığım işi temizleyeceğim.”

Batırdığım işten kastın ne?!”

Kılıcı yere doğru indirdikten sonra Zich diğer eliyle hizmetçiyi gösterdi.

“Kabak gibi ortada değil mi? Bir soyluya hakaret etmeye cüret eden bu hizmetçinin kellesini uçurmam gerek.”

“Ne!”

Kont’un gözleri kanlanmıştı ama Zich kendinden emin bir şekilde kafasını dik tuttu.

“Ha. Beni bu yüzden çağırmadın mı? Yüce Steelwall’ların ‘Asıl. Kan bağı olan. Varisi’ne hakaret etme cüretinde bulunmuş bu adamların işini bitirmem için çağırdığını sanıyordum. Zich, ona şaşkınlık içinde bakan Byner’ı da dahil etmişti.

“Zaten onlarla bizzat ilgilendim, o yüzden olayı daha da büyütmek istemedim. Ama bu seni tatmin etmediyse yapacak bir şey yok. Şimdi düşünüyorum da benim verdiğim ceza çok hafif kaldı. Yani, Yüce Steelwall’ların ‘Asıl. Kan bağı olan. Varisi’ne hakaret etme cüretinde bulunanlar onlar değil mi? Baba, lütfen endişelenme. Başlarını temiz bir şekilde keseceğim ve şatonun duvarlarının önüne asacağım.”