Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm İsyan

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

İnsanlar şaşkına döndü.

“İ-isyan mı edelim diyorsun?”

“İsyan mı? İsyana sebep olan şehrin lordudur! Bizler Kont Steim’in halkıyız. Onun iradesini takip edip şeytanlara karşı iş birliği yapacağız!”

Sakinlere bunun meşru olduğunu hatırlatınca insanların morali yükselmeye başladı.

“Tamam! Arkandayız Khan!”

“Kendi başımıza lordu kovmamız mümkün değil, ama en azından dünyaya burada işlerin ters gittiğini gösterebiliriz. İşte o zaman Kont Steim sesimizi duyacak.”

“Bizim yüzümüzden hapse giren Grid için savaşacağız!”

“Ben de varım!”

Winston halkı kadere meydan okuyordu!

Khan deponun kapısını açtı ve etrafa baktı. Türlü türlü silahlar vardı depoda, bunların çoğu Grid’in hazırlık sırasında yaptığı ekipmanlardı. Malzemelerden dolayı müthiş şeyler sayılmazlardı, ama tarım aletlerinden iyiydiler.

“Ohh!”

Khan’ın emriyle silahları kuşanan insanlar heyecanlıydı.

“Derhal Mero Şirketi’ne, yürüyün!”

“Evet! Valmont’u yakalayacağız!”

Khan onları sakinleştirdi. “Mero Şirketi’ne saldırırsak lord durumu hemen öğrenir ve kaleyi koruma altına alır.”

“O zaman önce kaleye mi gideceğiz?”

“Evet. İsyan haberi duyulmadan önce kaleye girmeliyiz. Lordu rehin alırsak askerler hiçbir şey yapamaz!”

Bir adam öne çıktı. “Kaleyi yapan mimar büyük büyükbabamdı. Evimde kalenin planı var. Gizli geçitleri kullanarak kolayca kaleye girebiliriz.”

“Ohhh!”

Ufukta umut ışıkları parlıyordu. Çaresiz değillerdi. Lorda ve Mero Şirketi’ne karşı koyabileceklerine inanıyorlardı. Fakat bu, çok uzun sürmedi.

Demircinin ikinci katındaki pencereler kırıldı ve yaylı askerler içeri daldı.

“Ölmek istemiyorsanız silahlarınızı bırakın!”

Demircinin ikinci katı kaşla göz arasında düzinelerce okçunun meskenine dönüştü; hepsi ilk kattaki insanlara nişan almıştı. Dehşet içinde geri çekilen insanlar o esnada kapıdan giren Valmont’u gördüler.

Adam kahkaha attı, “Hey, dükkanı almaya gelmiştim ki bir de ne göreyim, millet isyana kalkışıyor! Hahaha!”

Gülerken gıdığındaki yağlar titredi.

Khan öfkeyle kükredi. “Grid’e tuzak kurdun ve oyunu kaybetmemek için onu tutuklattırdın!”

Valmont omuzlarını silkti.

“Oyunu kaybetmemek için mi? Ne diyorsun sen be adam! Mero Şirketi oyunu kazandı. Tuttuğumuz demircinin yaptığı hançeri görmedin mi? Grid ile yaptığınız hançerin detayları gösterilmedi, ama gösterilse bile kazanamazdınız. Kalabalığa sor, herkes aynı fikirde. Mero Şirketi oyunu kazandı, dükkan artık bizimdir.”

“Sen! Kaybettiğini bildiğin için korktun ve Grid’e tuzak kurdun! Korkak!”

Valmont dalga geçti, “Birini suçlamak istiyorsan beni değil, kalabalığı suçlaman gerekmez mi? Neyse, bırak şu silahını, yoksa isyana teşebbüsten kelleni alırlar.”

“Bir tüccarı kim dinler?”

“Hoh, tüccarsam ne olmuş? Madem beni dinlemiyorsun, o zaman Sör Philipson’u dinle. Sör Philipson, bu insanlar gördüğünüz üzere silahlı, isyana kalkışmak üzereler. Gerekeni yapmalısınız.”

Valmont’un yanında duran Philipson başını salladı. Elini kaldırdı ve ikinci kattaki askerler yaylarını çekti.

“Silahlarınızı bırakın. Ve Khan, seni bu isyanın başı olduğun için tutuklayacağım.”

İnsanlar öfkeliydi.

“Alçak şerefsiz! Kendine şövalye mi diyorsun? Valmont’un köpeği! Seni dinlemeyeceğim!”

Philipson ikinci kattaki askerlere baktı. Ok yağmuru başladı.

Puuok!

“Kuaack!”

“Hiik!”

İnsanlar birbiri ardına yere yığıldı.

Khan sarsılmıştı.

“Acımasız şerefsizler!”

“Bir sonraki saldırı bu kadar merhametli olmayacak. Ölmek istemiyorsanız silahlarınızı bırakın.”

Silah tutuyorlardı, ama eğitimli askerlere karşı şansları yoktu. Savaşacak olurlarsa anlamsız yere can vereceklerdi.

"Ohhh..."

Jaengurang!

Silahları yere bıraktılar. Umutları ve bütün hayalleri yıkılmış halde korkuyla diz çöktüler.

Valmont ağlayan adamları görünce güldü. “Hahaha! Aptallar! Nihayetinde köpek dediğin köpektir! Bunu iyi anlayın! Sizler boyun eğmek için yaratıldınız! Ne söylenirse onu yapacaksınız! Bir daha sakın isyanı aklınızdan geçirmeyin!”

Valmont Philipson’a emretti.

“Demircideki herkesi yakala ve başları, Khan’ı tutukla.”

“Anlaşıldı!”

Askerler harekete geçti. Valmont Philipson’a yaklaşarak fısıldadı. “Sör Philipson, sorun çıkmadan isyanı önlediğimiz için lord bizi ödüllendirecektir. Neden bunu kutlamıyoruz? Birkaç güzel kadın ve leziz yemeklerle.”

“Güzel olur. Bu gece halledelim. Fakat bana kadın getirmene gerek yok.”

Philipson’un aç gözleri yan tarafa bakıyordu. Valmont adamın baktığı yere döndü; orada, birkaç yaşlı kadın ve erkeğin arasında 15 yaşlarında bir kız duruyordu. Büyüdüğünde müthiş bir güzellik olacaktı.

Valmont’un yüzü ekşidi. “Küçücük kızı istiyor… benden de betersin.”

“Ha? Bir şey mi dedin? Duymadım da.”

“Yo, yok. Bir şey demedim. Kendi kendime konuşuyordum.”

Valmont ve Philipson ödülleri büyük bir heyecanla beklerken, insanlar Khan’ın tutuklandığı anları çaresizce izliyordu.

“Şimdi ne yapacağız?”

“Her şey bitti… Winston’da bel bağlayabileceğimiz kimse kalmadı.”

“Gidebiliyorken gitmeliydim… Şimdi buradan çıkamayacağım…”

Khan onların son umuduydu. Şimdi, o umut da zindanı boylamak üzere götürülüyordu. Bir kurtarıcıya ihtiyaçları vardı.

***

Winston zindanı.

“….”

Kaç gün geçmişti? Işık yoktu ve Huroi karanlığın içinde çaresizliği yaşıyordu. Artık gerçeği yanlıştan ayıramaz haldeydi. Burası sanal gerçeklik miydi? Yoksa gerçek hayatta mıydı?

‘Neredeyim ben? Bunu neden yapıyorum? Nasıl çıkacağım bu cehennemden?’

Ölmeyi tercih ederdi. Bu esnada, gerçek hayatta, Huroi’nin beyin dalgaları ciddi derecede dengesizdi. S.A Grubu’nun Moğolistan’daki kolunda işler iyi gitmiyordu.

“EEG çok dengesiz. Allunbatar daha ne kadar devam edebilir, bilmiyorum. Onu şimdi oyundan çıkarmazsak kendini akıl hastanesinde bulabilir.”

Uzmanlar görevden vazgeçilmesi gerektiği konusunda hemfikirdi.

Fakat, Moğolistan kolunun başındaki Park Eunhyuk farklı düşünüyordu.

“48 saat ve 10 dakika dayandı. Buraya kadar gelmişken olay artık PR çalışmasından çıktı. Allunbatar’ın emeklerinin boşa gitmesine izin veremeyiz. Geriye sadece 1 saat 50 dakika kaldı. Sonuna kadar izleyeceğiz.”

Oyundan çıkarılmasına izin vermeyeceklerdi. Görevlilerin yüzleri bembeyaz kesildi.

“Tatmin kullanıcıyı riske atan bir görev barındırdığı için eleştirilecek. Eğer kullanıcının güvenliğini garanti altına almazsak bu işten sadece birkaç eleştiriyle kurtulamayız.”

“Bütün dünya Tatmin’in tehlikeli olduğunu düşünmeye başlarsa sıkıntı büyür!”

Park Eunhyuk sağlam durdu. “Kararım kesin. Bir sıkıntı çıkarsa bütün sorumluluğu ben alacağım.”

“Neden, neden bu kadar ileri gidiyorsun? Şu anda durum iyi görünmüyor. Grid’in Huroi’yi kurtarma olasılığı %9! Ayrıca Grid’i de iş birliğinden tutukladılar. Huori’yi kurtarmak yerine aynı zindana düştü. Görev başarısızlıkla sonuçlanacakken neden devam etmesine izin veriyoruz?”

Park Eunhyuk bu konuda aynı şeyleri düşünmüyordu.

“Grid’in tutuklanması iyiye işaret değil mi? Artık zindanda birbirlerine çok yakınlar.”

Görevliler şoke oldu.

“Grid efsanevi sınıfa sahip, ama seviyesi çok düşük. Ayrıca silahı ve zırhı yok. Zindandan tek başına çıkıp nasıl Huroi’yi kurtaracak?”

“Kararım kesin dedim, zorlamayın.”

Park Eunhyuk onları duymazdan gelerek monitörlere baktı. İlk ekranda 48 saat yazıyordu. Yani Huroi oyun zamanına göre 192 saattir içerideydi ve paniklemeye başlamıştı. İkinci ekranda ise askerler Grid’in henüz kaleye getirmişti.

‘Durum sıkıntılı. Grid tek başına onu kurtaramaz, ama bir şeyler olacak gibi.’

‘Bekle’ görevi tetiklendikten sonra Park Eunhyuk gözünü Grid’den ayırmamıştı. Grid açgözlüydü, kabaydı ve doğru düzgün davranmayı bilmiyordu. Filmlerdeki Adaletin Havarisi’nden çok farklıydı. Yine de Park Eunhyuk izledikçe ona güvenmeye başlamıştı.

Çünkü Grid hep sıkı çalışıyordu. Saatler boyunca bir ocağın başında, durmaksızın çekiç sallayabiliyordu. Aynı malzemelerden bambaşka eşyalar yapabiliyordu. Zihnini ve vücudunu durmadan kullanabilen bir adamdı. Bütün gün sitem ediyor, şikayetlerinin ardı arkası kesilmiyordu ama aynı şey çabası için geçerli değildi.

Ayrıca imalat oyununda müthiş bir ekipman üretmişti.

‘Bir kullanıcı ilk…’

Grid Efsanevi Demirci’nin Ustalığı gibi ‘saçma sapan’ sayılabilecek bir yeteneğe sahip olsa da, bu şeyi bu kadar erken yapması gerçek gibi değildi.

‘Belki yetenekli değil, ama olağanüstü bir ruha sahip. Ona inanmak akıllıca olur.’

Filmlerdeki kahramanlar ne tür zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar asla pes etmezlerdi. Ve nihayetinde kahraman kazanırdı. Belki Grid de bir kahraman olmayı hak ediyordur, diye düşündü Park Eunhyuk.

…..