Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

47. Bölüm Kızıl Alev Dağ Alanı

Çevirmen: T4icho / Editor: Momental

Hu!

Chen Xi meditasyonundan uyanıp kendine geldi ve hafifçe bir nefes verdi. Ağzından sanki bir Seyl Ejderin’den çıkmışçasına beyaz bir duman çıktı ve nefes vermeye devam ettikçe bu duman uzayıp gitti.

“Sonunda seviye atladım. Acılı bir gelişimden sonra sonunda 9. Seviye Yaratılış Âlemi’ne yükseldim ve Mor Köşk Alemi’ne sadece bir adım uzaktayım!”

Chen Xi ayağa kalktı ve bacaklarını esnetti. Şu anda çok bereketli miktarda gücün vücudunda dolaştığını hissediyordu. İçten içe düşündü: “Bir önceki ben, benim seviyemdeki gelişimcilerin hepsini yenebilecek güçteydi ve o zaman gelişim seviyem 8. Seviye Yaratılış Âlemi’ndeydi. O seviye de bile Li Huai’yi yenebildim. Şu anda Yaratılış Âlemi mükemmeliyet seviyesine ulaşmış durumdayım ve artık kendimi Mor köşk Âlemi’ndeki gelişimcilere karşı koruyabilmeliyim.

Ancak Chen Xi şunu da anlamıştı ki, Güneyin Acımasız Yeraltı Alanı’nda Mor Köşk Âlemi gelişimcilerinin gelişimi kısıtlanmıştı ve onlarla ancak ucu ucuna âşık atabilirdi. Buradan çıktıkları zaman yapacağı artık kısıtlanmış olmayacakları için,  herhangi bir savaşta elbette biliyordu ki Mor Köşk Âlemi gelişimcisinin gücü tahmin edilemezdi.

Gökyüzü daha parlak bir hal aldı ve bir kere daha koyu kırmızı bir hale geldi. Chen Xi evden çıktığında Du Qingxi ve grubunun çoktan hazır bir şekilde beklediğini olduğunu gördü.

“Senin gelişim mi yükseldi?” Du Qingxi şaşırmış bir şekilde şu anda yüzü hafifçe parlayan Chen Xi’ye doğru bakıyordu.

“Görünüşe göre dün yaptığın savaş sana büyük bir yardımda bulunmuş.” aynı zamanda Duanmu Ze de bu duruma şaşırdı.

“Oh, sanırım sebebi bu olmalı.” Song Lin, Chen Xi’ye doğru anlaması güç bir bakış attı.

Chen Xi bilmiyordu ki dün Li Huai ile yapmış olduğu savaşta kullandığı ileri seviye kılıç teknikleri olsun, hareket teknikleri olsun ya da bütünleşik seviyedeki Heybetli Yıkım Yumruğu olsun; Song Lin, Chen Xi’nin arkasında ona rehberlik eden büyük bir ustanın olduğunu düşünüyordu.

Şafağın ilk ışıklarıyla birlikte, Katliam Şehri’nde kalan hemen hemen tüm gelişimciler kaynak canavarı avlamak için şehrin dışına gitti. Sadece Chen Xi ve grubu gibi belli başlı birkaç grup Kanlı Dağ’ın derinliklerine doğru ya da öteki deyişle Güneyin Acımasız Yeraltı Alanı’nın sonuna doğru ilerlemeye devam ettiler.

Katliam Şehri’ni terk ettiklerinde Chen Xi, sonunda güçlü auralara sahip olan 30’un üzerindeki gelişimcinin de dışarıya doğru çıktığını fark etti. Du Qingxi’ye göre bu gelişimciler Mor Köşk Âlemi’ndeydiler. Ayrıca bu kişiler Ejder Gölü Şehri’nin 8 büyük tarikatına, 3 büyük enstitüsüne ve altı büyük klanına da üye değillerdi. Yani etrafta Mor Köşk Âlemi gelişim seviyesinde olan güney bölgesinin farklı şehirlerinden gelen insanlar bulunuyordu. Buraya gelen usta sayısı bulutlar kadar çok olarak kabul edilebilirdi.

Su Jiao ve Cang Bin de bu grupların içerisindeydi ve ikisinin yanında birkaç tane son derece göze çarpan genç erkek ve kızl vardı ve her biri güçlü auralarının yanında umursamaz bakışlara sahiptiler.

“Gruplaşma çoktan başladı mı?”

Chen Xi daha şoktan çıkıp tepki bile veremeden içten bir kahkaha sesi etrafa yayıldı, birkaç genç erkek ve kadın yüksek ruha sahip bir şekilde ve değişik elbiseler giymiş halde uzaklardan bu grubun yanına geldiler.

“Kardeş Duanmu, Kardeş Song, Du Hanım demek sizde geldiniz.” Gruba liderlik yapan siyah elbiseli genç adam mutlu bir şekilde gülümsedi.

Kısa bir konuşmadan sonra, Chen Xi anlamıştı ki bu adam Chai Letian’dı ve Ejder Gölü Şehri’nde ki 8 büyük tarikattan biri olan Gökağı Sarayı’ndandı. Uzun boyu ve çenesinin solundaki yarayla beraber yakışıklı birisiydi. Ancak bu yara hem iğrenç gözükmüyordu hem de erkeksi ve sert bir duruş sergiliyordu.

Chen Letian’ın yanındaki üç erkek ve kadın Ejder Gölü Şehri’nde bulunan diğer 3 büyük enstitüden geliyorlardı ve statü olarak Chai Lentian’dan biraz bile aşağı kalır bir yanları yoktu. Onlar sırasıyla Binbir Bulut Enstitüsü’nden Yu Haobai ve Yükselen Rüzgâr Enstitüsü’nden Du Kui ve Du Quan,  Gök Ağaç Ensitüsü’nden Murong Wei idi.

Yu Haobai yakışıklıydı ve narin yapısıyla hem kibar hem de olağanüstüydü.

Du Quan ve Du Kui ikizdi. İkisi de uzun ve iriydi ve ikisinin de sert ama içine kapanık yaradılışı vardı.

Murong Wai aralarındaki tek kadındı. Güzel ve narin bir yaradılışa sahipti. Vadideki bulunan orkide gibi narin ve çekiciydi ve onu gören kişi ister istemez onu koruma içgüdüsüne sahip oluyordu.

Bu beş insanın her biri kendisine ait bir anlayışa sahipti ve hepsi birlikte Chai Letian’ın liderliğini takip ediyordu.

 

Görünüşe göre Chai Letian’ın Du Qingxi ile iyi bir ilişkisi vardı ve Chai Letian ile olan konuşmalarında normalde kar gibi olan dondurucu yaratılışına rağmen nadir gözüken ufak bir gülümsemeyle cevap verdi.

Chen Xi, Chai Letian ve Du Qingxi’nin gülerek yaptıkları muhabbet karşısında Duanmu Ze’nin bozulduğunu gördü ve Duzanmu Ze’nin gözlerinde belli belirsiz bir tetikte olma hissi hâkimdi.

“Oh, küçük Zeze aslında çok acınacak halde. Su Jiao’nun arkasından o kadar koştuktan sonra Can Bin gibi bir rakiple karşı karşıya kalmak, sonrasında da Du Qingxi’nin arkasından koştuktan sonra Chai Letian gibi bir rakibe sahip olmak. Gerçekten de çaresiz bir durumdasın.”

Bir parça ses iletim mesajı kulaklara çalındı. Chen Xi tembel ve dağınık olan Song Lin’e baktı ve aniden yanında çıktığını gördü. Hala uykulu bir şekilde bakıyordu ve sanki hayatı boyunca hiçbir kere bile uyanık bir hali yoktu ve olmayacakmış gibi görünüyordu.

“Bu insanlar ne yapmak istiyorlar?” Chen Xi de diğerleriyle ses iletimi sayesinde iletişime geçti.

“Elbette ki bir ittifak oluşturmak... Aslında eğer onlara dikkatlice baktıysan Chai Letian’ın grubunun Ejder Gölü Şehri’nden Su Jiao ile karşılaştırıldığında 5 farklı grup tarafından gelmiş iki grup olduğunu görürdün…”

Song Lin’in açıklaması ile birlikte Chen Xi sonunda tüm bu olanların sebebini anlamıştı.

Sözde Ejder Gölü Şehri’nin sekiz büyük tarikatı, üç büyük enstitüsü ve altı büyük klanı aslında çok karışık bir ilişkiye sahipti ve iki gruba ayrılmışlardı.

Chai Letian Gökağ Sarayı’nı temsil ediyorken, Yu Haobai ve diğerleri de üç büyük enstitüyü ve Du Qingxi, Duanmu Ze ve Son Ling ise Duan klanı ve Song klanını aynı grupta temsil ediyorlardı.

Su Jiao, Cang Bin ve diğer birkaç erkek ve kadından oluşan diğer grupta diğer güçleri temsil ediyorlardı.

Şimdi ise, iki gurubun üyeleri de Güneyin Acımasız Yeraltı Alanı’nda kendi üyelerini korumak adına birbirleriyle grup oluşturarak şüphesiz ki en iyi yöntemi uyguluyorlardı.

“Aslında bu gruplar arasındaki ilişki hala karmaşık durumda. Sonuç olarak onlar 10,000 yıldır miras bırakan ve varlıklarını devam ettiren devlerdi. Aralarında kavga ve iletişim vardı, sadece aralarındaki ilişkiyi düşünmek bile birisinin kafa derisinden ayağına kadar uyuşmasını sağlayabilirdi.”

 Song Lin esnedi ve zayıf bir şekilde konuştu: “Ancak hatırlaman gereken tek şey, Su Jiao ve diğerlerinin bizim düşmanlarımız olduğu.”

Chen Xi’nin dili tutuldu. Çünkü şu anda bilmeden de olsa bir gruba dâhil olmuştu ve bu iyi mi kötü mü bilmiyordu.

Chai Letian aniden döndü ve gülerek Chen Xi’ye doğru baktı ve konuştu: “Bu Taoist arkadaş dün Li Huai’yi yenen kişi olabilir mi?”

Du Qingxi kafasıyla onayladı: “Kesinlikle.”

“Fena değil, fena değil.” Chai Letian içten bir şekilde kahkaha attı.  Daha sonra da arkasını dönüp Du Qingxi ile sohbetine devam etti. Başlangıçtan bitişine kadar Chen Xi’ye bir an bile konuşma fırsatı vermedi.

Kesinlikle Chen Xi, Chai Letian’ın kalbinde ehemmiyetsiz bir varlıktı. Bu yüzden Chen Xi’yi sadece selamlamak yeterliydi ve daha fazla bu konuda kafa yormaya değer bulmuyordu.

Chen Xi bu konu hakkında hiçbir şey düşünmedi ancak Duanmu Ze bu konuda keyifsizdi ve ses iletimiyle konuştu: “Birisi tarafından görmezden gelinmeyi miden kaldırabiliyor mu senin?”

“Görünüşe göre… Ciddi değilsin, değil mi?” Chen Xi şaşırmış bir şekilde söyledi. 

Duanmu Ze Chen Xi’nin hala umursamaz bir tavırda kaldığını görünce tiksinerek konuştu: “Bir erkek için duruş ve onur ilk sıradadır. Eğer bir adamda onur yoksa ne olur? O zaman ölmekle yaşamanın farkı ne? Yaşlıların dediği gibi, onurunu yitiren bir adam, köklerini kaybeden bir ağaç gibidir.”

Chen Xi göz ardı edilmeye tahammül edebilirdi ancak şu anda Duanmu Ze’nin söylediklerine karşı daha fazla dayanamadı: “ Chai Letian’a karşı bir düşmanlığın mı var?”

“Kesinlikle geçinilemez birisi!” Duanmu Ze öfkeyle cevapladı.

“O zaman neden grup olup onu öldürmüyoruz?”

Duanmu Ze bir anda içerisinde bulunduğu delice durumdan uyandı ve ifadesi karanlıkla kararsızlık arasında gitti geldi. Sonunda redder bir şekilde konuştu: “Bu böyle olmaz. Eğer onu öldürürsek Du Qingxi beni ömrü boyunca hor görür.”

Konuştuktan sonra Chen Xi’nin omzuna vurdu: “Kardeşim, teşekkürler! Ejder Gölü Şehri’ne ne zaman geliyorsun? Seninle iki kardeş olarak güzel bir içki içmeliyiz.”

Chen Xi bu duruma çok şaşırdı ve aniden Song Lin’in daha önceden söylediklerini hatırladı. Duanmu Ze kesinlikle aşk rakiplerinden biri olan Chai Letian’a karşı çok çaresizdi.

“Hadi gidelim!” uzaktan Su Jiao elini salladı ve gruba liderlik ederek hızlı bir şekilde ilerlemeye başladı.

Chen Xi aniden Li Huai’nin de Su Jiao’nun grubunu takip ettiğini fark etti. Görünüşe göre bu herif öncesinde kalabalığın içinde saklanıyordu. Şimdi kafasını çevirip bu tarafa doğru bakınca gözleri Chen Xi ile birbirine değdi ve ifadesi bir anda karanlık bir hal aldı.

“Hadi bizde gidelim.” konuşan Chai Letian’dı ve Du Qingxi’nin ifadesine bakıldığında onun da örtülü bir şekilde onun liderliğini kabul ettiği görülüyordu.

“Hmph! Qingxi’nin dışında kimsenin emirlerini dinlemeye niyetim yok. Sen ne diyorsun Chen Xi?” Duanmu Ze ses iletimiyle sordu.

“Ben mi?” Chen Xi dondu kaldı ve cevapladı. “Benim için fark etmez.”

Duanmu Ze, Chen Xi’nin omzuna vurdu ve konuştu. “Pekâlâ! Bundan sonra beraber ilerleyeceğiz, Chai Letian’a gelince… Bah! Yeraltı Dönüşüm Âlemi’nde bir akrabası olduğu için değil mi? Eğer öyle olmasaydı bir grubu yönetmek için tek bir şansı bile olamazdı.”

Chen Xi, Duanmu Ze’nin ani hareketleri karşısında çaresizlik içerisinde burnunu kaşıdı. Sanki eski arkadaşlarmış gibi davranıyordu ancak o da buna karşı değildi.

Kızıl Alev Dağ Alanı son derece genişti ve içerisinde sayısız miktarda, kılıç kadar keskin ve gökyüzüne doğru uzanan tehlikeli tepeler bulunuyordu. Uzaktan kaynak canavarlarının sesleri az çok duyulabiliordu.

Kızıl Alev Dağ Alanı ayrıca katliam Şehri’nden 5,000 km uzakta konumluydu ve son derece çorak bir araziye sahipti. Bu bölge Güneyin Acımasız Yeraltı Alanı’nın sonuna gitmek için geçilmesi zorunlu olan bir alandı.

Burada dolaşan kaynak canavarları devasa olmakla kalmıyordu aynı zamanda Kızıl Alev Dağ Alanı’nın derinliklerinde serbestçe dolaşabiliyorlardı. Geçmişten gelen sayısız yıl boyunca Güneyin Acımasız Yeraltı Bölgesi’ne giren sayısız öğrenci, ustaları tarafından Kızıl Alev Dağ Alanı’na girmemeleri konusunda uyarılmıştı. Burası sanki tehlikeli yasak bir bölge gibiydi.

Eğer bu normal bir test olsaydı buraya kesinlikle kimse girmezdi ancak bugün bu test normal bir zamanda yapılmıyordu. Sayısız kişi aniden dağın eteklerinde belirdi daha sonra da yüksek sesle emir vererek dağ alanının derinliklerine doğru hızlı bir şekilde ilerlemeye başladılar.

Hızları hızlı olarak değerlendirilebilirdi ama karşılaştıkları dalga dalga kaynak canavarları karşısında hiçbir şeydi. Kaynak canavarları Kızıl Alev Dağı’nın her yerinden geliyordu, yabani bir şekilde şiddetle ve baskıcı bir tavırla, sanki kendi bölgelerini korumak istemişçesine korkusuzca gelişimcilere doğru koşuyorlardı.

Sayısız keskin ağlama ve uluma sesleri etrafa yayıldı, Kızıl Alev Dağ Alanı’nı kaplayan korkutucu atmosfer, birinin kalbinin yerinden çıkacak şekilde çarpmasına sebep olabilecek bir yer haline geldi.

Bu bir grup insan dağ alanında bir anda ortadan kayboldular.

“Burası kızıl Alev Dağ Alanı mı?”

Çok geçmeden, Chen Xi’nin grubu da dağın eteklerine vardı. Kafalarını kaldırdıkları anda da karşılaştırılamayacak seviyede devasa bir dağ alanıyla karşılaştılar. Gruptaki herkesin ifadesi bir anda ciddi bir hal aldı.

“Bu, Güneyin Acımasız Yeraltı Alanı’nda ki son bariyer… Kaynak canavarlarının etrafı altüst ederek üzerimize gelmesi kaçınılamaz bir şey. İçeriye zorla ilerlemek zorundayız.”

Chai Letian kaşlarını çattı ve konuştu: “Yürüyüşümüzü hızlandırmamız gerekli. Su Jiao’nun grubu çoktan önümüzden gitti bile. Dahası, bir ayın bitmesine sadece 3 günlük bir zaman kaldı. Bu süreden önce oraya ulaşmak zorundayız.”

Whoosh!

Sözlerini bitirir bitirmez Chai Letian dağ alanına doğru zıplayan ilk kişi oldu.

Diğerleri bunu gördüğünde hepsi acele ederek onu izledi. Du Qingxi’de aniden hareket edip onları takip etme niyetindeydi ki bir anda Chen Xi’nin boş bakışlarla bir noktaya baktığını ve hareketsiz bir şekilde beklediğini gördü. İstemsiz bir şekilde arkasını döndü ve sordu: “Chen Xi, bir sorun mu var?”

Duanmu Ze’de son derece şok olmuştu ve kafasını iki yana sallayarak Chen Xi’nin omzuna vurdu: “Kardeş Chen, gitme zamanı.”

Chen Xi’nin vücudu bir anda kaskatıyken kendine gelip belli belirsiz bir şekilde konuştu ve içinde bulunduğu dalgın durumdan uyanıp cevap verdi: “Oh, tamam.”

Ama kimse Chen Xi Kızıl Alev Dağ Alanı’na doğru bakarken önünden sessizce kayıp geçen parlak ışığı görmedi.