Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

32. Bölüm Sen VII

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Cale, Choi Han ile birlikte arenadan ayrıldı.

“Hans, Ron. Hala arenada olan iki kişiye rehberlik edin.”

Cale, Choi Han’la birlikte odasına dönerken, ilk katın girişinde bekleyen Hans ve Ron’a, Lock ve Rosalyn’le ilgilenmelerini söyledi.

Cale ile arasında şimdi üstünde önceden kalma soğuk yemekler olan masa vardı.

“Anlat bana.”

“Evet.”

İkili, lafı gevelemeden bu noktaya gelmişlerdi. Choi Han konuşmaya başlarken doğruldu.

“Rosalyn ile buluşana kadar her şey normaldi.”

“Devam et.”

“Cale-nim’in bahsettiği şehre vardım. Oraya vardığımda, sizin anlattığınız gibi başkente doğru giden  tüccar loncasını buldum. Yani, bir loncadan ziyade, beş kişilik küçük bir gruptu.”

Bu küçük grubu, tüccar loncası yerine tüccar ekibi diye tanımlamak daha doğruydu.

“Meğer, onları korumaları için iki adet paralı asker arıyorlarmış. Kendi muhafızları yaralanmış.”

Choi Han ve Rosalyn, paralı askerleri oluyordu. Romanda böyle ilerliyordu.

“Orada Rosalyn ile tanıştım, sizin anlattığınız gibi görünüyordu.”

Breck Krallığı, Roan Krallığının kuzeybatı sınırındaydı. Roan Krallığı’ndan geçerken birileri ona suikast girişiminde bulunduğunda Rosalyn; Breck Krallığı’ndan, Whipper Krallığı’ndaki Sihirli Kule’ye gidiyordu.

O ana kadar büyü yeteneklerinin yarısını saklamıştı ve yeteneğinin tamamını kullanarak tehlikeden kaçabilirdi. Ona saldıranlar hakkında hiçbir şey bilmediği için, Breck Krallığına gitmek yerine Roan Krallığı’nın başkentine gidip Bilgi Loncası’ndan bilgi almanın daha akıllıca olduğunu düşünmüştü.

‘Breck Krallığı’na döndüğünde de baya bir olaya sebep olur.’

Rosalayn ile, bir tüccar grubunun paralı askeri olarak tanıştığını söyleyen Choi Han devam etti.

“O da başkente gidiyordu. Aynı yöne gittiğimiz için birbirimize karşı oldukça arkadaş canlısı davrandık.”

‘Ha?’

“Hmmm. Arkadaş canlısı mı?”

“Evet.”

Choi Han utanmış gibi konuşuyordu.

“Genelde, benimle konuşmadıkları sürece insanlarla konuşan biri değilimdir, ama sanırım daha dostane davranabileceğimi düşündüm.”

“Pek öyle sayılmaz. Normalde olduğun gibi davranmak zorundasın.”

Cale’in yüzünde endişeli bir ifade vardı. Romanda Rosalyn ve Choi Han, Lock ile tanışana kadar yakınlaşmamışlardı. Suikast girişiminden sonra insanlara temkinli yaklaşan Rosalyn kimseye dostça yaklaşmamıştı. Benzer şekilde Choi Han da, Harris köyünde olanlardan sonra insanlara arkadaş olmak için yaklaşan bir tip değildi.

Choi Han, gülümseyip konuşmasına devam etmeden önce başıyla Cale’i onayladı.

“Kesinlikle normalde yapacağım bir şey değildi fakat sana olan borcumu böyle ödeyeceğim için her şeyi doğru düzgün yapmak istedim.”

Cale iç çekip başını salladı. Choi Han buna aldırmayarak çetin bir ifadeyle konuşmaya devam ederken, bu tavrı bekliyor gibiydi.

“Tüccar ekibi, yolculuklarına devam etmeden önce Cale-nim’in, Lock’un birkaç gün orada olacağını söylediği köyde kalmayı planlıyordu.”

Durum tam da buydu. Beş kişilik tüccar grubu, Mavi Kurt Kabilesi’nin yardım ettiği biri tarafından oluşturulmuştu. Yaralı koruma aslında Mavi Kurt Kabilesi’nden bir savaşçıydı.

Tüccar ekibi, Yapboz şehrinden başkente giderken uzun yoldan gitmeyi seçmişlerdi çünkü Mavi Kurt Kabilesi’ne günlük malzemeleri teslim edip karşılığında şifalı bitkileri almalılardı.

Elbette dağların derinliklerine, Mavi Kurt Kabilesi’ne gitmek vakit kaybı olduğu gibi oldukça da zordu. Bu yüzden dağların aşağısında küçük bir köyde buluşmuşlardı. Altmış yaşında olan tüccar bu ortaklığı neredeyse otuz yıldır sürdürüyordu.

“Fakat küçük köye vardığımızda bir şey oldu.”

Cale dikkat kesildi. Hikayenin buradan sonrası önemliydi.

“Köye vardığımız sıralarda, muhafızın bir hayvan insan olduğunu öğrendim. Ayrıca, Mavi Kurt Kabilesi’nden birine ürün satmak için buluşacakları köy de Cale-nim’in bahsettiği köydü.”

Cale, Choi Han’ın sözlerini başıyla onayladı. Bunları Choi Han’ın kolayca anımsayacağını biliyordu.

“Bu yüzden, Lock’u bulmak için, köyde karşılaşacağım kabile üyesini takip etmem gerektiğini düşündüm.”

‘Fakat o kabile üyesi, muhtemelen hiç ortaya çıkmadı.’

“Fakat ticaret yapmak için kimse gelmedi. Böyle olunca da, tüccar bizden ekstra yardım istedi.”

Cale, isteğin ne olduğunu düşündü.

‘Mavi Kurt Kabilesi’nden yaralı muhafızla beraber Mavi Kurt Köyü’ne gidin.’

“Yaralı muhafızla beraber Mavi Kurt Kabilesi’ne gidebilir misiniz diye sordu.”

“Ve sen de kabul mu ettin?”

“Evet. Kabul ettim. Rosalyn de kabul etti.”

Bu noktaya kadar orijinal hikayedeki gibiydi. Ne değişmiş olabilirdi ki?

“Bir Kahramanın Doğuşu” romanında; Choi Han ve Rosalyn, muhafızla birlikte Mavi Kurt Köyü’ne giderler ve köyün yerle bir olduğunu, o anda gizli örgütün suikastçılarının oradan gitmeye çalıştığını görürler. Choi Han, Harris köyünde olanları hatırlar ve anında onlara saldırmaya başlar. Muhafız da olanlar karşısında çılgına döner ve suikastçıları katletmeye başlar. Hatta olay esnasında daha çok yaralanır ve sonunda ölür.

‘İşte o an Rosalyn, Choi Han’ın gücünü öğrenir.’

Gücünü saklayarak tecrübesiz bir büyücü gibi davranan Rosalyn, Choi Han’ın gücünü görür ve ondan Breck Krallığı’na kadar kendisine eşlik etmesini ister. Elbette, sunduğu teklif de çok büyüktür.

‘Sonra tahrip edilmiş köyde saklanan Lock’u bulurlar.’

Korkak kurt çocuk Lock. Choi Han onu bulana kadar Lock, şefin ona söylediği gibi saklanmıştı. O anda oldukça korkak, güçsüz ve biraz da yavaştı. Basitçe söylemek gerekirse Lock, okuyucunun oldukça moral bozucu bulduğu karakter konumundaydı.

Fakat ilk vahşet dönüşümünden sonra, doğal yetenekleri ve fiziksel gücü romanda ilk beşe girecek kadar yükseliyordu.

“Cale-nim.”

“Evet?”

'Normalde vahşet dönüşümünü bir yıl sonra geçirecekti. Neden şimdi?'

“Orada, bana aşina gelen bir şey gördüm.”

“Ne gördün?”

Choi Han başını salladı. Soğuk yemekler hala tam ortalarındaydı fakat aralarındaki gerginlik ortamı o kadar ısıtmıştı ki, yemeklerin de ısınmasına ramak kalmıştı. Choi Han konuşmaya başladı.

“Bir kırmızı, beş beyaz yıldız.”

Cale’in ifadesi sertleşti. Kalbinin hızlandığını hissedebiliyordu. Choi Han; Mavi Kurt Kabilesi’ne, suikastçı ekibi yerine gizli örgütün resmi üyelerinin geldiğini söylüyordu. Cale neden böyle olduğunu anlamadı. Romanda; Mavi Kurt Kabilesi, suikastçıların hedefiydi.

Choi Han, Cale’in soğuk ifadesine baktı ve bir an için geçmişi anımsadı. İstemsizce sıktığı yumrukları içindeki öfkeyle titriyordu.

Dağların derinliklerindeki köydeki evler küçük ve basitti. Fakat hepsi yıkılmıştı. En önemlisi ise, Kurt Kabilesi’nin cesetleri sanki cayır cayır yakılmış gibi kapkaraydı. Yanık insan eti gibi kokan kararmış cesetlerin açık yaralarından hala kanlar akıyordu. Kurt Kabilesi’nin çoğu gözleri açık ölmüştü.

“Oraya vardığımızda dağ köyü çoktan yerle bir olmuştu. Kurt Kabilesi’nin de çoğu üyesi ölmüştü.”

Mavi Kurt Kabilesi güçleri ile bilinirlerdi, o zaman gizli örgüt onları nasıl öldürdü? Kurtlar; ailelerine, sürülerine ve arkadaşlarına, kendilerinden daha fazla önem verirdi.

Kabilenin vahşet dönüşümü geçirmemiş zayıf üyeleri. Gizli örgüt, güçsüz olanları rehine olarak kullanmış, ardından ilahi nesneler kullanarak yetişkin kurtları güçsüzleştirmişti. Yetişkinleri öldürdükten sonra da genç rehineleri öldürdüler. Çılgınca saldırıya geçen birkaç yetişkin kurt vardı fakat gizli örgüt bu kişilere karşı Kutsal Su kullandı.

Gizli örgüt, ilahi eşyalara bile erişimi olan güçlü bir örgüttü. Kurt Kabilesi’nin tanrılar tarafından terk edilmiş olmasını kendileri lehine kullandılar. Bu acımasız piçler, küçük çocukları rehin tutarak onların annelerini, babalarını ve diğer kabile üyelerini öldürmekte sorun görmezken, zavallı küçük çocuklar tüm bunları dehşet içinde izlemişti.

‘Romanda hangi ilahi eşyayı getirdiklerini yazmıyordu.’

Cale hangi eşyanın kullanıldığını bilseydi, gizli örgütün kimliğini ortaya çıkarmaya bir adım daha yaklaşabilecekti. Fakat romanda sadece, ilahi nesne yüzünden Kurt Kabilesi’nin gücünün nasıl zayıfladığı yazıyordu. Örgütün kimliğini ortaya çıkarmasının hiçbir yolu yoktu.

Cale yavaşça sordu.

“Hepsi ölmüş müydü?”

Choi Han başını iki yana salladı. Cale’in ifadesi tekrar sertleşmişti. Choi Han konuşmasına devam ederken Cale’in ifadesine baktı.

“Küçük çocukları ele geçirmeye çalışıyorlardı.”

‘Ele geçirmek? Normalde hepsini öldürmüşlerdi. Kurt Kabilesi çocuklarını neden istesinler ki?’

Cale’in kafası karışmaya başlamıştı. Choi Han, derin derin düşünen Cale ile göz göze geldi.

“Mavi Kurt Kabilesi köyünün girişine vardığımızda liderleri ölüyordu.”

Kabilenin nüfusu yüzden azdı.

“Ve beraberlerinde on tane çocuğu götürmeye çalışıyorlardı.”

‘... Romandan tamamen farklı olmaya başladı.’

“Lider düşmek üzereyken, çocukları götürmeye çalışanların önüne genç bir çocuk çıktı.”

“... Lock?”

“Evet. Lock.”

‘Lock neden şimdi ortaya çıktı? Romanda çocuklar öldürülürken bile saklanıyordu. Öldürmekle kaçırmanın farklı olduğunu mu düşündü? Kendinden güçsüz olan aile üyelerini ve küçük kardeşlerini korumak için hissettiği içgüdüsel bir ihtiyaç mıydı? Lock’un doğal kurt içgüdülerini tetikleyen neydi?’

“Suikastçıyı durdurdum. Hayır, onları öldürmeye çalıştım.”

Choi Han, Cale’e döndüğünde böyle söyledi. Cale ise Choi Han’ın konuşmaya devam etmesini beklediği için hiçbir duygu sergilemedi.

“Devam et.”

“...Kıyafetlerinde yıldız olmayanların, Harris köyünde öldürdüğüm suikastçılarla aynı kara gücü kullandığını farkettim.”

Cale şaşırmış bir ifadeyle sordu.

“Harris köyünü yıkan güçle aynı mı?”

“Evet.”

“Bu...”

Cale bir eliyle başını tuttu ve iç çekti. İlk defa duyuyormuş gibi davranıyordu. Elbette bunların hepsi roldü.

“Aralarında, göğsünde bir kırmızı ve beş beyaz yıldız bulunan sadece bir kişi vardı. Muhafızı öldüren de oydu.”

Choi Han’ın gözleri dolmaya başladı.

“Ve o insan artığı, Kurt Kabilesi’nin kanını içiyordu.”

Cale gözlerini yumdu.

Kan içen büyücü. Başkentteki terör olayını yöneten de buydu. Choi Han’ın anlattıklarını dinlemeye devam ederken gözlerini kapalı tuttu.

“Nihayetinde, ne yakalayabildim ne de öldürebildim. Yakaladıklarım intihar ederken, yıldızı olan kişi ışınlanma büyüsü kullanınca diğerleriyle beraber yok oldu.”

‘En yüksek seviye olan bu kan içici büyücü, Kurt Kabilesi çocuklarını romandaki gibi öldürmek yerine neden kaçırmayı istesin ki?’

Cale buna bir anlam veremiyordu bir türlü.

‘Ejderhayı kurtardım diye onunla bağlantılı olarak bir şeyler mi değişti?’

Cale’in tek düşünebildiği şey, asıl hikayede bu zamana kadar yaptığı değişikliklerdi.

“Büyücü şöyle söyledi…”

Choi Han, sinirli ve kederli bir sesle konuşmasına devam etti.

“Ne kadar can sıkıcı. Mükemmel tohumlardı. Bu gençlerin kanı muhtemelen daha lezzetlidir.”

Tohum. Cale, büyücünün tohum diyerek ne kastettiğini bilmiyordu fakat gözlerini açıp soru sorarken, o kelimeyi aklının bir köşesine yazdı.

“Peki çocuklar?”

Muhafız, reis ve Mavi Kurt Kabilesi’nden geriye kalan herkes ölmüştü. Hayatta kalanlar sadece o on çocuk ve Lock idi.

Choi Han, Cale’in bakışlarından kaçtı. Bu masaya oturduklarından beri ilk defa bunu yapıyordu. Choi Han sessizce devam ederken, Cale ne olması gerektiğini anında çözmüştü.

“Handalar.”

‘Biliyordum.’

Choi Han devam etmeden önce birkaç kez ağzını açıp kapadı.

“Rosalyn’in büyüsü yardımıyla bir araya geldik.”

‘... Bu gerçek bir problem olacak.’

Cale başının ağrımaya başladığını hissedebiliyordu. Choi Han; çocukları, seyahat ettiği tüccara bırakmalıydı. O tüccar şuan güçten yoksun olmasına karşın büyük bir tüccardı.

“Cale-nim. Tüccar da handa.”

‘Hikaye böyle mi ilerleyecek?’

Cale’in şuan düşündüğü şey buydu. Rapor vermeyi bitirmiş gibi duran Choi Han’ı gözlemledi ve iç çekerek sandalyeye yaslandı.

Choi Han’ı böyle görünce ona, “Merak ediyor olmalısın.” dedi.

Choi Han soğuk yemeğe baktı ve cevap verdi.

“Evet. Merak ediyorum.”

Neyi merak ettiğini söylemesine gerek bile yoktu.

Onlar kimdi?

Neden böyle berbat şeyler yapıyorlardı?

Ve Cale, onları nereden biliyordu?

Choi Han, tüm bunları merak ediyordu. Cale, Choi Han’ın masadaki soğuk yemeklere bakan gözlerini inceledi ve düşündü.

‘Bu serseri şu an çok sinirli.’

Öfkesi Cale’e karşı değildi. Choi Han, gizli örgüte olan öfkesini bir bıçak gibi tekrar tekrar bileyliyordu. Harris köyü, işkence gören ejderha ve Mavi Kurt Kabilesi’ne olanlar. Choi Han, onlardan kaçınmak yerine onlarla bizzat çarpışacak olan kişiydi.

Cale, hala soğuk fakat lezzetli olan ekmeği aldı, bir parça koparıp ağzına attı.

“Sana iki şey söylemeyi düşünüyorum.”

“... Ama her şeyi değil?”

“Evet.”

Cale, Choi Han’ın kendisine dik dik bakmasına aldırış etmedi. Ayağa kalkarken ekmek hala elindeydi. Sandalye, halının üstünde ses çıkarmadan geriye itildi.

“Ayağa kalk.”

“... Bir yere mi gidiyoruz?”

Cale, Choi Han da ayağa kalktıktan sonra saatine baktı. Akşamı geçeli çok olmuş, yavaş yavaş gece oluyordu. Orası, saat ilerledikçe daha da parıltılı olan bir yerdi.  

Cale kapıya doğru yürüdü ve Choi Han’a cevap verdi.

“Ölüm Tanrısı’nın Tapınağı’na.”

Cale, Choi Han ile geceleri en parlak yer olan Ölüm Tanrısı’nın Tapınağı’na gitmeyi planlıyordu.

Bu tapınakta kıtanın başka hiçbir yerinde bulanamayacak, özel bir rahip vardı.

Sağır görevli.

Birbirlerine söyledikleri hiçbir şeyi duyamazlardı. Ölüm Tanrısı’na tapanlar onları bu yüzden aramaktaydı. Cale, inanan biri olmasa da, çoğu soylu gibi o da onları ziyaret etmeyi planlıyordu.

Cale kapıya varınca arkasına döndü. Choi Han hala masanın yanı başında duruyordu. Cale gülümsedi.

“Sana iki gerçeği anlatmayı düşünüyorum.”

Gülümsemesine rağmen, ağzından çıkacak şeyler hiç hafif değildi.

“Hayatım pahasına.”

Choi Han’ın gözleri hafifçe titreşti. Fakat Cale arkasını döndüğünde hala gülümsüyordu.

“Beni takip et.”

Choi Han yavaşça masadan uzaklaşıp kapıya yöneldi. Bakışları sakinleşmişti fakat suratı hala sertti. Cale daha önce söylediği şeyi kendi kendine tekrarlarken kapı tokmağını çevirdi.

“Hayatım pahasına sana gerçeği söyleyeceğim.”

Cale, Choi Han ile birlikte Ölüm Tanrısı Tapınağı’nın yolunu tuttu.