Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

50. Bölüm 50

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

“Bu güzel sözlerin için teşekkür ederim. Ben de sana hediye olarak sen cehennemin dibini boylamadan bir bilgi vereceğim.”

Zich, tek dizinin üzerine çöktü ve adamın gözlerinin içine baktı.

“İster inan ister inanma ama ben kibar bir hayat yaşamaya çalışıyorum. Ama neresinden tutarsam tutayım, kötü adamlar sizsiniz, ve sen bana saldırdın.”

Bu kötü adamlar, Zich zamanda geriye gittikten ve iyilik dolu bir hayat yaşamaya karar verdikten sonra onu tahrik etmişlerdi. Onları ne olursa olsun ortadan kaldırmalıydı.

“Yani, dünyayı dolaşıp senin örgütüne üye olan insanları bulacağım. Sonra her birini tek tek senin yanına yollayacağım. Nasıl ama? Böylece Cehennemde yalnızlık çekmezsin.”

“Öldükten sonra bana güzel bir iyilik yapacaksın, orası belli. Ama bunu başarabileceğini düşünüyor musun? Çünkü bizim örgütümüze düşmanlık edersin, en kısa sürede kendini benim yanımda, Cehennemde bulursun.”

“Seninle bu konuda iddiaya giremeyecek olmam üzücü. Bütün dünyanın üzerine yemin et desen ederdim.”

“Umarım bu sözleri kelimesi kelimesine hatırlarsın çünkü zamanı geldiğinde iliğine kadar korkacaksın.”

“Bunları aklıma yazıyorum. O zaman veda etme vakti geldi. Şimdi hemen Snoc’un yanına gitmem lazım. Onu ya durdururum ya kurtarırım, her halükarda en kısa sürede başına varmam gerek.”

“Kurtarmak mı? O adamı mı?” diye güldü adam. “Onu artık kurtaramazsın. Ah, aklından neler geçtiğini biliyorum. Ben onları zorla birleştirdim diye Snoc, Nowem ile bir anlaşma yaparsa onun eski haline dönebileceğini düşünüyorsun, değil mi? Ama Snoc, Nowem’i asla kabul edemez. Bu zorluğu atlatsa bile karşısına başka zorluklar çıkacak. Onun kaderi biz daha bu planı ortaya atmadan önce çizilmişti.”

“Kader mi? Hoş bir laf. Gerçekten yok etmeyi istediğim bir laf.”

“Dene de görelim.”

“Deneyeceğim.” Zich, bunu dedikten sonra kılıcını savurdu. Tam olarak adamın boynunu hedef almıştı.

Kes!

Adamın kafası havada yükseldi ve yere çakılıp yuvarlandı. Adam, son nefesini verene kadar onunla dalga mı geçmişti? Kafası yuvarlanarak Zich’in ayağının dibine kadar geldi ve durdu, yüzü Zich’e doğru bakıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı; sanki öldükten sonra bile ona gülmeye çalışıyordu.

Normal bir insan bu durum karşısında travmatize olurdu, hatta cesur yürekli kişiler bile rahatsızlık duyarlardı. Ama Zich hiçbir tepki vermemişti. Hayatı boyunca tecrübe ettiği şeyleri düşününce bunu bir lanetten bile saymıyordu.

Tekme!

Zich, adamın kafasına topa vurar gibi bir tekme salladı, aralarındaki savaş böylece sona ermiş oldu.

‘Gidip Snoc’u arasam mı?’

Zich, duyularını açtı. Dönüşüm geçiren adam, kaba kuvvet konusunda çok büyük bir üstünlük sağladığından Zich, dikkatini duyularına verememişti. Sadece adama odaklanmak zorunda kalmıştı; bu yüzden her zaman yaptığı gibi etrafını kolaçan edememişti.

“Ha?”

Kısa süre önce rejenerasyon geçirmiş birinin olduğunu hissetti; çok absürd ve çelişkili bir histi çünkü ona hem tanıdık hem de yabancı geliyordu. Bu kişi Snoc’tu. Toprağın enerjisini yayıyordu, yani kesinlikle o olmalıydı. Ancak bir sorun vardı, Snoc’un yanında iki kişinin daha olduğunu hissediyordu.

‘Burada ne işleri var?’

Kulak kesilince uzaktan dövüş seslerinin geldiğini duydu. Zich, onlara doğru harekete geçti.

 *    *    *

Her ne kadar absürd bir durum olsa da Hans, bildiği bir insanı çorak bir dağın tepesinde gecenin bir yarısı ölü olarak bulmanın önemini idrak edememişti. Ama bir yandan bu anlaşılabilir bir durumdu. Hans, bunu idrak etmeyi kaldıramazdı.

Kraaşşh!

Koca bir kaya parçası uçarak ona doğru geliyordu. Kaya, normal bir insanın 1.5 katı büyüklüğündeydi. Taşın hedefi olan biri kesinlikle çok ağır yaralanırdı. Hans, dudaklarını ısırıp kılıcını düzeltti.

“Haaa!”

Haykırarak kılıcını taş parçasına doğru salladı.

Kes!

Elleri hafiften uyuşmuş olsa da kaya parçasını kesmeyi başarmıştı. İkiye ayrılan kaya parçası iki yanına düştü.

Gümbür! Gümbür!

Dağı bile yerinden oynatabilecek güçte titreşimler duydu. Ancak Hans’ın bu titreşimlere ayıracak vakti yoktu ve gelen diğer saldırıyı bloke etti.

Pop!

Bu sefer onu hedef alan şey sütun gibi bir dikitti. Keskin dikit yerden fırlayıp düşmanlarına saplanmak isteyen bir mızrak gibi ileri atıldı.

‘Yuh!’

Kalbi küt küt atıyordu. Yine de Hans sakinleşip önüne gelen dikitleri parçaladı. ‘Ne olursa olsun paniğe kapılma’— Hans’ı antrenman adı altında olmadık tehlikeli durumlara sokan Zich ona böyle söylemişti. Hans eğitim sırasında kendisini bu kadar zorladığı için Zich’e çok kızmıştı ama sonuç olarak bu eğitim sayesinde inanılmaz bir şekilde soğukkanlılığını korumayı başarmıştı. Bu özellik sayesinde de becerilerinin %100’ünü kullanabiliyordu.

‘Lanet olsun! Artık ona içten içe bile sövemiyorum.’

Aldığı eğitimin faydalarını kendi gözleriyle gördüğü için artık şikayet edemiyordu. O bunları düşünürken, vücudu hareket halindeydi. Hamleleri akıcıydı, gören hiç kimse onun daha kısa bir süre öncesine kadar kılıç kullanmaktan ve ağır iş yapmaktan uzak bir hayat sürdürdüğüne inanmazdı. Ancak bu avantajı elinde tuttuğu anlamına gelmiyordu.

Zich’in verdiği ağır eğitim ve Hans’ın yatkınlığı sayesinde Hans, Snoc’un hamlelerini bloke edebiliyordu. Ama Snoc kolay bir rakip değildi. Snoc’un yaptığı hamleler kaba ve içgüdülere dayanıyor olsa da Snoc’un manası ve Nowem’in manası birleştiğinde korkunç bir güç ortaya çıkmıştı. Üstelik, Hans’ın aklından çıkarmaması gereken bir konu vardı.

Paaat!

Yer adeta dalgalanarak yükseldi. Büyük bir toprak kütlesi Hans’ın üzerine şiddetli bir dalga gibi geliyordu.

‘Has-!’

Hans, bu hamleye kılıcıyla karşılık veremeyeceğini anlayınca hemen oradan uzaklaşmaya çalıştı. Ama unutmaması gereken biri daha vardı.

“Sıkı tutun!”

Hans, Sam’i bir bavul gibi sırtına aldı ve hızlı adımlarla geri çekildi.

Kraaaşşh!

Toprak yığını Hans’ın biraz öne durduğu yeri mahvetti. Toprak, bununla da kalmayıp, yerde bir tsunami dalgası yaratarak onları kovalamaya başladı. Tek başına olsaydı birazcık manayla hiç yorulmadan devam edebilirdi, ama üzerine Sam’in ağırlığı da eklenince çok daha fazla mana kullanmak zorunda kalıyordu.

Bacaklarına daha fazla mana aktarmaktan ve arayı açmaktan başka şansı yoktu. Sam’in kaçıp kurtulması için pek çok kez uğraşmıştı ama niyeyse Snoc inadına Sam’e acımasız bir şekilde saldırmaya devam ediyordu.

“Snoc! Ne yapıyorsun? Dur! Benim! Sam!”

Hans’ın omuzlarına yapışan Sam, Snoc’a bağırdı. Sam de delirdiğini hissetmeye başlamıştı çünkü kardeşi gibi gördüğü Snoc garip bir güç elde etmişti ve onu öldürmeye çalışıyordu. Ancak bu durumda Hans onu korurken Snoc’a bağırmak dışında elinden bir şey gelmiyordu.

“Kuuaaaaaah!”

Snoc ona yalnızca bir hayvanı andıran çığlıklar ve acımasız saldırılarla cevap veriyordu.

Hans, kafasını hareket ettirerek saldırılardan kaçınıyor ve kendisine doğru gelen taş parçalarını fırlatıyordu.

‘Bence Sam’i taşırken bu durumun içinden çıkmam çok zor olacak. Ama onu yem olarak atıp kaçmam da olmaz.’

Hans’ın vicdanı buna el vermedi.

‘Tek yapabileceğim şey Sör Zich’in burada bir savaş döndüğünü sezip hemen yardımımıza koşmasını ummak.’

Hans, Zich’in yakınlarda olmadığı ya da onları sezemediği bir senaryoyu düşünmek bile istemiyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, Zich'in dövüşü kaybedebilme ihtimali Hans'ın aklının ucundan bile geçmedi.

Kraşh!

Hans, bir yumruk büyüklüğündeki bir taşı kesti.

‘Sör Zich’siz ilk dövüşüm neden buna denk geldi?’

Hans, özel güçlere sahip bir rakip ile savaşırken aynı zamanda sıradan bir vatandaşı korumak zorundaydı; Zich burnunu kırdığından beri şansının yaver gitmediğini düşünerek sızlandı. Hans, Snoc’un bütün hamlelerini bloke etmeye devam etti— o kadar iyi bir iş çıkarıyordu ki kendisi bile etkilenmişti. Sonunda verdiği emeğin meyvelerini alıyordu.

Kraaaaşh!

Güçlü mana dalgaları birden etrafı kaladı. Hans’a her türlü eziyeti eden Snoc şaşkınlıktan donakalmıştı. Önünde kocaman bir toprak yığını yükseldi; kaya parçalarından bir duvar örüldü, taşlar birbirine yapıştı. Ancak bu devasa mana dalgası bu bariyeri itti.

Kraaşh!

Patlama sesi etrafta yankılandı. Toz toprak parçaları her yere saçıldı, taştan duvarlar paramparça oldu, taş yığınları un ufak oldu. Son savunması— aceleyle etrafına ördüğü taştan zırh da mananın tek bir dokunuşuyla yok oldu. Ancak, mananın gücü bu engelleri aştığında hala etkisini koruyordu, ve Snoc yerde yuvarlandı.

“Burada ne işiniz var?”

Hans’ın ölüm kalım savaşı verirken hissettiği şeyleri umursamayan, sakin bir sesti. Hans’ın içini kötü bir his kaplamaya başlamıştı; ama Hans bu hissi görmezden gelip Zich’i gördüğü için daha mutlu olamayacağını düşündü.

 “Sör Zich!”

“Zich!”

Hans ve Sam aynı anda konuştu. Anne babalarını yıllar sonra tekrar gören çocuklar gibi tepki vermişlerdi. Ancak Zich onların bu mutluluklarına aldırış etmeyip ellerini salladı.

“Evet, evet, benim.”

Zich, karşısındaki parıldayan gözleri görmezden gelip Snoc’a baktı. Sam ve Hans’ın burada ne yaptıklarını merak etmişti ama bu sorunun cevabını daha sonra da alabilirdi. Snoc daha önemli bir meseleydi.

“Hala kendinde değil.”

“Kendinde değil mi? Snoc’a ne olduğunu biliyor musun?” dedi Sam. Zich bir şeyler biliyormuş gibiydi.

“Bir belaya karışmış. Snoc’u bu hale getiren adamı öldürdükten sonra buraya geldim.”

“Bela derken neyi kastediyorsun… Snoc madencinin teki! Başını böyle bir belaya nasıl soksun?!”

“Sam, sıradan bir hayat sürsen bile bu kendini bir belanın ortasında bulamayacağın anlamına gelmiyor. Genelde bela çıkaran insanlar ‘Başkalarına zarar vermeyeyim’ diye düşünmezler.”

Zich bunu çok emin bir şekilde söylemişti çünkü zamanında o da ‘bela’ çıkaran insanlardan biriydi.

“Üstelik Snoc’un sıradan bir madenci olduğunu düşünmüyorum. Yetenekli biri.”

“Yetenek mi?”

“Evet, yetenek. Hem de çok özgün bir yetenek. Bu onun başını belaya sokmaya yeter.”

Olağanüstü yeteneklere sahip kişiler genelde diğer insanların dikkatini çeker. Duruma göre kimi zaman iyi kimi zaman da kötü bir ilgi görürler; ve maalesef Snoc üzerine kötü insanları çekmişti.

Sam, kendi onurundan ve gururundan başka bir şeyi düşünmeyen Zich’in hep çocuk gibi davranan kardeşi Snoc’u övdüğünü duyunca kulaklarına inanamadı; Zich, onun ‘yetenekli’ olduğunu söylediğine göre Snoc’un gerçekten de harika bir yeteneğe sahip olmalıydı. Ama şu an önemli olan şey bu değildi.

“Snoc, yeteneği yüzünden mi bu hale düştü diyorsun?”

“Sebeplerinden biri kesinlikle bu.”

“Peki, eski haline dönme ihtimali var mı?”

Zich bile ona net bir cevap veremiyordu.

“Aklımda bir şey var. İçine zorla sokulan o toprağın sihirli hayvanını halletmemiz lazım.”

“Toprağın sihirli hayvanı mı?”

“Muhtemelen sizin maden canavarı dediğiniz şey işte.”

“Ama o sadece bir efsane…!”

“Efsaneler arasında gerçekten de doğru olan ve insanların başını ağrıtan efsaneler de var. Bu da muhtemelen onlardan biri.”

Zich, kılıcını sıkıca kavradı. Snoc, düştüğü yerden kaldı ve kana susamış gibi baktı.

“Artık onunla ben dövüşeceğim o yüzden buradan uzak durun. Ve Hans!”

“Evet, efendim!”

“Sam’i niye burada koruduğuna anlam verebilmiş değilim ama söyleyeceğim bir iki şey var.”

Sam’i doğru düzgün koruyamadığı için kızgın mıydı? Yoksa Snoc’u yenemediği için onu azarlamak mı istiyordu? Hans gerildi ve yutkundu. Ama Hans’ın hiçbir eleştiri ile karşılaşmamıştı, tam tersine tam not almıştı.

“Aferin! Hem birini korumaya çalışıp hem de zorlu bir rakiple savaşırken iyi bir iş çıkardın! Bu dövüşten tam not veriyorum sana!”

Hans, bir dakika boyunca Zich’in söylediklerini kavramaya çalıştı. Duyduğu şeyler beklentilerinin tamamen dışındaydı, ama Zich’in dediklerini kavrayınca birden yüzü güldü.

“Te-teşekkür ederim, efendim!”