Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm Kablo İşi Amelelik

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

 

Tatmin’de yer yerinden oynuyordu.

Ünlü klanlar gizemli demircinin peşindeydi. Farklı farklı kanallarda ve internette destansı oklara dair sayısız konu vardı. Kimdi yetenekli, ama yeterince tecrübeye ve itibara sahip olmayan bu zanaatkar?

Çok sayıda insan onu arıyordu.

‘Diğerlerinden daha zor bir yoldur demircilik. Bugüne dek elimden geleni yaptım, ama meğerse benden daha iyisi varmış.’

Panmir oyun hayatında sadece iki kez destansı eşya yapmıştı. İlk destansı eşyayı üreten kişi unvanına sahipti. Fakat destansı eşya açıklamasında ‘zanaatkar’ diye bir terim yoktu. Demirci sıralamasında birinci olan adamı bile arkasında bırakarak ‘zanaatkar’ unvanını alan bu adam da kimdi?

Ttang! Ttang!

Panmir bilmediği demirciye karşı yoğun bir rekabet duygusu besliyordu.

Bu esnada herkesin ilgisini çeken Shin Youngwoo, işe gitmeden önce uğradığı tezgahta erişte yemekle meşguldü.

“Şerefsiz, erişteye 1.000 won verilir mi? Açlıktan gebermemizi mi istiyorsun? Hayret bir şey, bu hayatta sağ kalmak istiyorsan şerefsizlik yapacaksın diye boşa dememişler.”

Yerken isyan ettim.

….

Saat sabahın 6’sı.

Pazar günü çoğu insan için tembelliği, tatili ve işten önceki son günü temsil ederdi. Ayrıca artık öğrencilerin yarı zamanlı işlerde çalıştığı dönem eskide kalmıştı. Şimdi, genç insanlar amelelikten tiksiniyordu! Yerlerine yabancılar gelmişti; Güney Kore’nin geleceği karanlık görünüyordu.

‘Başım ağrıyor.’

Hala sabah vakti duyduğum alkol ve sigara kokusuna alışamamıştım.

‘Bir an önce şu işi bitirip eve gitmek istiyorum.’

Orada otururken, şantiye kıyafetlerine bürünmüş genç bir adamın sesini duydum.

“Shinwoo Şantiyesi’ne dört işçi arıyorum!”

Şantiye işçileri temiz çalışırdı; tuğla ve tahta taşıyıp, kum küremek gibi temel işler. Fiziksel olarak insanı yoruyordu ve epey toz yutuyordunuz, ama sık sık bunları tercih ederdim. Dolayısıyla tereddüt etmeden elimi kaldırdım.

“Buradayım! Bur… örghhh!”

Alkoliğin teki karnıma yumruk geçirdi! Köşeye itildim ve iş fırsatını kaçırdım.

“Kalpsiz herifler! Gençlerin önünü niye kesiyorsunuz!”

Sitem ederken orta yaşlı, kısa kollu tişört giyen bir adam bana yaklaştı, “Bana üç sağlam kiremitçi lazım. Tecrübeli adam istiyorum.”

Kiremitçi denen adamlar kiremit, çimento ve kum gibi malzemelerin taşınmasından sorumluydu. Bu işte kötüyseniz kıracağınız kiremitler başınıza iş açabilirdi, ama fena sayılmazdı.

Elimi kaldırdım. “Buradayım! Daha önce de yapmı--- örgghhg!”

Yine yaşlı herifler beni arkaya iterek öne geçti, işi alabileceğimi sanmıyordum.

“Başka kimse var mı?”

“Burada! Ev… Ahhh!”

İşçi arayan birkaç şirket vardı, ama bir türlü kendimi gösteremediğim için hiçbirinin dikkatini çekemedim.

“Ahh! Beni almadığınız için pişman olacaksınız!”

Yaşlı adamlar bana engel oluyordu. Onların işini ellerinden alacağımdan korktukları belliydi.

“Kim buraya istediği için gelir ki? Gençler gibi yarı zamanlı çalışmak istediğimi mi sanıyorsunuz? Bırakın ben de geçeyim! Sizden farkım yok!”

Sırf onları görmek bile beni öfkelendiriyordu, ama karşımda yetişkinler vardı. Dolayısıyla kötü bir söz edemezdim; geri çekildim ve sessizce yere oturdum.

“Kukuk.”

Masada gazetesini okuyan herif bana baktı. Otuzlu yaşlarının başında mıydı? Ofisin başında olduğuna göre burası babasından miras kalmış olmalıydı. Buraya her 10 gelişimin üçünde elim boş dönüyordum. Şef beni izlerken içeri biri daha girdi.

“Elektrikli kablo işini becerebilecek var mı? Tecrübeye gerek yok. Günlük 110.000 won yevmiye vereceğim.”

Normal yevmiyeden 20.000 daha fazlaydı. Fakat harekete geçmedim. Sonuçta o parayı vermesinin bir sebebi vardı.

‘Hala gece kabuslarıma giriyor.’

Zamanında elektrikli kablo işini denemiştim. Sadece devasa bir kablo çektiğiniz için basit bir işti. Fakat insanı acayip yoruyordu. Kablonun bileğime dokunmasına izin veremezdim ve ayrıca hepsi birbirinden ağır ve kalındı.

Sadece çekiyordun, ama… Eldiven giymeme rağmen ellerim su toplamıştı ve iki gün boyunca kas ağrısından oturamamıştım.

‘Kış yerindeki vaha…’

Geçen kışki kabusu hatırlıyordum. Yanımdaki adamlar farklı yerlere baktılar, ıslık çalarak elektrik işini duymazdan geldiler.

“Kimse yok mu?” diye sordu adam garip ifadesiyle.

Ardından orta yaşlı adamlardan biri beni gösterdi. “Tam gençlere uygun bir iş.”

“Aynen öyle. Aktif bir çocuktur ve dayanıklıdır.”

“Zaten daha önce de kablo işine girmişti, değil mi? Uzmandır, işinin ehlidir.”

‘Alçaklar!’

Keskin gözlerimle onlara baktım, ama durmadılar. Ardından işveren bana döndü. “Pardon, genç adam. Benimle gelecek misin? İyi görünüyorsun.”

Cehennem karşımdaydı. Ofisin şefine döndüm, ama adam sadece gülümsedi. Nihayetinde telefonumu kulağıma götürdüm, başladım konuşmaya.

“Evet, benim. Ah, yer mi var? Tamam tamam, hemen geliyorum, dur kapatma…”

Ddiririring ~ ddiririring~

“......”

S Grubu’nun klasik telefon zili çalmaya başladı. Diğer işçiler bunu görünce kahkaha atmaya başladılar. İşveren de güldü. “O zaman gidelim.”

Sabahın bu saatinde beni kim arardı ki? Ayrıca telefonu neredeyse hiç çalmayan bir adamdım. Baktığımda arayan kişiyi gördüm. Kulağımda unutamayacağın bir ses yankılandı.

 (Merhaba- Sizi Mutlu Finansal Hizmetler’den arıyorum. Sayın Shin Youngwoo, son ödeme tarihinin yarın olduğunu biliyorsunuz, değil mi?)

“… Ne ara?!”

(Unuttuysanız… Ödeyecek paranız yok mu?)

“O-olur mu öyle şey. Tamam, anladım. Yarın bu saatlerde hazır ederim.”

(Teşekkürler, Borç… Pardon, Sayın Shin Youngwoo. Size güzel bir gün diliyorum.)

Arama kapandı.

“Kahrolası…”

Oyun oynarken gerçek hayatı ihmal etmiş, borç batağında olduğumu unutmuştum. Borcun faizini ödemek için çalışmam gerekiyordu. Üstelik öyle masa başında oturup telefon da açmayacaktım, bildiğiniz amelelikten başka çarem yoktu.

“Pardon… 110.000 won mu demiştiniz?”

“Evet!”

“Gerçek mi bu?”

“Gerçek tabii! Benimle çalışanlar aç kalmaz!”

Cehenneme doğru yola çıktım. O akşam…

“A-ağabey?” Sehee yorgun argın eve döndüğümü görünce afalladı. Yere çakılmadan önce ayakkabılarımı bile çıkaramadım.

“Sikeyim… Karın tokluğuna o kadar iş… Ahhh! Oyun oynamam lazım… Oklar… Satılmıştır… Belki…”

Sonrasını hatırlamıyordum. Uyuya kalmıştım.

….

Uyandığımda üzerimden bir araba geçmiş gibi hissediyordum. Vücudumda ağrımayan tek bir kas parçası yoktu, saate bakmak için başımı çevirirken bütün varlığımla uğraşmam gerekti.

Sabah 05:20.

“Ah!”

Bu iş ciddiydi. Ev ile şantiye arasındaki mesafeyi göz önünde bulundurursak geç kalkmıştım. Alelacele giyindikten sonra iş bulmak için ofise koştum. Geç kalırsam yine dünküne benzer bir durumla karşılaşabilirdim.

“Ack! Gidiyorum.”

Kredinin faizini ödedikten sonra elimde sadece 9.220 won kalacaktı. Oyunu oynamaya devam etmek istiyorsam bir hafta içinde oraya da para yatırmam lazımdı. Duş bile almadan kapıya fırladığımda annem bana yaklaştı ve omzuma dokundu. “Gel, kahvaltı ye.”

“Yiyemem. Geç kaldım,” dedim.

“Youngwoo,” annem aniden ciddi bir sesle doğruldu. İster istemez kollarımı başıma kaldırdım. Yine bana bir dolu hikaye okuyacaktı. Annem borçlarımdan haberdardı. Neden oyunlara bu kadar bağımlı olduğumu merak ediyordu ve okulu bıraktığım için üzgündü. Halime bakar bakar üzülürdü.

Fakat şimdi, gayet sakin ve hoşgörüyle bakıyordu bana.

“Gel ye,” dedi.

“N-neden? Gitmem lazım.”

O esnada kapı açıldı ve babamı gördüm. İçeri girdikten sonra masaya kuruldu, gazeteyi açtı ve mırıldandı, “Bugünlük ara ver.”

“Ara mı? Neler diyorsunuz.”

Örggh, örggh,” babam sadece öksürdü ve gazetesine döndü.

Annem kulağıma fısıldadı, “Dün eve geldiğinde çok yorgundun. Baban seni odana taşımak zorunda kaldı, endişeleniyor.”

“Ha?”

“Biz senin aileniz. Oğlumuzun acı çektiğini görmek istemiyoruz. Dün yeterince yoruldun, bugün dinlenmelisin.”

“A-anne…” ailemin hala bana önem veriyor olması… duygular sel misali aktı kalbime, yaşattığım onca hayal kırıklığına rağmen arkamdaydılar.

O esnada Sehee odasından çıktı ve esnerken bana bir şey uzattı. Ağrı kesici bant türü bir şeydi.

“Üstüne yapıştır. Dün çok yoruldun.”

“S-Sehee…”

‘Ahh! Canım ailem!’

Diye bağırdığım gibi anneme ve Sehee’ye sarıldım.

Zorlu dünyanın pençeleriyle yalnız başıma kaldığımı düşünürken ailem bana hala ışığın olduğunu göstermişti. Hayal kırıklığıyla dolu oğullarının ve ağabeylerinin melekleriydi onlar. Minnet doluydum.

“N-ne? Sarıldın mı? Sen? İyiymiş… Ah, hayır. Kötü mü yoksa?” Sehee homurdansa da bana sarıldı, annem ise hafifçe başımı okşuyordu. Ardından iş kıfayetlerimi çıkardım ve masaya kuruldum, aylardır ilk defa et çorbası içiyordum.

“Baba, o zaman borcumu sen ödeyebilir misin?”

Örggh!, sessizce yemeğini yiyen babam bana baktı ve kaşığını fırlattı. Kaşık alnıma çakılınca çığlığı bastım, annem dilini şaklatarak başını iki yana sallıyordu.

“Sana kaç kez söyledik! Kendi kendine yetebilen biri olmanı istiyoruz. 26 yaşındasın. Yaptıklarının sorumluluğunu almalısın.”

Saniyeler önce sevgi sarmaşığına dönmüş ailem, kaşığın gazabıyla eski haline büründü. Alnımı ovalarken babam bana bir zarf uzattı.

Dedi ki, “Bugünlük öyle olsun. Biz dedik diye dinleniyorsun, haliyle zarar etmene izin vermek olmaz.”

“Baba…” duygulandım. Normalde sert ve katı olan babam bugün arkamdaydı. Zarfı büyük bir zevkle kabul ettim.

‘O zaman…’

Zarftaki paraları keskin tırnaklarımla kavradım, ama sanki biraz… az mı para vardı? Yedi banknot. Biraz hayal kırıklığına uğrayınca başımı kaldırdım, dikkatlice konuştum, “Baba, bugünlerde en düşük yevmiye 9…”

Babam bana pişmanlıkla baktı. “Ha, öyle mi? Üzgünüm, ama üstümde bu kadar nakit vardı. Yetineceksin artık.”

Kısaca daha fazla para istemememi söylüyordu. Unutmuştum, ama babam para konusunda epey cimriydi. Bir tavuk aldığında onu üç öğüne yayarak yerdik.

70.000 wonu kabul etmek zorunda kaldım.

‘Neyse, buna da şükretmek lazım.’

………