Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm 43

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Sam uyandı. Upuzun bir tünelden çıkmış gibi hissediyordu, başı dönüyordu. Ama tam aksine fiziksel olarak normaldi.

“Kendine geldi.”

Tanıdık bir ses duydu.

“…Zich?”

“Evet. İyi dostun Zich’im.”

Sam doğruldu. Evindeydi. Ev sanki içinde bir sürü kişi yaşıyormuş gibi türlü türlü eşya ve günlük araç gereçler ile doluydu, ama niyeyse pek de sıcak bir ev ortamı yoktu.

“Ne oldu?”

“Hatırlamıyor musun?”

Kafasını salladı.

“Drew’u şikayet etmeye gittin ve dayak yedin.”

Drew. Şimdi hatırlamıştı. Snoc’un dolandırıldığını öğrendikten sonra şikayet etmeye gitmişti ve ölesiye dövülmüştü.

Tirr!

Yaşadığı travmayı hatırlayınca Sam zangır zangır titremeye başladı. Zor madencilik işleriyle uğraşırken kavgalara karıştığı zamanlar olmuştu ama uğradığı bu saldırı bambaşkaydı. Yaşayan varlıkların canını alarak ekmek kazanan biri ona hiç acımadan şiddet uygulamıştı.

“Merak etme.”

Sam neler düşündüğünü anlamış gibi Zich, “İntikamını aldım.”

“...İntikam mı?”

“Sana daha önce de demedim mi? Haksız yere öldürülürsen, kanını yerde bırakmayacağım.”

“Ama ölmedim.”

“Seni bir ayağın çukura girene kadar dövmüş. Benim gözümde aynı şey.”

Bu noktada Zich canı ne isterse onu yapıyormuş gibi görünüyordu. Sam kahkahayı bastı.

“İntikamımı nasıl aldın?”

“Sadece ettiğini buldu.”

“Ettiğini mi buldu?”

“Senin aldığın yaraları. Seni nerenden yaraladıysa ben de onu tam olarak oradan yaraladım- kırık kemiklerden küçük çiziklere kadar.”

Sam’in ağzı açık kaldı. Baygınlık geçirmiş olsa bile aldığı yaraların çok ciddi olduğunu biliyordu.

“O adam hala yaşıyor mu?”

“Bilemem. Dövdükten sonra onu unuttum gitti. Ölmesi benim sorunum değil. Ama bence yaşar çünkü Canavar Yok Edicileri Binasındaki adam izliyordu. Muhtemelen ilk yardım falan almıştır. Yani, ama...”

Zich gülümsedi.

“Hala hayatta ise bir daha kimseye bulaşamaz. Aklını ezdim onun.”

“A-anladım.”

Sam, Zich’in ‘aklını ezdim’ diyerek neyi kastettiğini bilmiyordu ama sormaya cesaret edemedi. Sohbetleri burada sona erdi. Doğrusu, Sam artık onu pataklayan adam hakkında tek bir kelime daha duymak istemiyordu. Bir yandan rahatlamıştı çünkü onun da kendisi gibi berbat bir durumda olduğunu biliyordu, ama diğer yandan Zich’in Drew’a yaptıklarını düşününce tüyleri diken diken olmuştu.

“Üzerinden ne kadar zaman geçti?”

“İki gün.”

“Tüm o yaralar iki günde iyileşti mi? Aslında eskisinden bile daha iyiymişim gibi hissediyorum, ha?

“İksir kullandım.”

Sam, iksirler hakkında üç beş ly duymuştu ama hayatında hiç iksir görmemişti. Madencilikten iyi para kazansa da iksir almaya yetecek parası olmuyordu.

“Pahalı değiller mi?”

“Biraz tuzlu, ama karşılayamayacağım bir şey değil. İstediğim parayı ne zaman istersem kazanabiliyorum zaten.”

“...Gezginler harika.”

“Harika olan gezginler değil. Benim.”

Zich’in yüzü metalle kaplı gibiydi; eğer altınla kaplı olsaydı bir kale almaya yeterdi.

“İksirin fiyatı...”

“Gerek yok. Kıt kanaat geçinen bir arkadaştan para almak istemem.”

“...O zaman bir ara sana bir içki ısmarlayayım.”

“Buna hayır demem.”

Altın karşılığında kum vermek gibi bir şeydi ama Sam, arkadaşının düşünceli oluşu karşısında çok minnettar oldu ve duygulandı. Zich başkalarına karşı soğuk davransa da onu gerçekten de arkadaşı olarak görüyor gibiydi.

Sonra, Zich bir kutudan bir şeyler çıkardı. Ortamın havası değişti.

“O ne?”

“Drew’dan aldığım tazminat: sağlık masrafları, ödüller, verdiği rahatsızlığın bedeli falan filan.”

“...Ne?”

Sam, şaşkınlık içerisinde bağırdı ama aynı zamanda sırıtıyordu. Zich, topladığı parayı kontrol eden bir çeteci gibi kutuyu açtı.

“Ah, düşünüyorum da, Drew’a Snoc’tan aldığı paranın hesabını sormaya gitmiştin değil mi?”

“Evet.”

Tabii ki de Sam ilk önce direkt olarak Drew ile konuşmayı düşünmüştü ama sonra vazgeçmişti. Onu bir kere gördükten sonra Drew’un laftan anlamayacağını anlamıştı.

“Bakayım.”

Zich, kutunun kapağını açtı ve içindekileri döktü. Sam, yatağının yanındaki yerde bir dağ oluşturan yığına baktı. Havadan altın sikkeler yağdığına inanamıyordu.

“Bir bakayım, ne kadar almışım?”

“… O ne?”

Sam ilk önce kutuyu sordu.

“Sihirli bir eser. Hacmi ya da ağırlığı ne olursa olsun içine ne istersen koyabiliyorsun. Bir sınırı var tabii ama kullanışlı bir eşya.”

Zich mutlu mutlu gülümsedi.

“O adamın kutusuydu. Yaptığı onca şeyin karşılığında bir tazminat olarak aldım.”

“O zaman, bu altın sikkeler…”

“Bunlar da onun.”

Sam doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyordu.

“Artık senin. O adam bayağı zengindi. Bununla hiç zorlanmadan iksirlerin parasını ödeyebilirsin, ama tabii zarar göre sizsiniz, Snoc ve senle paylaştırmam gerek.

Zich, altın sikkelerden birini alıp Sam’in önüne koydu.

“Peki, sen tazminat için ne kadar istiyorsun?”

“Ah, hayır. Bir şey istemiyorum.”

Drew’dan tek taraflı bir dayak yemiş olmasına rağmen Sam, içgüdüsel olarak önündeki serveti reddetmişti. Fazla para onu açgözlü yapmaktansa rahatsız ediyordu. Zich, onu zorlamadı.

“Cidden mi? Peki. Sanırım bazı insanlar önlerine bu kadar fazla para konunca şaşırıyorlar. Ama fikrini değiştirirsen istediğin zaman bana söyle. Ben şehirden ayrılana kadar vaktin var.”

Zich, altın sikkeleri kutunun içine geri koydu ve altın yığını aniden yok oldu.

“Drew’un Snoc’tan ne kadar çaldığını söyle ki düzgün bir şekilde paylaştırabileyim. Sana ve Snoc’a ne kadar bırakacağımı bilmeden kendi payımı alamam.

“Sen de bir zarar gördün mü?”

Zich, Sam’a paranın bir tür tazminat olduğunu söylemişti. Paranın birazını da Zich alacaksa o da zarara uğramamış olmalıydı.

“Tabii ki de.”

Zich hiç tereddüt etmeden başıyla onayladı.

“Arkadaşıma saldırdığı için beni strese soktuğu yetmiyormuş gibi beni bir şeyler yapmaya zorladı ve aşağıladı. Onu köle olarak satıp üzerine para bile alsam yetmez. Meseleyi bu kadar az paraya çözmem çok cömert bir hareket bence.”

Çıkmaz sokak köşelerinde cirit atan bir çetecinin yapacağı bir hesaba benziyordu. Sam, Zich’in yüzünü inceledi. Söylediklerinden hiç utanç ya da suçluluk duyup duymadığını merak ediyordu.

‘Duyuyor gibi bir hali yok.’

Zich, soğukkanlı duruyordu.

Sam, Zich’i incitmemeye dikkat ederek sordu, “Iıı, kibar bir hayat yaşadığını söylememiş miydin? Hırsızlık yapman doğru bir şey mi?”

“Niye hırsızlık diyorsun? Tek yaptığım şey hakkımız olan tazminatı almaktı dedim ya. İyi bir hayat yaşama hedefimle hiç de çelişmiyor.”

“…Anladım.”

En sonunda Sam, Hans’ın birkaç gün önce izlediği yolu izleyerek gitti. Zich’in hiç normal insanlar gibi düşünmediğine kanat getirdi ve onu anlamaya çalışmaktan vazgeçti.

*     *     *

Drew dağın içine doğru yürüdü. Biraz önce Zich tarafından ölesiye dövülmüş olsa da oldukça iyi görünüyordu. Hepsi Paul Chenu’nun çağırdığı o rahip sayesindeydi. Ancak, rahip onu ne kadar iyileştirmiş olursa olsun eskisi gibi olmayacaktı.

Hepsinden önce beş parasızdı. Zich tüm parasını ve sahip olduğu eşyaları ‘tazminat’ adı altında alıp götürmüştü. Sağlık masraflarını karşılayacak parası bile yoktu ve sihirli bir eser kullanarak para ödünç almak zorunda kalmıştı. Zich, kutunun içindeki parayı yeterli bulmasaydı Drew’un tıbbi yardım alacak parası bile olmayacaktı.

Bu yüzden yaraları iyileşir iyileşmez çıkıp canavar avlamaya başlamak zorundaydı. Ama daha önemli bir konu vardı.

“Urgh!”

Drew yutkundu. Yüreği acıyordu. Bütün yaraları iyileşmişti ama bazen durduk yere acı hissediyordu. Muhtemelen psikolojik bir şeydi ve bu yan etkilerin ne zaman baş gösterdiğini biliyordu.

“O piç…!”

Nefret ve öfke patlaması yaşarken aynı zamanda yüreği korku ve çaresizlik hissi ile dolmuştu. Zich, yüzünde hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermeden Drew Sam’e ne yaptıysa ona da aynısını yapmıştı. Drew, kendisinin insanlıktan uzak bir insan olduğunun farkındaydı ama Zich’in bu konuda geçtiğini düşünüyordu. Drew, Zich’in bir insana zarar verirken hiçbir suçluluk duymadığından emindi.

‘Onun için yapılacak bir işten ibaret.’

Kısacası, Zich ona bir insan ya da yaşayan bir varlık gözüyle bile bakmamıştı.

‘Lanet olsun! Yeter! Yeter artık!’

Bacakları kontrolsüz bir şekilde titremeye başlayınca onları yumrukladı. Ancak tek yaptığı şey daha fazla acı çekmek ve vücudunu morartmak oldu. Bacaklarının titremesini durduramıyordu. Drew bunun ne olduğunu biliyordu. Canavarlarla dövüşen ya da savaşlarda savaşan insanların çektiği bir sıkıntıydı bu. Drew hep bu durumla “Korkakların Hastalığı” diye alay ederdi. Ama şimdi o da aynı dertten muzdaripti.

Drew bu derdin çaresini de biliyordu: travmaya sebep olan şeyi ortadan kaldırmak. Ama bunu düşündüğü anda kalbi sıkıştı.

‘O adamla… bir daha… dövüşmek mi?’

Zich'in suratı, o yapışkan gülümsemesi ve gözleri - bunlar aklına gelir gelmez dizlerinin bağı çözüldü.

Güm!

Yere yığıldı. Neyse ki dağdaydı ve kimse onu görmedi. Ama hiç de rahatlamış hissetmiyordu; utanmaktan çok korkmuştu.

‘İ-imkansız.’

O, diğerlerinden biraz daha güçlü olan küçük balıktı sadece. Korkularını yendikten sonra tekrar Zich ile yüzleşme düşüncesi yüzünden kalbine bir sancı sokmuştu girmişti.

“Oh, canım! Durumun beklediğimden de kötü.”

Birden hoşlanmadığı bir ses duydu ve kafasını çevirdi.

Ne ara benim yanıma geldi? Tepeden tırnağa siyah bir kaftan giyen bir figür önünde duruyordu.

“Sen…”

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu… diyebilmem için çok da zaman geçmedi.”

Sesi nazik ve sıcaktı ama Drew bu adamın sözlerinde hiçbir samimiyet hissedemiyordu. Kısa bir süre önce beraber ilginç bir anlaşma yapmışlardı. Adam Drew’un gözlerinin içine baktı ve onunla yüz yüze konuşabilmek için çömeldi. Çocuğuna bir şey anlatmaya çalışan bir ebeveyn gibi hareketler yapıyordu. Ama kaftanın karanlığına gömülmüş yüzü Drew’un tüylerini ürpertiyordu.

“Niye geldin?”

“Halletmeni istediğim bir iş daha var.”

“Ne işi? İyi bir iş ise alırım.”

Adam, Drew’a sırf Snoc’a manasını açmasına yardım ettiği ve onu bir köstebekle karşılaşana kadar madende yürüttüğü için bir servet ödemişti. Paraya muhtaç olan Drew için karşı konulmaz bir teklifti. Ama kaftanlı adam Drew’u süzermişçesine gözlerini baştan aşağı gezdirdi.

“Üstesinden gelebilecek misin? Kötü bir dayak yediğini duydum.”

“İş yapacak kadar iyiyim.”

“Ya seni bu hale getiren bir adamla karşı karşıya kalırsan?”

“Ne…!”

Drew’un rengi attı ve elleri titredi.

‘Umutsuz vaka.’

Adam başını salladı.

‘İçimden bir ses kötü olduğunu söylüyordu ama bu beklediğimden de beter. Bu kadar yıkılacağını düşünmemiştim.’

Adam Drew’un kendisine artık hiçbir faydasının kalmadığını düşünüyordu.

“Hmm.”

Adam hiç memnun olmamış gibi burun büktü ve doğruldu. Drew adamın teklifini geri çekeceğini anladı ve aceleyle bağırdı, “Ü-üstesinden gelebilirim! O adamdan intikamımı alacaktım za—!”

“Hayır teşekkürler,” diye karşılık verdi adam. Sesinde hiçbir nezaket kalmamıştı ve donuk bir tonla konuşmuştu. Adamın birden değişen tavırları karşısında Drew donakaldı.

İttir!

Bir bıçak Drew’un boynunu deşti.

“Sana ihtiyacım yok.”