Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Ayrılış

Çevirmen: Peks / Editor: T4icho

Chen Hao, abisine doğru endişeli ve korkmuş bir şekilde baktı ve nefesini tuttu.

Abisi yemeği ve barınması konusunda onunla ilgilenip, gelişmesi için onu Sisli Çam Şehri’ndeki en iyi dövüş sanatları okuluna yollamıştı. Chen Xi, bin bir zorlukla kazandığı ruh taşlarını onun için sonuna kadar harcadı ve kazandıklarının küçücük bir kısmını bile kendisi için harcamak istemiyordu.

Che Hao, abisinin soğuk gözükse de aslında çok iyi bir kalbe sahip olduğunu biliyordu. Abisinin kendisi ve büyükbabası hakkındaki en önemsiz şeylerde bile aşırı düşünceli ve saygılı davrandığını biliyordu.

Ama neden hemen herkes onunla alay ediyordu?

 Duygusuz Chen, Uğursuz…”

Abisi ne zaman bu kindar lakaplarla çağrılsa Chen Hao’nun kalbi hiddetleniyorve abisiyle dalga geçen kim varsa hepsinin çenesini kırıp dişlerini dökmekten başka hiçbir şey istemiyordu.

Hmph. Ne zaman olursa olsun, kim olursa olsun, abimi aşağılamaya devam edenlerin hepsine gününü göstereceğim.”  Chen Hao, kalbinde kendine verdiği sözle beraber yumruklarını sıkıyordu.

“Hadi eve girelim ve akşam yemeğini yiyelim.” Chen Xi derin bir nefes aldı ve kardeşinin sırtına babacan bir tavırla vurdu. Dış kapıyı açtı ve eve doğru yürümeye başladı.

Abi, beni azarlamayacak mısın?”  Chen Hao bir anlığına aptallaştı ve büyük bir sırıtma ve sevinçle konuştu: “Pekâlâ, abi, açlıktan neredeyse öleceğim!”

Çam yağı lambasından çıkan titrek ışık; dar, sıkışık ve eskimiş evi aydınlatıyordu.

Yaşlı bir adam, dağınık ve seyrek saçlarıyla yemek masasında oturuyordu. Yüzü kırışıklarla doluydu ve ağaç dallarına benzer ince kemiklere sahipti. Ayrıca bir çift bulanık gözle etrafa düşük bir aura yayıyordu. 

Bu yaşlı adam Chen Tianli idi ve bir zamanlar bu yaşlı adam, Sisli Çam Şehri’nde rüzgâr ve bulutlara hükmedebiliyordu.  Ne yazık ki Chen Klanı’nın yok edilmesinden sonra eski bir hastalığı nüksetmiş ve o zamana kadar yaptığı tüm gelişimini sakatlayıp onu normal bir adam haline getirmişti.

“Büyükbaba.” Chen Xi sessizce masaya oturdu.  Masada bulunan bir tabak lahana turşusu ve üç tabak pirinci görünce içten içe derin bir nefes çekti: “Ben hala çok aptalım.  Eğer birkaç ruh taşı daha kazanabilseydim büyükbabam ve kardeşim bir daha böyle sıkıntı çekmezdi.”

“Ye.” Chen Tianli’nin sesi derin ve boğuktu: “Yemekten sonra söyleyeceklerim var.”

Chen Xi bu sözle sarsıldı ve kafasını sallayarak cevap verdi: “Tamam.”

Üçünün yemek yeme şekli çok gülünç durum oluşturuyordu. Chen Xi ve büyükbaba sadece pirinç yedi ve bir tabak turşuyu ise Chen Hao’ya verdiler. Reddetmenin sonuç getirmeyeceğini bilen Chen Hao, kendini yemeğe daldırdı ama içten içe: “Büyükbaba; abi, gelişimim yeterince güçlü olduğu zaman size dünyanın en leziz yemeklerini alacağım ve bir daha bu lanet olası lahana turşusunu yemeyeceğiz!”

Chen Hao yemekten sonra hemen bulaşıkları yıkadı ve tahta kılıcını alarak evin dışına doğru ilerledi. Bundan sonraki her dakikayı kendini daha güçlü hale getirmek için harcamak istiyordu.

“Mor Gökyüzü Sanatları’nda hangi seviyeye ulaştın?”  pencereden eğitim yapan torunun kılıç sallama seslerini duyan Chen Tianli’nin yaşlanmış yüzünde gurur izleri vardı.

“Mor Gökyüzü Sanatı” Chen Klanı'nın ki saflaştırma gelişim tekniğiydi ve bu teknik onlara atalarından yadigâr kalmıştı. Toplamda 9’u Yarın Âlemi ve 9’u Yaratılış Âlemi olmak üzere 18 seviyeye sahipti.

“Hala 13. seviyedeyim.” Büyükbabasıyla konuşurken bile Chen Xi’nin yüzü her zamanki gibiydi. Sakin ve sert aurası hiçbir zaman değişmeyecek gibi gözüküyordu.

“Oh.” Chen Tianli yorum yapmadan kafasını salladı ama içinde çok karışık duyguların izlerini taşıyordu.

O, torununu hem seviyor hem de ondan nefret ediyordu çünkü Chen Xi doğduğundan beri bütün Chen Klanı durmak bilmeden acıyla yoğrulmuş bir kader yaşamıştı.  Klan yok edilmiş, Chen Xi’nin annesi ailesini terk etmişti ve babası da nefret dolu bir şekilde ayrılmıştı…

En mide bulandırıcı olaysa Ejder Gölü Şehri’nden Su Klanı ile olan evlilik anlaşmasının, Su Klanı üyeleri tarafından Sisli Çam Şehri'nin gözleri önünde yırtılmasıydı ve bu olay, Chen Tianli’nin köye karşı  yüzünü kaybetmesine neden olmuştu. İki genç torununu yetiştirecek kimse olmayacağından endişe etmese kendi hayatına son vermekten çekinmezdi.

Bazen kendine soruyordu, gerçekten de torunu söylendiği gibi miydi? Her an kafasının üzerinde talihsizlik taşıyan ‘Uğursuz’ biri miydi?  Her halükarda bu tarz düşüncelerden hemen kurtuluyordu. Kendisi ve sahip olduğu iki torunu Chen Klanı’ndan kalan son kişilerdi. Bozulmuş vücuduyla birlikte Chen Xi’nin evde yaptığı tılsımlar sayesinde kazandıkları dışında güvenebilecekleri, yaslanabilecekleri hiçbir şeyleri yoktu.

Öyle ki Chen Xi’nin varlığı sayesinde aile hiçbir zaman dilenciler gibi başını eğmek zorunda kalmadığı gibi Chen Xi’ nin meşakkatli çalışmaları sonrasında küçük torunu Chen Hao, kendini geliştirebilmek için Sisli Çam Şehri’nde ünlü olan Gökyıldız Enstitüsü’ne gidebildi.

Kafasındaki düşüncelerle birlikte Chen Tianli’nin kalbine kocaman bir sıcaklık hissi yayıldı.  Ne kadar talihsiz olursa olsun Küçük Xi onun torunuydu ve Chen Klanı’nın etiydi, kanıydı.

“Size bunca yıl acı çektirttim.” Chen Tianli iç çekti: “ Chen Hao’nun en iyi olanı yemesini ve en iyi olanı giymesine izin verdim ve hatta dövüş sanatları öğrenebilsin diye dojoya girmesine bile izin verdim. Ama sadece yaşamak ve hiçbir şey kazanmamak uğruna seni çok çalıştırdım. Büyükbaban sana karşı çok adaletsizdi!”

Chen Xi’nin vücudu, yıllardır kalbinin derinliklerinde baskıladığı ve onunla beraber yanan düşüncelerle beraber gerildi. Çabucak derin bir nefes aldı ve zorla da olsa içindeki kini bastırdı, kafasını iki yana sallayarak konuştu: “Sen yaşlı ve hasta durumdasın ama Küçük Hao genç ve bilgisiz. Dolayısıyla, bunlar benim tarafımdan yapılmalıydı.”

Chen Tianli elini sallar şekilde gülerek geçiştirdi: “ Bunun hakkında daha fazla konuşmayalım.”

Chen Xi kafasını salladı ve sessiz kaldı.

Yaradılışından dolayı donuk, insanlardan uzak ve kelime seçimlerinde iyi değildi.  Yıllar boyu etrafında olan insanlar tarafından alaya alınması ve aşağılanmasıyla birleştirilince çekingen ve mesafeli biri olarak büyümüştü. Bu onun konuşkanlıktan ziyade daha sessiz biri olmasına sebep olmuştu.

Bir süre düşündükten sonra Chen Tianli aniden konuştu: “Ejder Gölü Şehri’nin Bin Kılıç Tarikatı yeni öğrenciler almak amacıyla yarım ay içerisinde kapılarını halka açacak. Şansını denemesi için küçük Hao’yu oraya götürmeyi planlıyorum.”

“Güzel. Sisli Çam Şehri’nden ayrılmak Küçük Hao’nun gelişimi için faydalı olacaktır.” demeden önce Chen Xi sarsılmıştı.

Chen Tianli kendini sormaktan alı koyamadı: “ Sen… Büyükbabandan ayrıcalıklı davrandığı için nefret etmiyorsun değil mi?”

Chen Xi kafasını iki yana salladı: “ Büyükbabamın tüm ayarlamalarına uyacağım.”

Chen Tianli içinde bir şeyler görmek amacıyla dikkatlice torununun yüzüne baktı. Onu hayal kırıklığına uğratan şey ise Chen Xi’nin mimiklerinin sanki bir odun parçasıymışçasına gıdım oynamamasıydı.

O insanların içindeyken ya da başkalarıyla konuştuğunda hatta sessiz kaldığında bile donuk.  Katı mizacının iyi mi kötü mü olduğu merak ediyorum.” Chen Tianli iç çekti ve eve döndü.

Bir sonraki gün sabah erken saatlerde- Chen Xi kalktığında- gün yeni ağarmıştı. Yüzünü soğuk suyla yıkadı ve odasından çıktığında Chen Hao’nun kılıcıyla eğitim yaptığını gördü.

 Swoosh! Swoosh! Swoosh!

Çekinmeden savrulan tahta kılıç havada yırtılma sesi yayıyordu. Chen Hao kılıcı sağ eliyle tutuyordu ve kılıç kullanımı geliştirmek için titizlikle yaptığı her savurma, kesme ve saplama tarzı hareketle beraber ince vücuduyla hızlı bir şekilde zıplıyordu.

Küçük yüzü ter içerisinde kalmıştı ama daha olgunlaşmamış yüzünden güvenilirlik hissi yayılıyordu ve kılıcını istikrarlı ve maharetli bir şekilde savururken eli bir an bile titremiyordu.

Chen Xi, bir süre rahatsız etmeden küçük kardeşini izledi. Kahvaltıyı hızlıca hazırladıktan sonra tılsım hazırlamak yerine hızlıca Zhang Mağazası’na doğru fırladı.

“Ah, Duygusuz Chen yine geldi!”

“Tüh, eğer sabah işe gelirsem onun karşılaşmayacağımızı ummuştum. Gerçekten büyük şanssızlık… “

Chen Xi, Zhang Mağazası’ndan içeri girdiğinde yeni işe alınan tılsım çırakları sıralı bir şekilde oradan uzaklaştı. Her birinin yüzü şanssızlık bulaşması korkusuyla kaplıydı.

“Zhang Amca, senden 100 ruh taşı ödünç alsam sorun olur mu?”  Böyle bir durumda Chen Xi onunla alay eden ve aşağılayanlara nasıl önem verebilirdi ki. Hemen tezgâha doğru gitti ve isteğini Zhang Dayong’a iletti.

Zhang Dayong bu durumu hemen sorguladı: “Chen Xi ne oldu? Bana söylersen belki sana yardımcı olabilirim.”

Chen Xi bu mağaza için yaklaşık 5 yıldır tılsım yapıyordu ve bu zamana kadar hiç böyle bir talepte bulunmamıştı ama bugün beklenmeyecek şekilde kendisinden 100 taşı ödün almak istemişti. Doğal olarak bu duruma şaşırmış ve belki de bu çocuğa yardım edebilirim düşüncesiyle ona sormuştu.

Chen Xi, Zhang Dayong’un sözlerinden ona önem verdiğini hissetmişti. Kalbine bir sıcaklık yayıldı ve kafasını iki yana doğru sallayarak: “Hiç bir belaya bulaşmadım, sadece bir şey almak istiyorum.”

Zhang Dayong durumu hemen anladı. Hemen cebinden bir yeşim ruh taşı çıkardı ve konuştu: “Bu kadarı yeterli mi? Eğer değilse sana biraz daha ödünç verebilirim.”

“Bu yeterli. Teşekkür ederim Zhang Amca. En kısa zamanda sana geri ödeyeceğim.”  bir yeşim ruh taşı aşağı yukarı 100 ruh taşına denk geliyordu. Ama değeri 100 taştan az değil fazlaydı. Chen Xi, yeşim ruh taşını aldıktan sonra arkasını döndü ve hızlı adımlarla oradan ayrıldı.

İlginç, bu çocuk genelde yaşam şartlarını sağlamak için aşırı derecede tutumludur. Düşünmeden asla para harcamaz. Bugün neler oluyor böyle?”  Zhang Dayong, şaşkın bir şekilde mağazadan hızla çıkan Chen Xi’ye doğru bakakaldı.

Yüz Gelişim Salonu, Sisli Çam Şehri’nin en yoğun olduğu bölgelerden birinde ikamet ediyordu. Sadece silah ve geniş ölçüde gelişim için kullanılan ekipmanların satışını yapıyordu ve şehirde oldukça ünlüydü.

Chen Xi, buraya uğradıktan sonra yeşim ruh taşını harcaması 15 dakika bile sürmemişti ve o an kalbinde acıdan ziyade büyük bir memnuniyet hissi bulunuyordu.

Eve döndüğünde neredeyse öğle olmuştu. Chen Tianli, içeride çantaları hazırlıyordu. Chen Hao ise ona yardım etmek yerine kapının yanında ellerini yüzüne dayamış bir şeyler düşünüyordu.

“Abi, demek döndün.” Chen Hao ayağa kalktı ve küçük yüzü birden neşe ile doldu.

Chen Xi kardeşine yaklaştı ve kafasını okşadı: “Yakında ayrılıyor musunuz?”

Chen Hao kafasını salladı. Yüz ifadesi soluk görünüyordu.  Abisinden ayrılmak istemiyordu çünkü Ejder Gölü Şehri’ne gittiği zaman abisiyle şimdiki gibi sıklıkla görüşemeyeceğinden korkuyordu. Morali çok bozuktu.

Chen Xi dikdörtgen şeklinde yeşim bir kutu çıkardı ve ona verdi: “Bunu senin için aldım, sıkı çalışmalısın.”

“Benim için mi?” Chen Hao şaşırdı. Bir an için özenle kutuya doğru baktı. Gözlerine inanamıyordu.

Küçüklüğünden beri ne zaman bir çocuğa ailesi tarafından çeşitli hediyeler verilse onlara imrenerek bakardı ama bu güne kadar bir kere bile hediye alacağına dair umutlarını yükseltmemişti. Çünkü biliyordu ki ailesi yaşamını abisinin zahmetli emekleri karşılığında sürdürebiliyordu. Bu şartlar altında böyle bir şey umma lüksüne sahip değildi.

Şimdi, ayrılmadan önce abisi ona hiçbir şey söylemeden bir hediye getirmişti. Bundan nasıl etkilenmezdi.

“Abi…” Chen Hao’nun sesi kısıldı ve başını öne eğdi. Kendini ağlamamak için çok zor tutuyordu ama gözleri çoktan kızarmıştı bile.

Chen Xi, kardeşinin omzuna birkaç kez vurdu. Büyükbabama iyi bak ve aynı şekilde kendine de...”

“Elbette.” Chen Hao hızlıca kafasını salladı.

“Büyükbabama bakmaya gidiyorum ve ikinize şehrin çıkışına kadar eşlik edeceğim.” yüzünde ufak bir gülümsemeyle kardeşine seslendi ve dönüp eve girdi.

Chen Hao derin bir nefes aldı ve yeşim kutuyu yavaşça açtı. Kutunun içinde karşısına çıkan manzara ise ona bakanı delermişçesine paralayan uzun bir kılıçtı.

Oh!

Uzun kılıcı eline alıp ruh özünü içine döktüğünde kılıç aniden ahenkli bir şekilde haykırdı ve yoğun ve keskin Ki dışarıya doğru fırladı.

“Abi, merak etme. Seni yüzüstü bırakmayacağım.” Chen Hao, elindeki uzun kılıca doğru sabit bir şekilde baktı. O dakikadan sonra Chen Hao, sanki bir gecede büyümüş ve önceki bilgisiz çocuktan eser kalmamıştı.

Şehrin dış kapısı...

Öğle vakti, güneş gökyüzünde en tepedeki yerini aldı. Araba büyükbaba ve torununu yavaşça taşıyordu.

Chen Xi, şehrin duvarına geldiklerinde durdu. Bakışları uzaklara doğru uzanıyor ve kalbi de çalkalanıyordu.