Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

44. Bölüm 44

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Yer Drew’un boynundan fışkıran kan ile bulandı. Açgözlülüğü kalbinden akıyormuş gibiydi. Kaftanlı adam kılıcındaki kanı sildi ve kınına geri koydu.

‘Plan mahvoldu.’

Drew’un cesedine baktı. Sinir olduğu gözlerinden belliydi ama ulaşmak istediği hedef duygularından daha önemliydi.

‘Bir sonraki plana geçmeli miyim? Hayır, bu durum yüzünden bütün alternatifler de değişmiş oldu. Drew’u kullanmasam bile büyük ihtimalle plan başarısız olacak.’

Bir bakıma cevabı çoktan biliyordu.

‘Yapacak bir şey yok. Hedefe zor kullanarak ulaşmam gerekecek.’

Efendisinin istediği bu değildi ama istediğine yakın bir şey elde etmenin tek yolu buydu.

‘İş yapacak insan bulmam lazım. Kendi başıma hallederim diye düşünüyordum ama son çareye başvurmak zorunda kalacağım gibi görünüyor.’

Bu adamın gururunu incitmişti. Bu yerin ve görevin önemi ve zorluk seviyesi düşüktü. Bu yüzden görevin başına o geçirilmişti; ve en başından beri adamın statüsü ve yetenekleri böyle bir yer için uygun değildi. Sadece boş zamanını doldurmak için bu işi almıştı, onun için küçük bir tatil gibi olacaktı. Ancak şimdi planları yerle bir olmuştu.

‘Onurumu korumak için başka şeyler başarmalıyım. Ve…’

Çok daha önemli bir konu vardı.

‘Bilinmez değişkeni bulmam gerekiyor.’

Şimdiye kadar tereyağından kıl çeker gibi işler yolunda gitmişti; değişime sebep olan şeyi bulmak zorundaydı. Bu, muhtemelen bilinmez değişkendi.

‘O adamın kim olduğunu araştırıp işini bitirmem lazım!’

Kaftanın altındaki iki soğuk göz parıldadı.

*     *     *

Snoc’un evi sanki sahibini taklit ediyordu, kasvetli bir havası vardı. Ahşap kapı Drew Snoc’u yüz üstü bıraktığından beri açılmamıştı. Suç ortakları onu ziyaret etse de etmese de bir şey değişmiyordu.

Gece geç saat olsa da tek bir mum dahi yanmıyordu ve evin içi kapkaranlıktı. Snoc, yatağına uzanıp dalgın dalgın tavanı izledi. Yerdeki kıyafetler darmadağındı, masayı pis bulaşıklarla doluydu. Snoc parmağını bile kıpırdatmıyordu, gören yaşayıp yaşamadığından şüphe ederdi. Gösterdiği tek yaşam belirtisi nefes aldıkça inip çıkan göğsü ve arada kırptığı gözleriydi.

Gurr!

Doğru dürüst hareket etmemesine ve enerji sarf etmemesine rağmen sindirim sistemi çalışmaya devam ediyordu. Snoc’un midesi sahibinin ne hissettiğini önemsemeden biraz yemek yemesi için ona bağırdı.

“...Bir şeyler yesem mi?”

Dünyayla bağlantıyı kesip kendisini eve kapatmış olsa bile Snoc ölmek istemiyordu. Karnını tutup doğruldu. Çok büyük sıkıntılar çekiyormuş gibi gözleri çökmüştü. Yataktan çıkıp ayakkabılarını giydi.

Kuu! Kuu!

Küçük bir şey Snoc’un bacaklarına doğru gelip ayaklarını dürterek bağırdı.

“Sen de mi acıktın?”

Birkaç gün önce madende karşılaştığı köstebekti. Hayvanla karşılaşalı çok kısa zaman olmuştu ama onu aileden biri gibi görmeye başlamıştı. Köstebeği görür görmez sevmişti. Sanki kader ağlarıyla bağlanmışlardı birbirlerine, içgüdüsel olarak köstebeğe karşı bir sevgi duyuyordu. Üstelik Drew onu sırtından bıçakladıktan sonra duygularını paylaşabildiği tek kişi bu köstebekti. Çok garipti ama birkaç gün önce karşılaştığı bir köstebek için bütün hayatını kaldırıp bir kenara atabilirmiş gibi hissediyordu.

“Evet, bir şeyler yiyelim. Anca yemek yersek hayatta kalabiliriz.”

Köstebeği alıp kucakladı. Buna alışmış gibi köstebek de Snoc’un göğsüne doğru sokuldu.

“Gidelim, Nowem.”

Snoc, köstebeğe verdiği isimle seslenip mutfak dolaplarının olduğu yere ilerledi. Bir mum yakıp yiyecek bir şeyler aramaya başladı.

“...Yiyecek hiçbir şey yok.”

Bir tek kuru bir ekmek parçası kalmıştı.

‘Hava aydınlanınca yiyecek bir şeyler almaya çıkayım.’

Drew parasının çoğunu çalmış olsa da karnını doyuracak kadar parası vardı; ama ne zaman bunu düşünce üzerine bir kasvet çöküyordu. Snoc bir dilim ekmek alıp böldü. Sonra küçük parçayı Nowem’in burnunun önüne getirdi.

Hor! Hor!

Nowem ekmeği kokladı.

Yakala!

Nowem küçük ağzını açabildiğince açıp küçük bir ısırık aldı. Ağzını dolduran ekmeği çiğnerken çok sevimli görünüyordu. Snoc ekmeğin geri kalanını kendi ağzına attı. Bayat ekmek ağzını kuruttu ve parçalanan tatsız ekmeği zar zor yutabildi. Sert ekmeği mideye indirdikten sonra açlığının biraz yatıştığını hissetti.

Hava nemli ve boğucuydu, Snoc camı açtı. Hafif bir ay ışığı odaya sızdı. Gökte eşsiz ve bir rüyadaymış gibi hissettiren dolunay vardı. Ay, zihnindeki sıkıntıları yatıştırıyormuş gibiydi. Snoc, dirseğini pencerenin kenarına koydu ve ayı izledi.

‘Ha?’

Ay ışığının altında karanlık bir gölge vardı.

‘Ne?’

Hayal mi görüyordu? Snoc gözlerini ovuşturup pencereye yaklaştı. Orada biri vardı. Ay ışığının altında, Azrail’e benzeyen bir adam Snoc’un evinin çok yakınında duruyor ve ona doğru bakıyordu. Ve yalnız değildi—Snoc dört tane figür görüyordu.

Hepsi koyu renk kaftanlar giyiyorlardı, o yüzden karanlığın için seçmesi zordu. Kadın mı erkek mi olduklarını ya da yaşlarını tahmin etmek imkansızdı. Korkunç bir sahneydi. Snoc hemen camı kapatıp kilitledi.

‘Neydi o?’

Gecenin bir yarısı, gizemli figürler ürkütücü bir şekilde evini izliyorlardı. Snoc zaman kaybetmeden bütün pencereleri kapattı ve kapısının kilidini kontrol etti. Sonra, yatağının yanındaki bir yere oturup Nowem’e sarıldı. İçeri birinin girdiğini duyar duymaz yatağın altına saklanmayı planlıyordu. Nefesini tutup biri kapıyı zorla açmaya çalışır diye kulaklarını dört açtı.

‘Hayal mi gördüm?’

Ne kapının açıldığını ne de herhangi başka bir ses duydu. Belki de yorgunluktan dolayı hayal görmüştü. Ya da onunla hiçbir işi olmayan bir grup insanı görüp yanlış anlamıştı. Snoc, bu kadar korkak olduğu için kendisine kızmaya başladı. Sonra, kafasını kaldırdı ve önünde karanlık bir gölgenin olduğunu gördü.

*    *    *

Saat geç olsa da Zich ve Hans’ın odasında büyük bir ateş yanıyordu. Zich, odadaki tek masada oturmuş önüne dağ gibi yığdığı altın sikkeleri sayıyordu. İlk bakışta çok para kazanmış ve içten içe mutluluk gözyaşları döken açgözlü bir tüccarı andırıyordu. Ama yüz ifadesi bunun için fazla sakindi.

Klink!

 

Son onluk para sütununu masaya koydu.

‘O piç gerçekten de iyi para kazanıyormuş.’

Zich parmaklarıyla altın sütunlara vurdu. Her dokunuşunda bir sütun yalpalandı ve devrildi. Altınlardan gelen çınlama sesleri her paraya aç ruhu doyurabilirdi.

Hans, bu manzarayı yatağından izledi. Zich, ona erken yatabileceğini söylemişti ama Hans çınlama sesleri yüzünden uyuyamamıştı. Ayrıca ilk defa bu kadar fazla altın sikkeyi bir arada görüyordu. Gözlerini onlardan alamıyordu.

Sonra, Zich bir çanta çıkarıp içine bir miktar altın koydu.

“Drew’un Snoc’tan çaldığı miktar bu kadar. Verdiği psikolojik rahatsızlığın karşılığı olan tazminatı da eklersem yeterli olacaktır. Sam’in benden tazminat olarak isteyebileceği miktarı da ayırdım.

Paranın birazını daha kenara koyunca Zich geriye kalan altın sikkelere baktı.

“Burası benim.”

Geriye bir hayli para kalmıştı.

“Hey.”

“Evet, efendim!”

Artık şartlanmıştı. Zich ona seslendiği zaman Hans saniyesinde cevap veriyordu.

“Al bunu.”

Zich, umursamaz bir tavırla bir avuç sikkeyi ona doğru attı ve altınlar Hans’ın oturduğu yatağın üzerine yağdı.

“...Nedir bu?”

“Ne istiyorsan onu yap. İster karnını doyur, ister alet edevat al, hatta gelecekte kullanmak için de saklayabilirsin.”

Hans altın sikke yığınına baktı. Kendisine de bir pay verileceği aklından bile geçmemişti ve bu küçük bir pay da değildi. Hayatında hiç sahip olmadığı kadar para vardı burada.

“Ge-gerçekten alabilir miyim?”

“Ne? İhtiyacın yok mu?”

“Ha-hayır. Ondan değil...”

“E, al o zaman.”

Hans tekrar altın yığınına baktı. Yığının üzerinde bir kese vardı. Zich, Hans paralarını koyabilsin diye fırlatmıştı.

“Seyahatlerimizi karşılamaya yetecek kadar paramız yoksa… biriktirmek daha iyi olmaz mı, efendim?”

Çok büyük bir para olduğu için Hans bir havalara girmişti.

“Yola çıkmadan önce aldığım parayı, Karuwiman’ın verdiği ödülü ve haddini bilmeyen bu adamı patakladıktan sonra aldığım parayı birleştirirsek uzun bir süre sıkıntı çekmeyeceğiz. Hem paramız azalsa bile para kazanabileceğimiz bir sürü yer var.”

Hans şimdi düşünüyordu da Zich hiç para biriktirmiyordu. Pahalı iksirleri önemli şeyler için sakladığını söylese de ihtiyacı olduğu zaman hiç düşünmeden kullanıyordu. Üç iksirin üçünü de sırf arkadaşı çok kötü durumda diye kullandığını düşününce Zich neredeyse müsriflik ediyordu.

‘Arkasında bir desteği mi var acaba?’

Hans’ın aklına bu da gelmişti ama bu düşünceyi hemen sildi.

‘Kafa yormanın bir anlamı yok.’

Hans bu zamana kadar Zich’in normal insanlar gibi düşünmediğini idrak etmişti. Altın sikkeleri keseye koyup ağzını sıkıca kapattı. Sonra, keseyi çantasının köşesine sakladı.

“O zaman, yola koyulayım mı?”

Zich sandalyeden kalkıp gerindi. Sonra mumları söndürmek için yürüdü.

“...Ne oluyor?”

Zich başını çevirip camı açtı.

“Niye dedin?”

“Dışarıda bir gürültü var.”

Sarı ayın altında çatıların üzerinde koşan bir grup insan gördü. Hayra alamet olmadıkları belliydi ve kötü adamlara benziyorlardı.

‘Müdahale etsem mi?’

Zich’in kibar bir iş yapması için bir fırsat olabilirdi. Biraz bunu düşünürken adamlardan birinin bir insanı taşıdığını gördü.

‘Snoc değil mi o? Ne işi var orada?’

Zich, onların Snoc’un dostları olmadığını hemen anlamıştı. Snoc’un başını başka bir belaya soktuğu belliydi.

‘Amma da şanssız bir adam. Daha geçen Drew ile bir olaya karışmıştı.’

“Ben bir süreliğine dışarı çıkıyorum.”

“Anlamadım?”

Zich, bunları söyleyip camdan kendisini dışarı attı.