Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm 46

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

Snoc’u taşıyan suikastçılar yollarına devam ediyorlardı. Eskisi gibi umursamaz takılmıyorlardı çünkü Zich onların peşindeydi. Varacakları yere doğru koşmaya başladılar: Iruce madenine. Sonra, önceden hazırladıkları iplerle kolaylıkla madenin duvarlarına tırmandılar.

“Siz burada bekleyin. Kimseyi içeri almayın. Rakibiniz sizden güçlü çıkarsa bana zaman kazandırmak için canınızı feda edin.” Suikastçılar takımının lideri bunları söyleyip arkasını döndü.

Diğer suikastçılar başlarıyla onayladılar ve Snoc’u ona teslim ettiler. Adam yanlarından ayrılıp madenin derinliklerine doğru ilerledi. Bu sırada diğerleri de gölgelerin içinde saklanıp izinsiz girmeye çalışacak kişilerin gelmesini beklediler. Madenin içi kapkaranlıktı, en küçük bir ay ışığı bile içeri girmiyordu. Ama adam yürürken çok rahattı. Patikalardan kolaylıkla geçti ve madenin içindeki kapalı alana geldi. Bir çökme yaşandığı için girilmesi yasaktı, girişi de doğal olarak kocaman taşlar kapatmıştı.

Adam sanki çantasını üzerinden atıyormuş gibi Snoc’u yere indirdi. İçinde bulunduğu durumdan bihaber olan Snoc irkildi ve elini sırtına koydu. Canı çok yanıyordu.

“Uhhh…!” Snoc acı içinde inledi ve gözlerini açtı. “B-bu...”

Her yer karanlık olsa da Snoc nerede olduğunu anlamıştı. Her gününü bu boğucu ve can sıkıcı ortamda geçirmişti.

‘Maden mi?’

Neden maden alanındaydı. Snoc hatırlamaya çalıştı.

‘Evde ekmek yemek üzereydim, sonra camdan dışarı baktığımda…!’

Baştan aşağı ürperdi. Kimliği belirsiz figürler evine girmişti ve hatırlayabildiği en son şey onu zorla çekiştiren ellerdi.

‘Kaçırılıyor muyum?’

Snoc hemen ayağa kalktı. Neyse ki vücudunun her yeri acımıyordu ve eli kolu bağlanmamıştı. Snoc, herhangi bir yerinin kırılmadığından emin olmak için kendisini kontrol etti, sonra vücudundan bir şeyin yere düştüğünü hissetti.

Kuu!

Küçük bir inleme duydu, ve Snoc’un yüzü güldü.

“Nowem!”

Bu kesinlikle ailesinden birinin sesiydi. Snoc, sesin olduğu yere doğru ilerlemeye çalıştı. Neyse ki hemen Nowem’i bulabildi.

Kuu! Kuu!

Nowem, yüzünü Snoc’un ellerine sürtmeye başladı. Snoc, Nowem’i sıkıca kucakladı ve hayvanın yumuşak sıcaklığını üzerinde hissetti. Kaygılarının birazı çoktan uçup gitmişti.

Flaşş!

Birden Snoc’un önünde bir ışık belirdi ve Snoc gözlerini kapadı. Işığa biraz alışınca yavaşça ellerini gözlerinden indirdi. Önünde bulanık bir ışık vardı, ışığın yanında duran bir insan olduğunu gördü.

Bu manzara Snoc’u dehşete düşürdü. Adam vücudunu tepeden tırnağa kaplayan siyah bir kaftan giyiyordu. Onu kaçıran kimliği belirsiz figürlerden biri olmalıydı.

“Bayım, uyanmışsınız.”

Ona karşı şiddet kullanmış olsa da adamın sesi Snoc’la konuşurken çok nazikti. Ama nedense bu Snoc’un içini hiç rahatlatmıyordu. Tam tersine adamın sesini duyunca daha da tetiğe geçti.

“Se-sen kimsin?”

“Ah, kendimi tanıtmadım. Daha ferah bir ortamda mis gibi bir çay yudumlarken birbirimizi tanımak güzel olurdu, ama biraz acelemiz var.”

Adam elini uzattı. Yakın zamanda başına gelenleri hatırlayınca, Snoc farkında olmadan irkildi ve gözlerini kapadı. Ama adamın elini uzattığı kişi Snoc değildi.

Yakala!

Kuuuuu!

Nowem, öfkeli bir şekilde bağırdı. Nowem’in çığlığını duyan Snoc gözlerini açtı ve adamın zorla Nowem’i tuttuğunu gördü.

Nowem, dişleriyle Snoc’un kıyafetlerine tutundu ve ondan ayrılmayı reddediyordu. Snoc, bu cesaretini nereden bulduğunu bilmiyordu ama Nowem’in bağırışını duyar duymaz harekete geçti.

Yumruk! Yumruk!

Snoc, bir eliyle Nowem’i tutarken diğer eliyle de adamı yumrukladı.

“Bırak! Bırak!”

Ama adamın kolları milim oynamadı. Tam tersine adam boşta kalan koluyla Snoc’un boynuna yapıştı.

“Ufh!”

Adam, Snoc’u boynundan tutarak kaldırdı. Snoc, sanki asılarak idam ediliyormuş gibi hissetti.

‘İlginç. Bana ürkek biri olduğu söylenmişti. Bu köstebekle arasında özel bir bağ var herhalde.’

Snap!

“Ahh!”

Snoc, boynundaki baskı giderek artınca en sonunda Nowem’i bırakmak zorunda kaldı. Nowem çekiştirilirken çığlığı bastı, adam Snoc’u bir taş yığınının üzerine fırlattı.

Bam!

“Urghh.”

Snoc taşların üzerine çakıldı ve hareket edemez haldeydi. Biraz zaman geçtikten sonra zar zor kendisini kaldırıp etrafına baktı.

‘...Burası!’

Çökmüş kaya parçaları girişi kapatıyordu. Tam o anda Snoc nerede olduğunu anladı.

‘Çöken bölümdeyim!’

Snoc dönüp elini bir kaya yığınının üzerine koydu. Sonra önündeki alana baktı.

“Ne yapıyorsun? Ne var önünde?”

Snoc adamın sözlerini duyunca irkildi. İrkilmesinin sebebi ondan daha da korkması değildi, adam sanki Snoc’un neden dik dik ileriye doğru baktığını biliyormuş gibi konuşmuştu. Şaşkınlığını gizleyemedi ve gözlerini adama dikti.

“Nereden bildiğimi merak ediyormuşsun gibi bakıyorsun. Pek bir numarası yok. Gözlerin sanki babanın mezarına bakıyormuşsun gibi çok hüzünlü ve çaresiz görünüyordu.”

Snoc, adamın yüzünü göremiyordu ama şu an ona sırıttığından emindi.

“Ah, şimdi aklıma geldi, burası çökünce iki kişi hayatını kaybetmemiş miydi? Madencilik gerçekten de çok zor bir iş. İkisinin de genç oğulları vardı. Huzurlu bir şekilde öldüklerini sanmıyorum.”

“Kes sesini…”

Snoc adama hakaret etti. O kadar öfkeliydi ki artık ondan korkmuyordu.

“Aman, çok korktum! Ama özür diliyorum. Başkalarının anne babalarına saygısızlık etmek doğru bir şey değil. Hatamı telafi etmek için sana bazı bilgiler vereceğim.”

“...Bilgi mi?”

Snoc, adamın sözlerine güvenemeyeceğini biliyordu. Onu kaçıran ve ona saldıran bir adamın kendisine yararlı bir bilgi vereceğini hiç düşünmüyordu. Hepsinden önce adam alay eder gibi konuşuyordu. Ama Snoc ister istemez kulak kesildi, çünkü babası hakkında bir şeyler duyacaktı.

“Öfkeli eski bir varlık kocaman bir dalga gibi üzerimize geliyor. Daha önce görülmemiş bir felaket bu.”

“Bu şarkı...”

“Sen de biliyorsun, değil mi? Madenin derinliklerinde uyuyan bir ‘maden canavarı’ hakkında bir şarkı. Senin gibileri bu canavarın yalnızca bir efsaneden ibaret olduğuna ve şarkının da çocuklar korksun ve madene girmesin diye yazıldığına inanır. Ama efsane tamamen gerçek! ‘Maden canavarı’ gerçek ve bu şarkı da o canavar hakkında.”

Adamın dediklerini duyan Snoc’un gözleri titredi.

“Şuradaki şeyi görüyor musun?”

Adam bir yığın taşı işaret ediyordu. Snoc, adamın işaret ettiği yere bakınca garip bir şey gördü. İlk bakışta en tepede duran taş diğer taşlardan farksız gibi görünüyordu ama daha dikkatli bakınca sanki insan yapımı bir maddeden yapılmış gibi duruyordu.

“Bir mühür taşı. O taş ‘maden canavarını’ oraya mühürlüyor. Baban burada kazı yapıyordu ve yanlışlıkla mühür taşına dokundu— işte böylelikle ‘maden canavarı’ kurtulmuş oldu!”

Bir yandan adam öğrencisine ders veren kibar bir öğretmeni andırıyordu; diğer yandan ise sesi masum bir çocuğu kandırmaya çalışan bir iblis gibi çıkıyordu.

“O olay yüzünden bir deprem oldu. Tabii ki de en çok etkilenen yer burasıydı, mühür taşının olduğu yerdi. Ve bu yüzden bu alan çöktü ve babanın mezarı oldu.”

Snoc, o sıralarda olan şeyleri hatırlamaya başladı. Aniden bir titreme hissedilmişti, sonra da bir kargaşa kopmuştu.

Etrafındaki insanlar bir bir koşarak kendilerini dışarı atmış, görevliler ise neler olduğunu anlamaya çalışmıştı. Ama hatıraları arasında en iyi hatırladığı sahne annesinin ona sıkı sıkı sarılıp gözyaşı dökmesiydi.

“Sinirleniyorsun, değil mi? İçini bir öfke kaplıyor mu? Babanı katleden, annenin fazla çalışmaktan can vermesine sebep olan, ve senin madencilikten nefret etmenin nedeni o canavar!”

Hatıralar zihnini doldurdu. Snoc dişlerini gıcırdattı ve maden canavarını düşündükçe yüreğindeki nefret giderek büyüdü.

“Nefret duyman kötü bir şey değil! Nefret etmek senin en büyük hakkın! O canavar senin aileni elinden almadı mı?!”

Adam bağırdıkça Snoc’un öfkesi de artıyordu. Sesi mağarada yankılanıp Snoc’un aklını dolduruyordu.

“Peki o zaman, bu lanet piçe hak ettiği cezayı verelim. Babanı öldürüp hiçbir şeyi umursamadan hayatına devam eden bu utanmaz piçe ne kadar öfkeli olduğunu göster!”

Svişş.

Adam ellerini çıkardı. Öfkeden kudurmuş olan Snoc adamın elindekini görünce irkildi—

Nowem’di bu.

Nowem, karşı koymaktan yorulmuş olmalıydı ki bedeni çok yorgun görünüyordu. Aynı zamanda çok korkmuş olduğu belliydi.

“Ne duruyorsun? Ona nefretini kus ya da zarar ver. Bu senin hakkın!”

“Ne-ne diyorsun sen? N-Nowem’in bununla ne alakası var...”

Snoc’un öfkesi söndü. Gerçekle yüzleşince tir tir titredi. Adam acımasızdı— hatta, bu hoşuna gidiyordu. Neşeli bir sesle konuşmaya devam etti, “Bu senin en büyük düşmanın! Buranın çökmesine ve babanın ölümüne sebep olan o. Maden canavarı o!”

“!!!”

Snoc’un gözleri fal taşı gibi açıldı.

“O Yeryüzü’nün sihirli canavarı. Adını Nowem mi koydun? Sana yanaşıp ailenden biriymiş gibi davranma cüretinde bulunduğuna inanamıyorum. Gerçekten çok bozuk karakterli biri. Eminim bunca zamandır sana gülmüştür!”

Kuu! Kuu!

Nowem sanki adamın dediklerine karşı çıkıyormuş gibi bağırdı. Ama kimse onun bağırışlarına kulak vermedi. Ne adam, ne de Snoc.

“Bu kötülük dolu piçe hak ettiği cezayı ver. Niye tereddüt ediyorsun? Babanı öldüren varlık bu değil mi? Birkaç gün önce tanıştığın bir canlı için babanın ölümünü görmezden mi geleceksin?”

“!!!”

Snoc zangır zangır titrerken adam gülmeye başladı.

*     *    *

Dur!

Zich madenin önünde durdu. Ona saldıran üç suikastçı yüzünden diğer suikasçılarla arasındaki mesafe açılmıştı. Ama Zich’in üstün saptama becerisi sayesinde nereye gittiklerini gözden kaçırmamıştı.

‘Maden sahasının içine girdiler.’

Bu saatte neden madene girmişlerdi? Üstelik neden bir madenciyi kaçırmışlardı? Onlara sormak istediği çok soru vardı.

‘İlk önce bu serserileri halletmem lazım.’

Zich kollarını indirdi. Kılıcının ucu neredeyse yere değiyordu.

Güm. Güm.

Zich, bedenini gevşetti ve yürüdü. Çok fazla açık veriyordu. Hiç saldırıya uğrayacağını düşünmeyen biri gibi yürüyordu. Zich tam madene girmek üzereydi ki karanlıkta gizlenen figürler harekete geçti.

Deş!

Zich’in kılıcı gölgelerden birini deşti. O kadar doğal hareket etmişti ki suikastçının tepki verecek zamanı bile olmamıştı ve karşı koyamadan öldü.

“Uff!”

Svişş!

Suyla akıp giden siyah mürekkep gibi suikastçılardan biri yavaşça karanlıktan çıktı. Yerde ölü yatıyordu ve elini boynuna götürmüştü. Yer kanla kaplandı.

Suikastçıların yeri artık gizli değildi. Bunu fark ettikleri anda hepsi kendilerini Zich’in üzerine attı. Ama Zich sanki et doğruyormuş gibi hepsini doğradı.

Splaşş!

Zich, kılıcındaki kanı sildi ve ceset yığınının yanından geçip gitti.

‘Hmm, cehennemin kapısına benziyor.’

Maden geceleri çok tüyler ürpertici görünüyordu. Her an bir iskelet ile yürüyen ölü önünüze fırlayıp dans edebilirmiş gibi bir hava vardı.

‘Öldürdüğüm suikastçıları sayacak olursam geriye yalnızca bir tane kalmış oluyor.’

Zich lideri henüz öldürememişti. Snoc’u madenin içine götüren muhtemelen liderdi.

‘Onu hemen bulacağım ve sorularıma cevap alana kadar döveceğim.’

En bilgili kişi muhtemelen liderdi. Snoc’un güvende olup olmadığı düşüncesi çoktan Zich’in aklının bir köşesine itilmişti. Tabii ki de Snoc’u kurtaracaktı ama suikastçıların planı onu daha çok meraklandırıyordu.

Sonra, Zich bir şey sezdi.

“Hmm?”

Duraksadı. Yere baktı.

‘Yok artık. Bu…?’

Zich, ayağının altında tüyler ürpertici bir şey olduğunu hissedebiliyordu.