Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

36. Bölüm Dünya Kötü...

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

“Efsanevi sınıfı olmasına rağmen 21. Seviye’de mi? İnsan oyunu böyle nasıl oynar? İnanılmaz. Seviye atlayamama yeteneği olağanüstü. Sınıf görevini nasıl aldığını hala anlayabilmiş değilim.”

Yoon Sangming Shin Youngwoo’dan pek hoşlanmıyordu. Shin Youngwoo’nun oyun geçmişi bu işte hiç de iyi olmadığını gösteriyordu. Yoon Sangming efsanevi sınıfın bu adamda boşa harcanacağını düşünüyordu.

‘Hayatı boyunca sıralamaya giremeyecek bir adam. Sayesinde efsanevi sınıflara dair yoğun bir içerik harcandı. Şimdi yine aynı şey…’

Direktör Yoon Sangmin emindi.

‘Zehir. Bu adam Tatmin için ölümcül bir zehir. Daha fazla zarar vermeden önce hesabını kapatmalıyız.’

Fakat Direktör Yoon Sangmin’in hesaplara erişimi yoktu. Dolayısıyla bu düşünceleri kendisine saklamak zorundaydı. İçten içe Shin Youngwoo’ya birkaç küfür daha salladıktan sonra Yoon Nahee’ye döndü.

“Bu arada başarı şansı neden %9? Bu adamın Allunbatar’ı %9 ihtimalle kurtaracağını mı söylüyorsun bana? Saçmalık. %0 olmalıydı.”

Herkes aynı fikirdeydi.

“Yanlış olduğu belli.”

“Evet. Süper bilgisayar Morpheus’a virüs bulaştığına eminim.”

Görev tam bir başarısızlıktı. 21. Seviye’deki bir oyuncunun Allunbatar’ı kurtarması imkansızdı. Herkes aynı fikirdeydi. Fakat onların aksine Lim Cheolho gayet mutluydu.

‘Üç ana olayın baş karakteri… Efsanevi sınıf olduktan sonra destansı oklar yaptı ve sınıf görevini aldı, nedense bu genç adama dair beklentilerim yüksek.’

Tam olarak söylemek gerekirse bu adam öyle yeteneksizdi ki ne yapacağı belli olmuyordu. Bu yüzden onu izlemek keyifliydi

Lim Cheolho sonuç ne olursa olsun mutluydu. Diğer herkes ise yüzleri ekşiyerek birbirine bakmaktaydı.

***

Khan’la Huroi’den önce tanışmıştım. Demirciyi korumuş, tedavi masraflarını karşılamıştım. Adama yaptığım iyiliklerin haddi hesabı yoktu. Peki Huroi kimdi? Alt tarafı Khan’a birkaç söz söylemişti.

“O zaman neden?”

Neden Khan ona ‘Winston Halkı İçin’ gibi devasa bir görev vermişti? Öte yandan ben sadece 600 altın kazanacağım bir görevin peşindeydim.

‘Bütün görevleri bana vermesi gerekmez miydi?’

Khan iyiliği nasıl ödeyeceğini bilen bir NPC olsaydı bütün görevleri bana verirdi. Ama herif iyilik bilmez, vefasız bir adamdı.

“İyilik borcunu ödemeli. Kafayı mı yemiş bu adam? Neyse, burada hikayeye odaklanmak lazım. NPCler beni dinlesin istiyorsam gelecekte kendime çekidüzen vermeliyim.”

Düşündükçe kendimi kötü hissediyordum. ‘Winston Halkı İçin’ görevi Winston’un kaderini belirleyecek devasa bir görevdi. Khan’In bu görevi en güvendiği insana vermesi gerekirdi ve Huroi’yi seçmişti! Yani ben, Khan’ın daha önce tanışmadığı insanlardan bile beter haldeydim!

“Kenar mahallenin havlayan köpeğine niye benden daha çok güvendi ki? Ahhh!”

Evin yakınlarındaki sokak tezgahındaydım. Soşudan bir bardak içerken hayatıma lanet ediyordum. Normal sınırım bir buçuk şişeydi, ama sinirim öyle bozuktu ve o şerefsizi öyle kıskanıyordum ki alkolü biraz kaçırdım.

 “Kuaaah~!”

Üçüncü şişenin dibini gördüm. Kalbim hala dinmemişti ve ağlamak istiyordum. Düşündükçe Khan’dan nefret edesim geliyordu. Geçirdiğimiz zamanın ardından gerçek birer dost olduğumuzu sanmıştım, ama Khan farklı düşünüyordu. Bana inanmadığını göstermişti.

“Niye? Niye? Kahretsinn!”

Neyse, hava durumu yarından başlayarak üç gün boyunca yağışlı olacaktı. İşe gitmeme gerek yoktu. Tezgah sahibine seslendim.

“Teyze.”

Sucuk kesen orta yaşlı kadın beni duyunca şaşırıp başını kaldırdı. O esnada gözlerindeki titremeyi gördüm.

‘… Yalnızlık auram sayesinde cazibem tavan mı yaptı yoksa?’

Gözlerimdeki yalnızlık Everest Dağı’nın tepesindeki kar fırtınaları gibiydi. O titreyen gözlere bakıyordum da, orta yaşlı kadın oğlu yaşında bir genç adama vurulmuştu.

‘Günahkar bir adamım…’

Üzgündüm, ama ona ilgi duymuyordum. Evli bir kadınla işim olmazdı.

‘Aileleri parçalayamam.’

Kadın beklentiye girmesine diye kısa kestim.

“Bir şişe daha. Ayrıca şu balık çorbasını tazeleyebilir misin? Bir parça da…”

Kaang!

Kadın bıçağını bana doğrulttuğu gibi başladı bağırmaya.

“Yetti artık! Üç şişe soşu içmene bir şey demiyorum, ama çorbayı sekiz kez tazeledim! Her seferinde aynı halt! Yediğin şeyler içtiğin şişelerin hesabını geçti bile. Genç adam, hiç mi utanman yok senin?”

“… Hani müşteri her zaman haklıydı. Balık çorbasını bu kadar çok görmeyin… Dünya beni her seferinde hayal kırıklığına uğratıyor. Evet, aynı Khan gibi.”

“Ne diyorsun sen? Bedavaya bir şey veremem!”

Kadın inatçı çıktı. Midemi balık çorbasıyla doldurma planım yatmıştı.

“Veda edip gerçek hayatın vahşi sularına dönmenin zamanı geldi desene…”

Umudumu kestim ve doğruldum. İçeceklerin parasını masaya bıraktıktan sonra arkamı döndüm. Yalnız başıma ilerlerken kulağıma öfkeli bir ses çalındı.

“Hey, genç adam! 1.000 won eksik verdin!”

Ah, sarhoş olduğum için parayı eksik vermiş olmalıydım. Şansımı deneyecektim.

‘1.000 won kurtarma şansım var!’

Geçmişte para biriktirmeye hiç yeltenmemiştim. Ama şimdi borç batağında olduğum için bu konuda hassastım. Muhafazakar gençlerin sayısı arttıkça Güney Kore’nin geleceği umutla dolacaktı. Şahsım ve Kore’nin geleceği için 1.000 wonu vermeyecektim.

‘… Hayır, sarhoş olsam da kaçamam. Kamera yüzümü görmüştür, polisle uğraşmak istemiyorum.’

1000 won yüzünden soluğu hücrede almaya değer miydi? Döndüm ve kadına eksik miktarı ödedim.

“Modern toplumda benim gibi daha çok insan olsaydı ödememe gerek kalmazdı. Ama ödemek için döndüm işte. Ne iyi, değil mi?”

“… Çoğu insan böyle yapmıyor mu zaten?”

“Şey… dünyadan haberin yok senin. Bugünlerde insanlarda vicdan diye bir şey kalmamış. Benim gibileri kolay kolay bulamıyorsun!”

“Ö-öyle mi? Anladım. Anladım tamam, git hadi. Sarhoşsun.”

“Ahhh! Teyze! Kalbim ne kadar boş, biliyor musun? Dönüp 1.000 won veren genç adamı şu soğuk gecede aç bırakma. Biraz daha balık çorb…”

“…”

Kadın arkasını dönüp tezgaha geçti. Balık çorbasıyla dönmesini bekledim ama 5 dakika, sonra 10 dakika geçince umudum kalmadı.

“Hahah… Bir kez daha ihanete uğradım. NPCler de insanlar da aynı!”

Evet, dünya acılarla doluydu. Tek başıma olduğumu biliyordum.

***

“Geç kalacaksan haber vermelisin! Saat kaç oldu farkında mısın?”

01:00 sularında eve döndüğümde salonda televizyon izleyen Sehee bana keskin gözlerle baktı.

“İçiyor mudun? Ağabey, hiç kız arkadaşın ya da arkadaşın yok. Tek başına mı içtin? Hiç utanmadın mı?”

“… Hey yarın okulun yok mu, bu saatte niye ayaktasın?”

“Bütün zamanını ya işte ya da kapsülde geçiren ağabeyim aniden ortalıktan kaybolunca endişelendim… Çok garip!”

“Eh? Endişelendin mi? Bu yüzden mi bekledin?”

“Ne? Kim beklemiş? Sadece televizyon izliyordum, kendimi kaptırmışım.”

“O zaman niye bu kadar kızgınsın? Yüzün kıpkırmızı. Bir şey mi yaptım?”

“K-kimin yüzü kıpkırmızı! Saçmalık. Ben uyuyacağım!”

Keng!

Sehee döndü ve odasına çekildi.

“Ohh, genç kızlarla uğraşmak kolay iş değil.”

Sehee’nin bağırışları çakırkeyifliğimi geçirmişti. Bir kez daha ‘Winston Halkı İçin’ adlı görevi düşünerek sinirlendim.

“Kahretsin, uyuyacağım.”

Sonra Sehee yine odasından çıktı. Yanıma geldi ve başladı kafa ütülemeye. “Dişlerini fırçala ve ayaklarını yıka. Sarhoşsun, duş alma sakın. Zaten duş almanı beklemiyordum, sonuçta hiç yıkanmıyorsun.”

“… Hani uyuyordun?”

“Su içmek için kalktım.”

“O zaman git su iç. İyi geceler.”

Sehee mutfağa yollanırken ben de soluğu banyoda aldım.

“Günde bir kez fırçalasam yeter, artık çocuk değilim.”

Bazen üç kez fırçaladığım oluyordu. Diş macununu fırçaya sürmeye çalışmayı bıraktım. O kadar içmiştim ki gözlerim kapanıyordu.

“Bugünlük fırçalamasam ölmem ya…”

Nihayetinde sadece ellerimi yıkadım, sonra odaya geçtim. Sehee odanın dışında bağırıyor gibiydi, ama ben çoktan uykuya dalmıştım.

……

Çevirmen notu
Soşu: Kore içkisi, Japonların sakesi gibi. Ucuz.