Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

33. Bölüm Sen VIII

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Kimse, Cale’in aniden dışarı çıkmak istemesini tuhaf karşılamamıştı. Ron da ortalıkta olmadığına göre, bir yerlere gitmiş olmalıydı. Hans’ın, Cale’e tek sorusu ise nereye gittiğiydi.

“Genç efendi, nereye gidiyorsunuz?”

“Sen karışma.”

“Emredersiniz efendim! Ama başkentte ilk gününüz olduğu için, bugün herhangi bir içki şişesi kırmadan dönmeniz mümkün mü?”

“... Böyle haddini aşmaya devam mı edeceksin?”

“Kesinlikle hayır. Dikkatli olun genç efendi.”

Cale araca bindi ve haddini aşıp duran Hans’la nasıl başa çıkacağını düşündü. O düşünürken araç da tapınağa vardı.

“Hadi inelim.”

“Anlaşıldı.”

Cale araçtan çıkmak için ayağa kalktı. Choi Han, araca bindiklerinden beri, hayır Cale’in odasından çıktıklarından beri, sessizdi. Kafasında bin bir türlü karmaşık düşünce dönüyor gibiydi.

Cale, Choi Han’ın karakterini, “Bir Kahramanın Doğuşu”nun beşinci cildinde öğrenmişti. Fakat Cale’in emin olduğu bir şey vardı. Choi Han iyi bir insan olsa bile saf değildi. Oldukça zekiydi.

‘Eğer inanılması güç bir bahane söyleseydim, ilk başta bana inanabilirdi ama sonrasında kesinlikle şüphe duyardı.’

Choi Han yıllar boyu tek başına yaşadıktan sonra biraz yalnızlaşmış olabilirdi fakat bu deneyim ona, kendi başına nasıl hayatta kalacağını ve nasıl inatla direneceğini öğretmişti.

Choi Han şu an ona hoşnutluk duyuyor olabilir, onu takip edebilirdi fakat “Bir Kahramanın Doğuşu”nun beşinci cildinde görüldüğü gibi sonunda lider olmak isteyen, adalet görüşünü gerçeğe dönüştürmek için yaşayacak biriydi.

“... Çok beyaz.”

Cale’in bahsettiği Ölüm Tanrısı Tapınağı tek bir kir lekesi bile olmayan bembeyaz bir tapınaktı. Ölüm Tanrısı’nın inananları; beyazın, ölümün rengi olduğunu düşünürlerdi ve binanın hiçbir yerinde herhangi bir toz zerresi kalmadığından emin olmak için her şeyi, her gün tekrar tekrar temizlerlerdi.

‘Ne kadar ilginç bir yer.’

Ölüm Tanrısı Tapınağı inananları; yaptıklarıyla, sanki insanlara geceden korkmalarını gerektirecek hiçbir şey olmadığını göstermek istiyor gibiydi. Güneş batmaya başladığında, tapınak kapıları hem inananlara hem de inanmayanlara açılırdı.

‘Demek ki gün içinde gelsen, rahipler uyuyor olacak.’

Cale’e göre gerçekten ilginç bir yerdi. Tapınak girişinde iki rahip tarafından selamlandılar.

“Huzurlu uyku ile kutsanın!”

“Huzurlu uyku ile kutsanın!”

Ölüm Tanrısının rahipleri genellikle son derece şen şakraklardı. İnsanlar, ölümü bir son olarak nitelese bile, Ölüm Tanrısı Tapınağı felsefesine göre huzurlu uykuya doğru adım adım ilerlerken hayattan keyif almak çok önemliydi.

“Rahip-nim.”

Cale yavaşça rahibe yaklaştı. Rahip ise onu meraklı bir ifadeyle inceledi. Cale, kıyafetlerine istinaden, oldukça varlıklı bir soylu ya da zengin bir tüccar gibi görünüyordu. Fakat arkasındaki adam, belindeki kılıç onu güçlü göstermesine rağmen dilenci gibiydi.

“Sizin için ne yapabilirim?”

“Açık bir Ölüm Odası var mı?”

İki rahibin de ifadeleri sertleşti. Soruyu soran rahip bir Cale’e bir de Choi Han’a bakıp tekrar bir soru sordu.

“Kimin ölümünü tehlikeye atacaksınız?”

Rahip soruyu sorarken Choi Han’a bir bakış attı. Choi Han o anda, dağlarda sürünmüş de bir süredir acı çekiyormuş gibi görünüyordu. Ayrıca iki gündür bir şey yememiş gibiydi ve kolayca dolandırılacak bir tipi vardı. Rahip içten içe ona acıdı.

Bakışlarını varlıklı soyluya çevirdi. Güzel kırmızı saçlar ve yakışıklı bir yüz. Aşırı yakışıklı değildi ama gittiği yerlerde dikkat çekmeye yetiyordu. Ve o anda da gülümsemekteydi.

Cale hafifçe elini kaldırırken gülümsedi.

“Benimkini.”

“Ha?”

Cale, şaşıran rahibe bir kez daha gülümsedi.

“Kendi hayatımı tehlikeye atacağım.”

Choi Han, elini o anda Cale’in omzuna koydu.

“Cale-nim.”

“Ne oldu?”

Cale arkasını döndü ve Choi Han’ın sert ama endişeli ifadesini gördü.

“Bunu yapmasanız bile size inanacağım.”

Cale sırıttı ve yavaşça cevapladı.

“Pek sanmıyorum.”

Choi Han’ın ona inanmaktan başka seçeneği kalmayacaktı. Cale, ona hiçbir şey söylememeyi planlarken ona nasıl inanabilirdi? İşte bu yüzden tapınaktalardı.

‘Ona neden her şeyi anlatayım? Bu sadece, beni de karmaşaya dahil eder.’

Choi Han’a o kadar bulaşması için bir sebep yoktu. Eğer Choi Han etrafında olursa, sakin bir hayat yaşayamazdı. Bu çoktan belliydi. Choi Han, ona bütün kurt çocuklarını getirerek onun başına daha büyük bir bela açmamış mıydı?

‘Gelecekte Balina Kabilesi’yle birlikte, deniz kızlarına karşı savaşmak için balinaları sürecek.’

Bu insan merkezli dünyada, Choi Han’ın hem insanlar hem insan olmayanları kucaklıyor oluşu onu değiştiriyordu. Bunun başlangıcı Balina Kabilesi’ydi. Bu kabile, kitabın beşinci cildinin başında ortaya çıkıyordu ve dürüst olmak gerekirse oldukça korkutucuydular.

‘Onlar en ölümcül yırtıcılardı.’

Balina Kabilesi, hayvan insanlar arasında en güçlü olanlardı. Ayrıca en güzelleri de onlardı. Kabilenin; siyah, gri, pembe renkleri vardı fakat hepsi de son derece güzeldi. Karşılaştırıldığında, bu dünyanın deniz kızlarının iki bacağı ile yüzgeçleri vardı ve pullarla kaplı insan gibiydiler.

‘Ama o kadar inatçılar ki, bir ejderhanın karşısında bile mütevazı olmayı başaramazlar.’

Balina Kabilesi son derece korkutucuydu. Sayıca az olmalarına rağmen normal bir yumrukları, bir insanın kafasını patlatacak kadar güçlüydü. Onlar karşısında Lock’un bile şansı yoktu.

‘Gaddar mizaçlılar.’

Choi Han her türlü insana ve belaya bulaşıyordu. Fakat Cale’in ona bulaşmaya hiç niyeti yoktu.

“Rahip-nim. Oda?”

“Evet, bir tane var. Hemen sizin için hazırlayacağım. Lütfen bodruma doğru ilerleyin.”

“Teşekkürler.”

Cale, rahibin arkasından yürümeye başladı. Choi Han da Cale’i, şüpheci bir tavırla takip ediyordu. Cale, Choi Han’ın hareketini fark etti ve tapınağın en iç tarafına doğru ağır ağır yürüdü.

Uzun bir süre yürüdükten sonra, duvarda sayısız kapı gördüler. Rahip, kapılardan birini açarak bodrum kata inen merdiveni açığa çıkardı.

“Ölüm sizi en aşağıda bekliyor.”

“Harika. Gidelim.”

Rahip, Cale’in tereddüt etmeden merakla merdivenlerden aşağı inişini izledi.

Ölüm Tapınağında, ‘ölüm’ denen şey aynı zaman ‘yemin’ anlamına geliyordu.

Ölüm, bir noktada kesin olarak ziyaret edilecek bir şeydi. Kaçılması mümkün olan bir şey değildi ve kişinin sorumluluğu, buradayken dünyadaki rolünü kabul etmekti.

Ölüm Tanrısı Tapınağı görevlileri işte bu yüzden yeminlerine karşı gelenlere “ölüm” diye bilinen sonu getirmişti.

Bu yüzden, Ölüm Odası ya da diğer adıyla Yemin Odası denen yere girenler mütevazı ve ciddi olmaya meyilliydiler. Diğer herkesin aksine rahat ve kendine güvenen bu kişi, rahibin gözünde eşsizdi.

‘Bu, bana rahibe Cage’i düşündürüyor.’

Tapınağa sık sık lanet eden biriydi fakat lord onu hala seviyordu. Cage. Rahip aniden onu düşündü ama sonra hemen kafasından sildi. Aynı anda, lordun sesini duyan Cage’in de morali bozulmuştu.

Rahip, Cage ile ilgili düşüncelerden kurtulduktan sonra Cale’in arkasından merdivenlerden indi. En alt kata vardıklarında, rahip kapıyı açtı ve Cale ile Choi Han’ı bilgilendirdi.

“Lütfen bekleyin. Hazırlayacağım.”

Sonrasında, rahip odaya tek başına girdi. Cale kapalı kapıya doğru bakıp konuşmaya başladı.

“Eğer gerçekten bunu yapmamız gerekmediğini düşünüyorsan, gerçeklerden birini sana önceden söyleyeyim. Ne dersin?”

Choi Han anında cevapladı.

“Evet, lütfen söyle. Sana güveniyorum.”

“Öyle mi?”

Cale bir eliyle çenesini ovdu, gerçeklerden birini söylerken tavrı sıradandı, “İki gerçekten ilki.”

Bakışları Choi Han’a döndü.

“Gizli örgütün asıl kimliğini ya da amaçlarının ne olduğunu bilmiyorum.”

“Ne...”

Choi Han’ın gözleri yine titremeye başladı. O anda bir çıt sesi duyuldu ve rahip odadan çıktı.

“Artık girebilirsiniz. İçeri girdiğinizde, hayatını tehlikeye atacak olan kişinin rahibe doğru elini kaldırması yeterli olacaktır.”

“Teşekkürler. Anlaşıldı.”

Rahatlayan Cale’e kıyasla, Choi Han son derece kafası karışmış ve gergin görünüyordu. Rahip buna karşılık başını şaşkınlıkla eğse de, sonra oradan ayrıldı. Onu ilgilendirmezdi. Cale, kapının kulbunu tutup Choi Han’a baktı.

“İnanamadın mı?”

“Görüyorsun işte.”

Cale, Choi Han’ın cevap vermek için mücadele ettiğini görüyordu. Choi Han, ona güvendiğini söylemişti fakat Cale’in sözlerine güvenemezdi. Cale nasıl bilmezdi? Bu mantıklı mıydı? Choi Han sonra, Cale’in sesini işitti.

“Anlıyorum.”

Choi Han, Cale’e baktı. Cale’in rahatlamış ifadesi onu çok olgun gösteriyordu. Cale sonrasında konuşmaya başladı.

“Hadi içeri girelim.”

Choi Han, beyaz kapının arkasındaki Ölüm Odasına doğru Cale’i takip etti.

Beklendiği gibi tamamen beyaz bir odaydı. Beyaz masa, beyaz sandalye, beyaz duvarlar. Odada beyaz olmayan tek şey, orada duran, ağzı ve kulakları kapatılmış rahipti.

Sağır rahip. Cale bu unvandan pek hoşlanmıyordu fakat bu rahipler dünyada oldukça saygı görüyorlardı. Soylular ve kraliyet, gizli bir kontrat imzalamak veya gizli bir görüşme yapmak isteyen herkes bu rahipleri görmeye gelirdi.

Cale, elini kaldırmadan önce, selam vermek için başını sessizce eğdi. Rahip, Cale’in hareketini başıyla onayladı ve masanın yanındaki iki sandalyeyi işaret etti.

Cale sağ tarafa, Choi Han da sola, tam karşısına oturdu. Rahip, masanın başına gelip önlerine birer parça kağıt itti.

[Hayatını tehlikeye atan kişi için. Ölüm Tanrısı’nın eli senin yanında gelene değecek. Bu gerçekleştiğinde, yeminlerinizi söyleyebilirsiniz. Eğer yemininizi çiğnerseniz, ölüm sizi bekliyor olacak.]

Ne kadar vahşi bir açıklama.

Cale, Choi Han’ın okuduğunu onayladıktan sonra kağıdı rahibe geri itti. Rahip, daha önce Cage’in yaptığı gibi iki elini de havaya kaldırdı. Tam o anda;

Uuuunnngggg-uuuuunnngggg-

Beyaz oda sallanmaya başladı. Bu belki de, bu yer tanrıya hizmet ettiği için böyleydi fakat oda sallanmaya başlayınca, rahibin etrafında siyah bir duman oluşmaya başladı. Kara duman Cale ile Choi Han’ın etrafını sarıp aralarında bir bağlantı yarattı.

“... Bu, Ölüm Tanrısı’nın gücü mü?”

“Evet.”

Cale, etrafını saran dumandan bağı hissetmeye çalışmadan önce Choi Han’ın sorusunu yanıtladı. Cage yemin ettiğinde de aynı şey olmuştu fakat Ölüm Tanrısı’nın gücü, ona bu yeminin risklerini hatırlatmıştı.

‘Eğer bu yemini bozarsam ölürüm.’

Cale, bunu Choi Han’ın da hissettiğine emindi. Yüzü bu yüzden ciddileşmiş olmalıydı. Cale, Ölüm Tanrısı’nın dokunuşunu hissetti ve yeminine başladı.

“Önümdeki rahip, duymadığı teminatını veriyor ve şayet duyuyorsa, bunun bedelini hayatıyla ödeyecek.”

Bu, sağır rahiple yapılan yeminlerin sıradan açılış cümlesiydi.

“Ve ben, Cale Henituse, Sonsuz Uyku Tanrısı’nın huzurunda Choi Han’a doğruları konuşacağıma yemin ederim. Söylediğim şeylerde en ufak bir yalan varsa bedelini hemen burada hayatımla ödeyeyim.”

Hemen. Bu kelimeden sonra Choi Han’ın yüzü daha da ciddileşti. Çok gergindi.

Cale en başta, Choi Han’a her şeyi anlatıp anlatmamak konusunda düşünmüştü.

Okuduğum romana ışınlandım. Ayrıca Koreliyim. Bu yüzden, beşinci cilde kadar neler olduğunu biliyorum. Bu gizli örgüt, tüm kıtada sorun yaratmaya devam ediyor. Sonunda bütün kıta savaştan dolayı kaosa sürükleniyor.

Cale bunların hepsini söylemeli miydi?

Yoksa şöyle bir şey mi söylemeliydi… Okuduğum romana ışınlandım ve varlıklı bir soylunun oğlunun yerine geçtim. Bu yüzden huzurlu bir hayat yaşamak istiyorum ama romanda neler olduğunu hatırladım ve bunları biraz değiştirdim. Bütün kıta savaş içinde olsa bile bir köşede sessiz sakin yaşamak istiyordum.

Cale, iki türlüsünden de hoşlanmadı. İlki, onu kıtalar savaşına dahil edebilir ve savaştayken ölebilirdi; ikincisi de, Choi Han’ın onu öldürmesine yol açabilirdi.

Cale, ikisinin de olmasını istemiyordu.

“Birincisi.”

İki gerçekten ilki.

“Ben, Cale Henituse, gizli örgütün gerçek kimliğini bilmiyorum.”

Choi Han iç çekip elleriyle yüzünü kapadı. Sonra, Cale’in hala hayatta olduğunu görebilmek için ellerini biraz çekti.

“Onların kim olduğunu bilmiyorum derken dürüsttüm.”

Gerçek buydu.

Cale, yani Kim Rok Soo; “Bir Kahramanın Doğuşu”nu beşinci cilde kadar okumuştu ama okuduğu kısımlarda gizli örgütün kim olduğu veya amaçlarının ne olduğu hakkında bir şeyden bahsetmiyordu. Tek yazan şey, gizli örgütün yaptıklarıydı.

“Bir şey daha. Bunu söylerken tamamen dürüstüm.”

İki gerçeğin ikincisi.

“Örgütten nefret ediyor ve yok olmasını istiyorum.”

Cale, doğal olarak hayattaydı. Bu olaylara sebep olan insanları sevmiyordu. Muhtemelen, kıtalar savaşında da yer alacaktı. Cale, onların ortadan kalkmasını istiyordu ki huzurlu bir kıtada sessiz sakin yaşayabilsin.

Choi Han’ın kelimeleri boğazında düğümlenmiş gibiydi. Kendisini, Cale ve rahibe bağlayan siyah bağa baktı ve sonra yumruğunu bir sıktı bir bıraktı. Choi Han konuşmaya başlayınca, Cale onun ifadesi karşısında duraksamıştı.

“Onları bilmiyorsan onlardan nasıl nefret edebiliyorsun?”

“Çünkü yapmayı planladıkları birkaç berbat şeyi biliyorum. Kara Ejderha ve Lock, bunlardan iki tanesi. Choi Han.”

Cale, işaret parmağıyla kendisini işaret etti.

“Hayatımı işe yaramaz biri olarak yaşadım. Bu benim hayalim.”

Cale’in hayalinin işe yaramaz biri olarak yaşamak olduğunu duyan Choi Han’ın ifadesi değişti.

“Ailemin varisi olmak gibi bir isteğim yok. Benim kanımdan olan kardeşim Basen Henituse. Onun, varis olmasını istiyorum.”

Bu da bir diğer gerçekti. Cale, bu yüzden Choi Han’a bir sordu.

“O zaman, neden başkente Henituse ailesinin temsilcisi olarak geldim? Özellikle, Basen’in varis olmasını beklerken? Ailenin reisi, yani babam gitmemi söyledi, fakat hayır diyebilirdim.”

Choi Han bi süre sessiz durduktan sonra cevap verdi.

“...Emin değilim.”

“Çünkü, gizli örgütün başkentte ne yapmayı planladığını biliyorum.”

Choi Han’ın göz bebekleri bir kez daha büyüdü.

“Nasıl bildiğimin cevabını veremem. Fakat başkentte bir sürü insanı öldürmeyi planlıyorlar. Basen’i böyle bir yere gönderemezdim. Bu olayı engellemek istiyorum.”

Elbette Cale ne herhangi bir şey yapmayı ne de başkaları için hayatını tehlikeye atmayı düşünüyordu.

“Her şeyi sessiz sedasız hallettikten sonra, Henituse bölgesine dönmeyi düşünüyorum.”

“...Nasıl bildiğini bana söyleyemez misiniz?”

“Evet. Kim olduğu önemli değil, kimseye söyleyemem.”

Choi Han’ın kafasında onlarca soru vardı ama çenesini kapalı tuttu.

Cale, gizli örgütün gerçek kimliğini bilmiyordu ama yapacakları birkaç şeyden haberi vardı. Ayrıca onlardan nefret ediyordu ve yok olmalarını istiyordu.

Choi Han olanları düşünürken, başı daha da eğilmişti. Kafası karman çormandı. O anda bile, Ölüm Tanrısı’nın siyah bağ ile verdiği güç ona sakinlik veriyordu. Cale’in, eğer yalan söylüyorsa, oracıkta öleceğini biliyordu.

“Fakat, sana bir şey daha söyleyeceğim.”

Bir tane daha. Choi Han bunu duyunca aniden başını kaldırıp Cale’e baktı.

“Son bir gerçek.”

Bu; Cale’in, Choi Han’a söylediği üçüncü gerçekti.

“Seni incitmek gibi bir isteğim yok.”

Cale  bunu söylerken rahattı. Hala hayattaydı, çünkü gerçeği söylüyordu.

Choi Han kaşlarını çattı.

Pat. Pat.

Choi Han yumruğunu sıkmış bacağına vuruyordu. Çok sert vurmamasına rağmen çok sıktığı yumruğunun damarları şişmişti. Yavaşça başını kaldırdı. Cale hala hayattaydı.

“...Sana güveniyorum.”

Bu cevabın gelmesi çok uzun sürmüştü ve Cale, Choi Han’a söylediklerini odaya girerken tekrar etti.

“Anlıyorum.”

Sonra gülümsemeye başladı.

Choi Han, masada otururken iç çekti. Cale’e bakmak için başını kaldırdı. Cale’in gözleri her zamanki gibi saf, ama inatçıydı.

“Cale-nim. Lütfen bir şeye daha söz verin. Sonra size tamamen güveneceğim.”

‘...Böyle bir şeyin olacağını düşünmüyordum.’

Cale, Choi Han’ın yanıtına karşı oldukça şüpheliydi. Büyük bir mesele olmasa gerekti, zira durumu kendi lehine çevirecek bir yol bulabileceğini düşünüyordu, ama ‘size tamamen güveneceğim’ kısmı Cale’e pek uymuyordu. Gerçi Choi Han’a hayır diyecek hali de yoktu.

“Elbette. Nedir?”

“Cale-nim.”

“Evet?”

“Örgütten intikam almalıyım. Sanırım hayatımda ilk defa birinden ya da bir gruptan bu kadar nefret ediyorum.”

Öfke, Choi Han’ın saf gözlerini doldurmuştu. Öfkenin ardında bir nostalji duygusu da hissedilebiliyordu. Muhtemelen Harris köyünü düşünüyordu.

‘Hmm.’

Cale, bu sesin ağzından çıkmasını engelledi. İşte bu yüzden, Choi Han onu takip etmeyi seçse bile, onu yanında istemiyordu. İyi bir insandı, ama sonunda hep kafasına koyduğu şeyi yapıyordu. Bu sebepten dolayı Cale, Choi Han’ın isteğini tamamlamasını gergin bir şekilde bekledi.

Choi Han sonunda konuşmaya başladı.

“Her ne olursa olsun, eğer gerçek kimliklerini öğrenirseniz bana söyleyin.”

“Ah-, tabii ki.”

‘Ben de zor bir şey isteyecek sanmıştım.’

Cale söz verirken şaşırdı.

“Bendeniz, Cale Henituse, örgütün kimliğini öğrenir öğrenmez Choi Han’a söyleyeceğim. Eğer bu yeminin aksini yaparsam, bunu hayatımla ödeyeyim. Yeterli mi?”

“Evet, çok teşekkür ederim.”

Choi Han nihayet gülümsemeye başlamıştı. Rahatlamış görünüyordu. Cale, Choi Han’ı gözlemlerken düşünmeye başladı.

‘Kimlikleri nasıl öğreneceğim ki?’

Gerçekte kim olduklarını öğrenmek için, hatta kim oldukları hakkında en ufak bir ipucu bulmak için bile, Choi Han’ın romanda gittiği yoldan gitmeliydi. Bunu yapmak için de delirmiş olmalısı gerekirdi. Choi Han, başkentten ve Roan Krallığı’ndan çıktığı an, insan ve insan dışı her türlü kahramanla karşılaşıyordu.

Sadece bunu düşünmek bile Cale’e berbat hissettirdi.

“O zaman işimiz bitti. Değil mi?”

“Evet.”

Paat!

Cale elini kaldırdı ve masaya vurdu. Bu vuruş masayı hafifçe titretmişti ve rahip gözlerini açıp başıyla onayladı. Alan bir kez daha sallandı.

Uuuuuunnnng-

Bu sesle birlikte duman; her birinin vücuduna girip dağıldı. Cale’in, çılgın rahibeyle yaptığından biraz farklıydı. Cale cebinden bir parça kağıt çıkarırken, iki yeminin de bedenine işlediğini hissetti.

Cebinden çıkardığı on milyon galonluk bir çekti. Parayı, sessizce oturan rahibin önüne koydu ve ayağa kalktı. Sonrasında, odadan çıkmadan önce rahibe veda etti. Choi Han, Cale’i takip ederek odadan çıkıp kapıyı kapatmadan önce bir paraya bir de Cale’e baktı. Çıktıktan sonra kafası karışmış bir halde hala Cale’e bakıyordu.

Cale, Choi Han’ın bakışlarına gelişi güzel bir cevap verdi.

“Hayatta hiçbir şey bedava değildir.”

“Anladım.”

Cale, daha önceden görüştükleri ilk kattaki rahibi bulmak için merdivenlerden çıktı.

Rahip, hala hayatta olan Cale’e selam veriyordu.

“Hayatınız, mukadder zamana kadar devam etsin.”

Bu, yeminlerinizi bozmayın ki yaşayama devam edebilin deme şekilleriydi. Tamamen acımasız.

“Teşekkürler rahip-nim.”

Cale gülümseyerek rahibe teşekkür etti. Rahip, Cale’in sakin sesini hala tuhaf buluyordu fakat Cale yürüyüp gitti ve tapınaktan ayrıldı.

Sonra araca binip hareket ettikten sonra tekrar konuşmaya başladı.

“Bilgin olsun diye söylüyorum; o deli büyücü, başkentte yaşanacak büyük hadisenin başındaki şahıs.”

“...Onları gördüğüm yerde öldürmeye iznim var mı?”

“Bu kadar açık bir soruyu bana neden soruyorsun? Dilediğin gibi yapabilirsin.”

‘Benim için fark etmez.’

Fakat o büyücü üst düzey bir figürdü ve ışınlanma uzmanıydı, bu yüzden Choi Han, romanda istediğini asla başaramamıştı.

“Tamam. Hepsini öldürdüğüme emin olacağım.”

Cale, Choi Han’ın öfkeli yüzünden başını çevirdi. Cale’in başa çıkamayacağı kadar vahşiydi.

Eve döndüklerinde ise Cale’in başa çıkması zor olarak tabir ettiği birisi daha vardı.

“Genç efendi.”

“Ron.”

Yüzünde sevecen bir gülümseme olan suikastçı Ron, odasında dinlenmeye çalışan Cale’i aramaya gelmişti.