Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

1. Bölüm Genç Yağmacı

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Önsöz

Işıldayan güneş, açgözlü bir tiran gibiydi; ölümcül sıcaklığını ahlaksızca çorak araziye salıveriyor ve onun geri kalmış olan azıcık nemini de elinden alıyordu. Sonsuz kumlar ufka doğru uzanıyordu, diğer bütün renkleri kendi ölü sarılığıyla yutarken umutsuzluğa yol açacak kadar genişti. Sıcak hava dalgaları kurak arazileri yalıyor ve zaman zaman, güneşi lekeleyen kum fırtınaları çıkarıyordu. Bütün dünya ıssız bir kaos içindeydi, sanki yer ve gök aynı mat renkte gibiydi.

Yeryüzü, bir araya toplanıp küçük dağlar oluşturan moloz parçalarıyla doluydu. Bunlardan on binlercesi vardı ve kumun içine gömülmüş sadece sırtları görünen çelik dinozorlara benziyorlardı. Geçen sayısız yıllar onları her yerde pas lekeleri oluşturarak yavaş yavaş tüketmişti… Bu yer, tamamen yıkılmış olan binalarla doluydu. Geriye sadece, eski şanlarının daimi birer sessiz kanıtı olarak, iskelet çerçeveleri kalmıştı.

Binlerce yıl önce burası bir şehirdi. Binlerce yıl sonra ise harabelere dönmüştü.

Elli yıl önce, bu yer bir çöpçü kampına dönüşmüştü.

Eski savurganlığını, ışıltılı zenginliklerini, göz kamaştırıcı refahını hala kim hatırlıyordu ki?

Bu yerin bir zamanlar sayısız yüksek katlı binalar ve yükselen gökdelenlerle dolu olduğunu kim hatırlıyordu? Burada mekik dokuyan atomik hoverkraftı, karmaşık matrislerde uçan ana gemileri hatırlayan kim?

Bu uçsuz bucaksız çöl arazinin bir zamanlar Atlantik Okyanusu olarak bilinen geniş bir okyanus olduğunu kim hatırlıyordu? Bir zamanlar inci gibi parıldayan güzel, yapay adaları kim hatırlıyordu? Gökyüzündeki yıldızlar gibi deniz tabanına yayılmış birçok sualtı şehrini kim hatırlıyordu?

Ve kim bir zamanlar bu yerin bir adı olduğunu hatırlıyordu? Zamanın gelgiti ile uzun zaman önce gömülmüş olan eski, gerçek, tamamen unutulmuş bir isim… New York!

..........

 Bölüm 1 - Genç Yağmacı

Batan güneş, çorak araziye vururken kan rengindeydi. Toplama saati gelmişti.

Gökdoğan, midesinde zonklayan ağrılı kasılmalarla uyandı. Bu tanıdık duygu ona bütün hayatı boyunca eşlik etmiş ve anılarının çoğunu doldurmuştu. Toplayıcılar onu “açlık” olarak adlandırırdı ve bu sözde, yaratıcının tüm canlılara yapmış olduğu sürekli bir lanetti.

Bir kez daha yiyecek bulmayı başaramazsa, o gece hayatta kalamayacaktı.

Yarın ne mi yapacaktı? Bu Gökdoğan'ın hiç düşünmediği bir soruydu. Yarın... ‘Yarın’ yağmacılar için hakkında endişelenecek lükse sahip olmadıkları, abartılı bir sözdü.

Gökdoğan, içinde saklandığı yuvadan güç bela sürünerek çıktı. Ayakları harabelerin kavurucu zemininin üzerinde bir kez daha durduğunda,  aniden güçlü bir baş döndürücü büyü tarafından vuruldu. Etrafı antik kalıntılar, ufalanmış çitler ve harap duvarların yanı sıra, diğer dünyalardan düşmüş ceset parçalarıyla doluydu. Burada bir zamanlar dikilmekte olan göz kamaştırıcı binalar, değersiz moloz yığınlarına dönüşmüştü; hem çorak arazinin hem de zamanın kumları tarafından gömülüp unutulmuş değersiz moloz yığınlarına…

Sıska delikanlı, burada hüküm süren, inleyen kum fırtınalarının cüceleştirdiği küçük bir siluetti. Rüzgar, narin ve genç yüz hatlarını örten dağınık siyah saçlarının arasından geçiyordu. Onun solmuş yapısı birkaç parça kirli bezle örtülmüşken, sert, nasır tutmuş derisi hem yeni hem de eski yaralarla doluydu. Gözleri ise canlı ve tetikteydi ki; onu sıradan yağmacılardan ayıran tek şey de buydu.

Gökdoğan sadece on dört veya on beş yaşlarındaydı.

Yağmacı hayatı çok basitti. Her gün, aşağı yukarı yirmi saati bir delik ya da bir yuva içinde saklanarak geçirip bunaltıcı sıcaktan ve kurutucu soğuktan kaçının. Sadece şafak vaktinde ve alacakaranlık saatlerinde, deliğinizden çıkıp harabeler içindeki yiyecekleri arayabilirsiniz… Günlerce, senelerce bu döngü kendini tekrarlardı. Bu tip yaşamlar oldukça sıkıcı görünüyordu; ancak yağmacılar bu sıkıcılığı müthiş bir nimet olarak görüyorlardı. Çünkü bu sıkıcı döngünün herhangi bir şekilde bozulması, neredeyse her zaman yaklaşan ölümü temsil ederdi.

Gökdoğan, ihtiyarı düşünmeden edemiyordu.

İhtiyar, zamanın iniş çıkışlarına göğüs germiş, alışılmamış bir yağmacıydı. Sadece Eski Zamanlar'ın dilini nasıl okuyacağını bilmekle kalmıyor, aynı zamanda yağmacıların bilmemesi gereken pek çok şeyi de biliyordu. Hikaye anlatmaktan ve Eski Zamanlar'dan kalan özellikle alet, resim ve kitap gibi gereksiz şeyleri toplamaktan keyif duyardı. Bu şeyleri paylaşabileceği tek kişi Gökdoğan'dı ve bu yüzden ikisi birbirinin dostu ve yoldaşı olmuştu.

Bu sabah, güneş her zaman yaptığı gibi yükselmişti... Ama ihtiyar, bu sefer deliğinden dışarı çıkmamıştı.

Yine de ihtiyar şanslı bir adamdı. En azından onu gömecek olan Gökdoğan vardı.

Gökdoğan, kendisi ölürse ona ne olacağını düşünmek istemiyordu. Kemikleri üzerinde fazla et kalmamıştı, ama açlık çeken yağmacılar yiyecekleri konusunda genellikle seçici davranmazlardı. Çılgın et tüccarları muhtemelen vücudunu sekiz parçaya ayırırlar, etini iyileştirmek için tütsülerler, sonra da paslanmakta olan çelik kancalara asarlardı. Etin bir kısmını kendileri için saklayıp geri kalanını biraz kirli içme suyu için değiş tokuş ederlerdi.

Buralar çorak yerlerdi. İnsan hayatta kalmak adına, her şeyi yemeye, her şeyi yapmaya razı olurdu.

Gökdoğan bazen diğerlerini kıskanıyordu. Ne var ki, ihtiyar ona uzun zaman önce insanlığın son edep ve ahlak kalıntılarını da bir kenara atması durumunda, tüm insan ırkının gerçekten de son bulacağını söylemişti.

Karnı o kadar açtı ki zar zor yürüyebiliyordu.

Gökdoğan sıska bedenini harabelerin arasında sürüklüyor, adeta rüzgarın önüne savrulmuş bir saman çöpü gibi görünüyordu. Her an yığılıp kalabileceğini hissediyordu. Yağmacılar uzun zaman önce kalıntıları temizlemişlerdi. Yiyecek bulmak kolay bir iş değildi.

Bu görevde başarısız mı olacaktı?

Bu onun batan güneşi son kez görüşü müydü?

Gökdoğan cansız bir şekilde oturdu. Batan güneş ufuktan aşağı iniyor, harabeleri kan-kırmızı parıltısıyla boyuyordu. Gökyüzüne yükselip bulutların arasından sıyrılan bir çakırdoğan kuşu gördü ve ona kıskançlıkla bakmadan edemedi. Kendisine "Gökdoğan" adını vermesi, bulutların arasında, özgür ve engelsiz uçan doğanlardan biri gibi olmak istediği içindi; ama sonuçta, bu çılgınca bir hayalden başka bir şey değildi… Değil mi?

Bu iş daha bitmemişti.

O pes edemezdi. Vazgeçemezdi!

O anda, aniden uzaktan gelen aceleci ayak seslerini işitti. Gökdoğan ürkmüş bir hayvan gibi ayağa fırladı, uzun bir süre önce bilenmiş bir metal parçasını kınından çıkarıp uzaklara dikkat kesildi. Bu kaotik, çılgın bir dönemdi. Her gün, kendi türlerini öldürmeye çalışan aç yağmacılar olurdu ve kurbanları çoğunlukla Gökdoğan gibi sıska çocuklardı.

Ayak sesleri gittikçe daha da yakınlaştı, ta ki yırtık pırtık giyinmiş üç tane yağmacı, aniden çocuğun görüş alanına girene kadar ve sonra ona doğru hızla hücum etmişlerdi.

Gökdoğan'ın beti benzi atmış, iki adım geri çekilmişti. Şu an o kadar zayıftı ki, güçlü bir rüzgar bile onu yıkabilirdi. Aynı anda üç yağmacı mı ona saldırıyordu? Bundan canlı kurtulmasının hiçbir yolu yoktu!

Durun. Durun!

Yanlış bir şeyler vardı!

O üçü vahşi görünüşlü yüzlere sahip olsa da, hedeflerine yaklaşan yırtıcı hayvanların cani ifadesi onlarda yoktu. Bunun yerine, yüzleri dehşet ve çaresizlikle dolu olan korkmuş avlara benziyorlardı.

Onlar saldırmıyorlardı. Canlarını kurtarmak için kaçıyorlardı!

Gökdoğan'ın içinde bu konuda kötü bir his uyanmaya başlamışken, bir grup büyük siyah yaratık birden bire kaçmakta olan yağmacıların hemen arkasında belirdi, doğrudan onlara saldırıyordu. En az on kadar vardılar. Kabaca yabani köpek boyutlarındaydılar ve gözleri dehşet verici, öfkeden kudurmuşçasına kırmızı renkteydi.

Gökdoğan, bir an için şaşkınlıkla orada dikildi, zira zihni tüm bunlardan dolayı karmaşa içindeydi. Sadece tek bir düşünce aklındaki kakofonik gürültüden sıyrılabildi; ruhundan gelen bir içgüdü…

KOŞMAK!

Ölüm tehdidi, herkesin tüm potansiyelini açığa çıkaran bir şeydi.

Nasıl olduysa, bir deri bir kemik kalmış vücudu, başka bir enerji patlaması daha çıkarmayı başardı. Gökdoğan, arkasında tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışarak hiç vakit kaybetmedi ki, bu zaten yapmak istediği bir şey de değildi. Önemli olan tek şeyi zaten biliyordu; bu vahşi mutant hayvanlar, tamamen korkunç avcılardı.

Yağmacılar, yıkıntıların içinde ve aslında ıssız arazilerin tamamında besin zincirinin en altındaydı. Böylesine korkunç bir mutant hayvana karşı nasıl savaşabilirlerdi ki?

İlk düşen kişi bir kadındı. O üçünden en yavaş olanları…

"Kurtarın beni!"

"Kurtarın beni!!!"

"KURTARIN BENİ!!!"

Yaratıklardan biri, sivri dişlerini onun boynuna geçirdikten sonra korkunç bir şekilde çekiştirdi. Kan, bir gayzer gibi fışkırıp bölgeyi koyu kırmızı bir renkle örttü.

İkinci bir canavar… Üçüncü… Siyah şekiller ona ulaşmak için yarışıyor, kadının vücudunun her yerinden kanlı et parçaları koparılıyordu. Göz açıp kapayınca kadar, karnı deşilmiş, bağırsakları ve iç organları çekip çıkarılmıştı.

Kanlı, zalim ve dehşet vericiydi!

Kısa bir an için dehşet ve ıstırap çığlıkları duyuldu. O, üçüne doğru ölümün hayaletleri gibi uzanıyordu. Mutant hayvanların bir kısmı, etten paylarını almaya yetişememiş, bu yüzden kalan yağmacıları takip etmeye devam etmişlerdi. Çok hızlılardı. Sadece üç saniye sonra, bir başka yağmacı onların ellerine düştü.

“AHH!”

"HAYIR!"

Kemiklerin parçalanış ve etin koparılış sesleri… Bu sesler Gökdoğan'ın tüm vücuduna buz kestirmişti!

Dehşete kapılan Gökdoğan bir köşeye yuvarlanırken, kendisini çaresizliğe düşüren bir sahne karşıladı. Moloz, önündeki yolu tamamen kapatmıştı. Asla geçemeyeceği çıkmaz bir sokaktı bu!

Ne yapmalıydı?..  Ne yapmalıydı?

Son yağmacı da yıkılırken, üçüncü ıstırap dolu çığlık yankılandı.

Mutant hayvanlardan üçü, ileri doğru sıçrayıp son yağmacının cesedinin üstünden geçip, kara şimşekler gibi hareket ederek çaresiz ve zayıf delikanlıya doğru hızla ilerliyorlardı.

Tehlike! Tehlike! Tehlike! Gökdoğan ölümün yaklaştığını sezebiliyordu. Bir an bile tereddüt ederse asla kurtulamazdı.

Geri dönüş, ölüm demekti. Onun tek seçeneği, bu son girişimine tüm gücünü vermekti.

Ardından neyin geldiğini görmezden gelerek direkt moloza doğru gitti ve derin ama inanılmaz derecede dar bir açıklığa daldı.

Bir yetişkinin bu açıklıktan geçebilmesi mümkün değildi. Gökdoğan'ın bir deri bir kemik bedeni bile zorlukla içeri girmişti... Ve birkaç dakika sonra, mutant hayvanlardan biri, avdan vazgeçmek istemeyip peşinden içeri dalmaya çalışınca, delikanlı bir hışırtı sesi duydu!

Mutant hayvan o kadar yakındı ki Gökdoğan onun kötü kokusunu bile alabiliyordu.

Gökdoğan açıklıktan tırmanmaya devam etti, ancak sonuna ulaşmıştı. Gidecek başka hiçbir yer yoktu ve onun arkasındaki canavar zaten saldırmaya hazırlanarak hırlıyordu.

Her şey pamuk ipliğine bağlıydı. Bu kritik an, yaşam ya da ölüme karar verileceği andı.

Gökdoğan içi umutsuzlukla dolu olmasına rağmen, elinde metal parçasıyla dönerken tereddüt etmedi. Karanlık siluet, kan kırmızı gözleri karanlıkta vahşice ışıldarken direkt ona doğru atılıyordu. Dişleri bıçak kadar keskindi ve onları karşısında duran avın bir parçasına geçirmek üzereydi.

Gökdoğan, alçak, hayvani bir kükremeyle çılgınca bıçaklamaya başladı ve metal parçası, yaratığın gözlerinin içine giriverdi…

Yaratık, acı dolu bir şekilde inleyerek Gökdoğan'a tüm gücüyle vurdu. Keskin pençeleri, Gökdoğan'ın vücudunda birçok kanlı oyuk bıraktı, ancak Gökdoğan onun başını aşağı bastırmaya başardı. Moloz içindeki açıklık oldukça dardı ve yaratığın, kendisini Gökdoğan'ın elinden kurtarmasının hiçbir yolu yoktu.

"Geber! Geber!!" Gökdoğan, metal parçayı yaratığın kafasına öfkeyle, defalarca geçirirken canavardan daha da vahşileşmişti. Kötü kokulu muazzam miktardaki kan etrafı kaplamış, delikanlının yüzüne, ellerine ve giysilerine bulanmıştı.

Canavarlardan diğer ikisi, açıklığın etrafında dolanıyor, ama içeri giremiyorlardı. İçeri girmiş olanın zavallı iniltilerini duyduklarında dönüp orayı hemen terk ettiler. Gökdoğan'a gelince, tamamen hareketsiz kalmıştı. Öfkeli bir şekilde nefes alıyor, oksijensiz kalmış beyni başını döndürüyordu. Şu an gerçekten de, serçe parmağının birini bile hareket ettirecek kadar enerjiye sahip değildi.

O son çılgın enerji dalgasının ardından, vücudunu bir kez daha yorgunluk ve zayıflık dalgaları sarıyordu. Vücudunun yorgunluğunu görmezden gelmişti ve bedeni, zorlayarak çıkardığı enerji için on katını talep ediyordu.

İlk kez, önündeki yaratığa yakından bakabildi.

Bu parlak, yağlı siyah kürkü, uzun ve keskin pençeleri ve ürkütücü kırmızı gözleri olan bir yaratıktı. Neredeyse kocaman bir mutant sıçan gibi görünüyordu. Yine de bu önemli değildi. Önemli olan şey, bunun üzerinde 5 kilodan fazla et olmalıydı.

Yiyecekti bu!

Gökdoğan bir kez daha heyecanlandı. Yaratığın sert derisini açmak için metal parçasını kullandıktan sonra, birkaç parça yağlı et parçasını oyarak çıkarıp ağzına tıkıştırdı. Tadı ekşi, keskin ve kabaydı… Ama bu, çorak topraklarda yaşayan insanlar için tüm lezzetli şeylerin en lezzetlisiydi!

Gökdoğan normalde karınca, böcek ve çimen yiyerek hayatta kalıyordu. Et yediğinden bu yana çok uzun zaman geçmişti. Yiyecek yavaşça midesine doğru inerken, sıcak bir his tüm vücuduna hızla yayıldı. Vücudundaki ağrılar ve acılar azalmış gibiydi, yerini kelimelerle ifade edilemeyecek kadar müthiş bir tatmin duygusu aldı.

Pörsümüş midesi bir kez daha genişlemeye başlayana kadar yedi. Ancak o zaman yüzünde keyifli bir bakışla durabildi.

Dışarıdaki mutant hayvanlar ayrıldığından beri uzun zaman geçmişti. Gökdoğan, yuvasına geri dönerken bizzat öldürdüğü avı da yanında sürükledi. Gelecek günlerde beş kilo etle ziyafet çekebilecekti.

Ancak Gökdoğan tam da leşi açıklıktan çıkarırken, aniden vahşi bir canavarınki kadar sert bir ses duyuldu. “Eti yere bırak!”

Dört veya beş yetişkin yağmacı, delikanlının yolunu kapatmıştı. Lider oldukça sağlam yapılı görünüyordu ve yüzü vahşi yara izleriyle doluydu; bu da ona uğursuz bir görüntü vermişti.

Bu yağmacılar, uzun zaman önce bu bölgedeki kargaşayı fark etmişlerdi ve bu nedenle ölülerden birkaç kemik toplayabileceklerini umarak kendilerini çevrede gizlemişlerdi. Sonunda, öldürdüğü avı taşıyan bir çocukla karşılaşmışlardı.

Lüks, yağlı et, ağızlarının suyunu akıtıyordu.

Yaralı yüzlü adam hırladı, “ETİ YERE BIRAK!"

Gökdoğan sessizce onlara bakıyordu. Yüzünde yalnız bir kurdunkine benzer tehlikeyle dolu bir ifade vardı. İki taraf, birbirini ölçüp biçen bir çift hayvan gibi, harabelerin içinde birbirlerine bakıyordu. Aslında bu çağda, insan ve hayvan arasındaki sınır bulanıktı.

Yere bırakmak mı?

Bu eti almak için neredeyse canımı veriyordum. Onu yere koymamı mı istiyorsun!?

Gökdoğan konuşarak vakit kaybetmedi. Öfkeli genç bir hayvan gibi, kendisini direkt olarak öne atıp, yaralı adamın yüzüne doğrudan bir yumruk geçirdi.

Bu savaşı kimin kazanacağı konusunda şüphe yoktu. Nihayetinde, Gökdoğan yarı yetişkin bir çocuktan başka bir şey değildi. Birden fazla yetişkin adamı nasıl yenebilirdi ki? En iyi ihtimalle, çocuk birden fazla dayak yedikten sonra neredeyse uğruna canını verdiği etin kendisinden alınışını izlerdi.

***

Nihayet gece oldu.

Her yanı yara içindeki delikanlı, dövülmüş bir köpek gibi yuvasına geri döndü. Avını çalan yağmacılara karşı içinde herhangi bir nefret veya kızgınlık hissetmiyordu. Yağmacı kamplarında büyümüş bir çocuk olarak, çorak toprakların kurallarına alışalı çok uzun zaman olmuştu.

Boş arazilerde “ilke” diye bir şey yoktu. Tek kanun, güçlünün kanunuydu!

Güçlülerin yiyecekleri, köleleri ve kadınları olurdu. Zayıflar köleleştirilir, istismar edilir ve soyulurdu. Çorak araziler işte böyleydi. Bu dünyada, bu çağda, bu yerde… ahlakın önemi yoktu. Güçsüz olmak, kendi içinde bir tür günahtı!

Ay ışığı delikanlının yuvasına akıyordu ve battaniyelerin uzak tutamayacağı, iliklere kadar işleyen bir soğuğu da beraberinde getiriyordu. O kadar soğuktu ki, çocuk top gibi kıvrılmıştı; ama vücudunu kaplayan yaralar uyumasını imkansızlaştırıyordu.

Gökdoğan bunun yerine oturmayı seçti. Metal bir kutu alıp üzerini kaplayan toz tabakasına üfledi ve ardından onu yukarı kaldırıp, ona en değerli hazineye bakıyormuş gibi baktı. Yavaşça ve büyük bir dikkatle kutunun içinden parlak renkli nesneleri çıkardı.

Bu resimlere adeta rüyadaymış gibi, kendinden geçmişçesine baktı. Bunlar ihtiyarın uzun yıllar boyunca binbir zahmetle topladığı resimlerdi. Eski Zamanlar'ın gerçekten var olduğunun bir kanıtıydı. Ancak geçen uzun yıllar, resimlerin solup tanınmayacak hale gelmesine neden olmuştu.

Onlara her baktığında, genç yüreğinin ritmi hızlanmadan edemiyordu.

Onlara her baktığında acı, açlık ve maruz kaldığı yaralar belli belirsiz geri çekilirdi.

Onlara her baktığında… Kendini ne kadar çaresiz hissederse hissetsin ya da dünya gözlerine ne kadar karanlık görünürse görünsün, sanki halen ufacık bir ışık görebiliyormuş gibi hissederdi.

Eski Zamanlar'ın antik, geçmiş dönemleri! Ne tür bir büyülü, rüya gibi dünyaydı o?

O zamanlar insanlar temiz ve güzeldi. Kentler müreffeh ve gelişmekteydi. Hiçbir tehlike yoktu. Korkunç mutant hayvanlar, vahşi mutant insanlar ve ıssız arazilerde hayatta kalmak için mücadele eden yağmacılar yoktu.

Bu dönem gerçekten sona mı ermişti?

Bu, dünyanın bilinmeyen bir köşesinde hala canlı ve devam ediyor olabilir miydi?

Gökdoğan'ın zifiri kara gözleri hevesle yanıyordu. O gerçekten kampları dolaşmak, çorak arazileri dolaşmak istiyordu!

Metal bir mühür uzun zaman önce ruhunun derinliklerine sabitlenmişti sanki. Bu, o çok küçükken, uzun zaman önce ortaya çıkmış bir arzuydu. O zamanlar ihtiyar kendisine sormuştu: Neden? Kamplar tehlikeli, harabeler tehlikeli ve boş araziler daha da tehlikeliydi. Bu yol, kesin bir ölüm yoluydu!

“Bu dünyaya doğduğum için! Benim gelmemi bu dünya seçtiğine göre, ona iyice bakmaya hakkım var!

“Er ya da geç aramaya çıkacağım. O ütopyayı, cennet gibi yeri bulacağım. Bir anlığına bile görmeyi başarırsam, dudaklarımı altındaki zemine basma fırsatını elde edersem… Ondan sonra ölsem gam yemem!”

İhtiyar sessiz kalmıştı.

O günden itibaren çocuğu yanında tutup yemeğini onunla paylaşmış ve ona okumayı öğretmişti. Çocuk yıllarını, yaşam ve ölüm arasındaki çizginin her iki tarafında geçirmişti; ama bu arzu yok olmadı, sadece giderek yoğunlaştı!

İhtiyar bir keresinde, bazı insanların doğanlar gibi özgür olmak için doğduklarını söylemişti. Tavuk kümesinde büyüyebilirlerdi, ama er ya da geç kanatlarını açıp gökyüzüne uçarlardı.

Gerçekten onun da böyle bir şansı olur muydu?

Sonsuz ve akıl almaz derecede tehlikeli olan boş arazilerde gezinebilmesi bir kenara, daha harabelerden bile kaçamıyordu.

İhtiyar sıklıkla kaderden söz ediyor, herkesin kendi kaderini olduğunu iddia ediyordu. Ne kadar çabalasalar da, hiç kimse bu kaderden kaçamazdı.

Bu benim kaderim mi? İnanmıyorum buna!

Delikanlı çorak arazilerin eziyetlerinden payına düşeni almıştı; ama hâlâ evcilleşmemiş bir ruhla doluydu ve gözleri hala tarif edilemez, bastırılamaz bir alevle parlıyordu. Metal kutuyu yavaşça kafasının altına koyup onu yastık gibi kullandı. Ancak o zaman bitkin bedeni, nihayet derin bir uykuya dalmıştı.