Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

5. Bölüm 5

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

 

Zich'in bir şövalyeye meydan okuyup ortalığı ayağa kaldırmasının üzerinden bir gün geçmişti. Şafak sökerken Zich, kimseciklerin olmadığı arka bahçeye gitti.

“Vızz!”

Zich derin bir nefes alıp kılıcını kavradı. Temiz sabah havası ciğerlerini doldurdu.

Kavra.

Kılıcına sıkı sıkı sarıldı. Birkaç kez nefes alıp verdi ve biraz ısındı.

Kes!

Keskin kılıç önündeki havayı kesti ve atik hareketleriyle sabah çiyinin havada titrediğini gördü.

Vın!

Kolaylıkla ayağını oynattı ve savrulan toprak havada bir toz bulutu bıraktı.

Güm!

Sonra, ağırlığını biraz hareket eden ayaklarına vererek kendi etrafında döndü. Dönüşten kazandığı gücü omuzlarına, kollarına ve kılıcının ucuna kadar aktardı.

Kesss!

Hamleleri hem güzeldi hem de tehdit saçıyordu. Ağacın yapraklarının arasından sızan güneş ışığı kılıcın üzerinde milyonlarca parçaya ayrılıyordu.

Vın! Vın! Vınn!

Zich, farklı bir kılıç hamlesi denedi. Önceden hamleleri cam kadar keskindi ama şimdi bir sopa kadar ağırlaşmıştı. Kılıcı kullanma tarzı değişmeye devam etti. Yavaşladı, sonra hızlandı, keskinleşti ve sonra yumuşadı.

Zich yavaş yavaş zamanın nasıl geçtiğini fark etmemeye başladı.

“Puf!”

Kılıcını hareket ettirmeyi bıraktı ve nefesini kontrol altına aldı. Ter içinde kalmıştı.

‘Kondisyonum düşündüğümden daha iyi.’

Yumruğunu sıkıp açtı. Elleri hırpalanmış ama solgun görünüyordu, on dokuz yaşındaki bir vücuda ait duruyorlardı.

On dokuz yaşına geldiğinde, Zich hala kılıç dövüşünü öğrenmemişti ama vücudunu geliştirmek için temel girişimlerde bulunmuştu. Tabii, "Gücün Şeytan Lordu" olarak anıldığı günlerle kıyaslamak komik olurdu. Ama yaşı göz önüne alındığında, vücudu iyi durumdaydı.

‘Aslında kılıç dövüşünü hiç öğrenmemiş olmam daha iyi oldu.’

Zich'in şimdiki vücudu ham, el değmemiş bir taş gibiydi. Temel bir gücü olan ama henüz şekillendirilmemiş bir vücuttu. "Gücün Şeytan Lordu" günlerinde kazandığı deneyim ve uzmanlıktan da yararlanırsa, giderek artan bir ilerleme katedebilirdi.

‘Yine de temel eğitim almamış olmam beni biraz üzüyor.’

Kont, her ne kadar kılıç dövüş tekniklerini Zich'e aktarmak istememiş olsa da, ailesi metal kale olarak anılıyordu. Kılıç dövüşünü öğrenmesinin mutlaka bir yolu olmalıydı.

'Babamın takdirini almak için o kadar çaresizdim ki, bu aileye özgü teknikler dışındaki kılıç dövüş tekniklerine bakmak bile istemedim.'

Zich’in kendisini çaresiz hissettiği konu başarılı bir varis olup tahta geçmek ya da kılıç dövüşünü öğrenmek değildi— yalnızca babasının dikkatini çekmek ve onayını kazanmak istemişti.

'Geri dönüp bakıyorum da, gerçekten masummuşum.'

İnsanlar 'Gücün Şeytan Lordu Zich Moore'un gençken zayıf ve savunmasız bir çocuk olduğunu öğrenselerdi şok geçirirlerdi.

‘Eh, ailemi geride bıraktıktan sonra çok acı çektim.’

Zich, 'Gücün Şeytan Lordu' unvanını hak etmeden önce, bir dizi akıl almaz acılara katlanmış ve denemelerden geçmişti. Bu denemelerin ve sorunların art arda gelmesinde neredeyse bir tuhaflık vardı.

‘Artık planlandığını düşündürecek noktaya gelmişti.’

Zich güldü. Böyle düşünmenin hiçbir anlamı yoktu. Kont onu sürgün ettiğinde elinde ne gücü ne serveti ne de geçmişi vardı ve pek çok insan bundan istifade etmek istemişti.

‘Bu kadar yetenekli olmasaydım, yüzlerce kez ölmüş olurdum.’

Anlamsız düşünceleri bir kenara bırakıp tekrar kılıcıyla pratik yapmaya başladı.

‘Vücudumun fit olması güzel ama bu düelloyu kazanmak zor olacak.’

Rakibi, daha yirmili yaşlarının başında olan dahi şövalye Byner'dı. Zich'in düello zamanı gelene kadar fiziksel güç olarak Byner’ı yakalaması imkansızdı.

Şu anda Byner'ın becerileri de onunkilerden üstündü. "Zich Moore" olarak beceri bilgisi vardı ama vücudu hala antrenmansızdı.

‘Bu becerileri kazanmak için deli gibi çalışmam gerekecek. Bunları sanki alışkanlık haline gelmiş gibi kullanabilmemin tek yolu bu.'

Ve daha önce de söylendiği gibi, Zich'in vücudu o noktaya kadar eğitilmemişti.

Ama en önemlisi—

“Vızz!”

Zich bir kez daha derin bir nefes alıp gevşedi. Hamlesini yapmadan önceki gevşeme çalışmalarından farklıydı. Zich gözlerini kapadı ve içsel bedenini hissetmeye çalıştı.

Hafif bir esinti ayağını gıdıkladı ve ayaklarının altındaki zemin sert ve sağlamdı. Bu tür dışarıdan gelen hisleri görmezden geldi ve iyice odaklanmaya çalıştı. Bedeninin içindeki kan damarlarının attığını ve kanın akışını hissetti.

Sonra, daha da derine indi. Bir şey hissetmeye başladı—birbiriyle iç içe geçmiş pek çok madde tarafından sabitlenmiş devasa bir kütle. O kadar büyük bir güç barındırıyordu ki bu gücü salsa kocaman bir şehir yok olabilirdi.

 Zich yavaş yavaş bu kütleye dokunmaya başladı. Ama sanki dışarıdan gelen hiçbir uyarana aldırmıyor gibiydi, Zich’e hiçbir tepki vermedi.

Zich’in alnından ter damlamaya başlamıştı. Kütlenin tepkisini çekmek için dikkatini korudu.

Seğirme!

Kütle sonunda küçük bir yanıt vermişti ve Zich’in dikkati bir anda dağıldı.

Güm!

Zich'in bedeni şokun etkisiyle sarsıldı ve yere yığıldı. İlk önce dizlerinin üzerine çöktü, kısa bir süre sonra da kıçının üzerine düştü.

“Ah, lanet olsun! Bu pisliği kontrol etmek hala çok incelik istiyor!”

Zich elini kalbinin yanına koydu. Zich'in içinde yaşayan o müthiş ve yıkıcı kütle onun manasıydı.

‘O kadar dikkatimi yoğunlaştırmama rağmen yalnızca bir kısmı uyandı.’

Bir an için kendisini karamsar hissetti. Bitkin bir halde yere yattı.

‘Yapacak bir şey yok. Konu sahip olduğum manaya gelince gerçekten de yetenekliyim.’

Her insanın sahip olduğu bir mana sınırı vardı. Zich’in sahip olduğu mana miktarı normal bir insanınkiyle kıyaslanamayacak kadar fazlaydı.

‘Eh, bir elf sahip olduğum mana miktarının şimdi soyu tükenmiş olan bir ejderhanınkine benzetmişti.’

Zich'in Gücün Şeytan Lordu haline gelmesinin sebeplerinden biri de bu ejderha manasına benzer miktardaki manaydı. Ancak şu an Zich'in hiç manası yok gibi bir şeydi. Şu anki haliyle böylesine büyük miktardaki bir manayı kontrol etmesi imkansızdı.

‘Bu kadar mana neredeyse çok fazla.’

Zich, ailesinden ayrıldıktan çok daha sonra manasın tam anlamıyla kontrol etmeyi başarabilmişti. Bu yüzden, Steelwall varisi Zich'in hiç manası olmadığına dair söylentiler yayılmıştı. Onu, Steelwall Kontu olarak tahta geçmekten alıkoyan başka bir engel de buydu.

Ama bu, Zich'in hayattaki ikinci şansıydı. Şu anda manasını her yönüyle kullanamayacağı belliydi ama bu konuda ustalaşmak için ilk adımları atabilirdi.

Bu düşüncenin bir kanıtı olarak, bir mana çizgisi elinin üzerinde süzüldü.

‘Bunun sayesinde galip gelme şansım artıyor.’

Ama yine de şansın ondan yana olmadığı konular vardı— Şeytan Lordu olarak kazandığı onca deneyim ve yarım yamalak kontrol edebildiği manasına rağmen bir şövalyeyi yenmek zorlayıcı bir iş olacaktı.

‘Şu an temel becerilerimiz arasında dağlar kadar fark var.’

Ancak bütün bunların Zich için önemi yoktu. Zich bunların hepsini en başından beri biliyordu ve yine de şövalyeye meydan okumuştu.

‘Kaybedecek de hiçbir şeyim yok.’

Zich, Steelwall ailesini geride bırakacağına zaten karar vermişti.

‘Baştan başlamak için başka bir şansım olduğu için mutluyum ama bu tahtın varisi olmak istediğim anlamına gelmiyor. Tahta geçersem ölümüne hüsrana uğramış olacağım.’

Kardeşinin her bir destekçisini kazanıp kendi tarafına çekmesi gerektiğini düşünmek bile başını ağrıtıyordu.

‘Öylesine hüsrana uğramış olacağım ki erkenden mezarı boylayabilirim. Kont olmadan önce bütün ailenin altını üstüne getirmezsem bu bir mucize olur.’

Olayların tam da Zich'in hayal ettiği gibi gelişme olasılığı oldukça yüksekti - hayır, kesindi. Bütün bu hayal kırıklıklarına katlanmaktansa Steelwall'dan ayrılması onun için çok daha iyi olurdu.

“Sonunda mananı uyandırdın mı?”

Ani bir ses Zich’in düşüncelerini yarıda kesti.

Zich memnuniyetsizlik içinde yüzünü buruşturdu ve "Neyin var senin? Beni gözetliyorsan, defol git ve beni rahatsız etme." derken arkasına bile bakmadı.

"Burada olduğumu biliyor muydun?"

"Hareket ederken bu kadar gürültü yapıp bir de neler saçmalıyorsun? Yerinde duramayan bir gulyabani gibiydin.”

Siniri bozulan Greig, Zich'in söyledikleri karşısında kaşlarını çattı.

‘Sessiz hareket etmeye çalışmıştım.’

Greig bir suikastçı gibi kendisini tamamen saklamaya çalışmamıştı ama aynı zamanda hareketsiz kalmaya da özen göstermişti. Onun tanıdığı Zich, olduğu yerde duran bir davetsiz misafiri fark edecek kadar keskin duyulara sahip değildi.

'Konuşması ve hareketleri de hala garip.'

Bu zamana kadar Kont ve Kontes, Zich'in hal ve hareketlerindeki ani değişikliğe pek kafa yormamış ya da tepki vermemişti; bu çift “oğullarına” bu kadar uzaktı.

Ancak onların aksine  Zich'in değişimi Greig’de şüphe uyandırmıştı.

Greig hiçbir şey söylemeden Zich'e bakmaya devam etti.

"Ne? Benden istediğin bir şey varsa şimdi söyle, yoksa defol buradan."

“...Gerçekten mümkün olduğunu düşünüyor musun?”

“Neyden bahsediyorsun? Daha açık konuşamaz mısın?”

“Sör Byner ile olan düellondan bahsediyorum. Ve tahta geçmenden.”

Greig’in konuşması biraz sertleşmeye başladı. “Neden birden davranışlarını değiştirmeye karar verdin anlamıyorum ama nafile olduğunun farkındasın değil mi? Ne alabiliyorsan alıp gitmelisin. Haddini bilirsen sen giderken bir hoşça kal hediyesi bile hazırlayabilirim.”

‘Ha! Şu salağa da bakın.’

Her ne kadar Zich’in kont olmak gibi bir arzusu olmasa da Greig’in alaycı tavrı sinirine doknumuştu.

Zich birden ayağa kalkıp Greig’e doğru yürüdü. O yürürken Greig bir santim bile geri adım atmadı.

“Steelwall Kont’u olacağımdan mı korkuyorsun?”

“Niye korkayım ki? Senin gibi birini bile yenemezsem tahtın varisi olmaktan vazgeçmem gerekir.”

Gerçekten de Zich’in asla tahta geçemeyeceğini düşünüyormuşçasına yüzündeki gülümseme ile alay ediyordu. Dalga geçmesine sinirlenmek yerine Zich nazikçe gülümsedi.

“Gerçekten mi? Eğer sevgili kardeşim öyle diyorsa öyledir. Sonuçta kardeş değil miyiz?”

Zich Greig’in omuzlarına hafifçe birkaç kez vurdu ve bu hareket üzerine Greig’in yüzü tamamen bozuldu. Greig’in yüz ifadesindeki değişimden hoşlanan Zich bir kez daha söze girdi, “Ama ben yine de ilk doğan olduğum için bir avantaj sahibiyim. O yüzden neden şöyle yapmıyoruz?”

“Nasıl?”

“Biz savaşçı bir aileyiz. Diğer ailelerin aksine, bir insanın gücü ve savaşma kabiliyeti bizim için çok daha önemli.”

“Dur, düello mu istiyorsun? Tahta geçmek için bir düello?”

“Elbette. Başka neyi kastediyor olabilirim ki?”

Greig, Zich’e şüpheyle baktı.

“Cidden beni bir düelloya mı davet ediyorsun? Ve Sör Byner ile olan mesele de... gerçekten de aklını mı yitirdin?”

“Ne, korkuyor musun?"

Greig’in kaşları seğirdi. Dudağını ısırdı ve Zich’e dik dik baktı.

“...Pekala. Reddetmem için hiçbir sebebim yok.”

“Bunu diyeceğini biliyordum.”

Doğru hatırlıyorsa bu zamanlarda Greig savaşma konusunda büyük bir ilerleme kaydetmişti. Greig’in kılıç dövüşünün temellerini dahi bilmeyen ve manasını daha yeni uyandırmış olan Zich’e karşı bir düello teklifini reddetmesi için hiçbir sebebi yoktu.

“Ancak, düelloyu kabul etsem bile bu düellonun tahta geçmekle bir alakası olamaz. Babamız kabul etmeyecektir.”

Her ne kadar bireysel savaşma becerisi oldukça önemli olsa da tahta geçmek için gerekli olan tek özellik değildi.

Dahası, ailedeki herkes Zich'in sürgün edilmesi için birlik olsa bile, tek bir düello haleflik gibi önemli bir meselede belirleyici bir faktör olamazdı. İlk doğan olarak Zich, geleneksel soy avantajına sahipti.

"Hadi be, seni aptal. Ama düello yaparsak, babam haleflik konusunda seni düelloya davet ettiğime dair bir söylenti yayacak. Kaybedersem benim başıma neler geleceğini düşün. Düellomuz gayri resmi olacak olsa da, artık açık bir şekilde taht üzerinde hak iddia edemeyeceğim. Babam bütün sorunlarını güç ile çözen biri gibi görünse de, sonuçta o bir soylu. Böylesine küçük bir planı gerçekleştirmek onun için çocuk oyuncağı olacak.”

Greg çenesini kaşıdı. Bu düelloyu kabul ederse elde edebileceği çok fazla şey vardı.

“Sonrasında tahta geçmemin önündeki büyük bir engel büyük ölçüde yok olmuş olacak.”

“Evet. Ama tabii ki de bütün bunlar eğer beni gerçekten yenersen gerçekleşecek. Benden daha fazla kaybedecek şeyin var. Ben galip gelirsem, daha temel kılıç dövüşünü bile öğrenmemiş, manasını bile doğru dürüst kontrol etmeyi bilmeyen birine yenilmiş olacaksın. Tahtın varisi olarak Babam ne kadar senin arkanda durursa dursun Steelwall halkı arasında büyük protestolar olacak. Çünkü her ne kadar soylu olsak da biz savaşçı bir aileyiz.”

Greig dudağını büktü, “Ben, sana mı yenileceğim?”

“O kadar kendine güveniyor musun?”

“Hala delirip delirmediğini merak ediyorum?”

“Delirmiş olmam senin için daha iyi olmaz mı? İlk oğul olsam da deli birini tahta geçiremezler.”

“Bu da doğru. Peki, şimdi gidip Babamla konuşacağım.”

“Bir saniye bekle.”

Zich, ayrılmak üzere olan Greig’i durdurdu.

“O kadar kendine güveniyorsan, bana bir avantaj verebilir misin?”

“…Neler kuruyorsun?”

Greig, şüpheli gözlerle Zich’i izledi.

“Bu kadar şüphelenmene gerek yok. Düellonun ne zaman gerçekleşeceğine ben karar vermek istiyorum o kadar.

Greig, Zich’in dedikleri hakkında biraz düşündü ve sonra yavaşça başıyla onayladı. Zich’in elinde nasıl şeytani kozlar olursa olsun böyle bir istek galip gelme ihtimalini etkileyemezdi.

“Anlaştık. Ama benim de bir şartım var. Düellonun en azından önümüzdeki yarım yıl içinde gerçekleşmesini talep ediyorum.”

“Anlaştık.”

“Unutma— yarım yıl. Byner’ın düellosundan sonra toparlanman gerektiği gibi bahaneler uyduramazsın.”

Bu kadar kısa süre içerisinde Greig bunu ile düşünmüştü.

“Endişelenme. O kadar bekletmeye de niyetim yok zaten.”

Zich’in söylediklerinden tatmin olan Greig arkasını döndü ve ayrıldı. Küçük kardeşi uzaklaşırken arkasından izleyen Zich, kılıcına bir kez daha sıkıca sarıldı.

‘Bu küçük serseri beni fazla küçük görüyor. Ayrılmadan hemen önce kesinlikle ona büyük bir hediye bırakacağım.’

Vınn!

Sanki Greig’e savuruyormuş gibi Zich’in kılıcı keskin bir şekilde havayı kesti. Birkaç gün sonra Zich ve Byner’ın düello günü gelip çattı.