Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm Ölüm Gecesi

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan'ın uykusu yine huzurlu değildi. Rüyalarında, bir kez daha cehenneme giden o tünele geri dönmüştü. Çevresindeki alanda, vücut parçaları ve kesik uzuvlar etrafa saçılmıştı ve yerdeki kana bulanmış bedenlerin hepsi seğiriyordu. Katledilen yağmacıların hepsi ayağa kalkmaya başladı. Bunlardan bazılarının asitle erimiş yüzleri tanınmayan bir hale gelmiş, diğerlerinin ise başları kısmen taş çekiç darbeleriyle içine göçmüştü. Diğerleriyse ikiye bölünmüştü! Hepsi yavaş yavaş toplanıp öfkeli, intikamcı hayaletler gibi Gökdoğan'ın üzerine gelmeye başladı.

Hayır. HAYIR! Gökdoğan çılgınca kaçmaya çalıştı, ama bacakları yere yapıştırılmış gibiydi. Sanki yerdeki yoğun, pıhtılaşmış kana yapışmıştı.

Tam o anda, kısa bir kılıç tutan bir yağmacı, son derece hantal bir şekilde topallayarak geldi. Sağ bacağı kesilmişti, boynunda da korkunç, açık bir yara vardı. Yara o kadar derindi ki kafasının yarısı boynundan sarkıyordu ve gözleri nefretle doluydu. “Neden beni kurtarmadın!”

Yağmacının sesi, cehennemdeki bütün hayaletlerin feryatlarından çok daha korkunçtu ve kısa kılıcını kaldırıp yarıcı bir darbe savurdu. Dehşete kapılan Gökdoğan sıyrılmak için yana doğru eğildi… ve tam o anda, aniden bir yerlerden uçup gelen bir mızrak göğsünü deldi!

İkinci saldırgan, oldukça genç görünen bir mutanttı. Gözlerinden biri delinmişti, gülümseyen, vahşi ve ürkütücü yüzünde sadece tek bir iyi göz kalmıştı.

Gökdoğan yere düştü, kan bir gayzer gibi içinden fışkırırken beraberinde gücünü de tüketiyordu, bu yüzden delikanlı tamamen kımıldayamaz haldeydi.

Yağmacılar ve fevtlerin hepsi ortadan kayboldu. Biraz sonra, tombul bir beyaz adam ve kaslı bir siyahi adam, sohbet edip gülüşen bir grup paralı askerleri getirdi. Yerde can çekişen delikanlıyı görmüyor gibilerdi.

Gökdoğan onlara doğru uzandı. "Kurtarın beni!"

Bakışları küçümsemeyle doluydu. “İşe yaramaz bir pislik.”

Bir paralı asker eğilip tükürdü, yüzünden küçümseme okunuyordu. Sanki bir yığın dışkıya basmıştı da, sinirini çıkarmak istemiş gibiydi. Tüm paralı askerler, Gökdoğan'ın etrafında dönerken küfür ediyorlardı.

Gökdoğan yerde, güçsüz bir şekilde yatıyordu. Vücudunun gittikçe daha da soğuduğunu hissederken, gözleri yavaş yavaş kararmaya başladı. Uzanıp bir şey almak istedi, herhangi bir şey, ama hem kararlılığı hem de iradesi kayıp gidiyordu. Korkunç bir histi bu; mutlak bir çaresizlik hissi…

Vücudu buz gibi soğuduktan sonra çürümeye ve pis bir koku yaymaya başladı. Sayısız böcek ve solucan cesedinin içinden geçmeye başladı ve sonunda fareler için bir ziyafet haline geldi.

Ama Gökdoğan'dan geriye iskeletinin dışında hiçbir şey kalmamış olsa bile, iradesi ve zihni sağlam kaldı. Sonsuz umutsuzluk ve keder, her bir kemiği doldurdu, sonsuz bir karanlığa gömülürken cesedini çevreledi.

Gıcırt! Gıcııırrt!

Gökdoğan aniden belli belirsiz bir ses çıkarmayı başardı. Üzerine bir kova buz gibi su dökülmüş gibiydi ve o korkunç kabustan sarsılarak uyanıvermişti.

Tüm vücudu soğuk ter içindeydi. Öyle sefil ve anlamsız bir şekilde ölmüştü ki. O sonsuz umutsuzluk, sonsuz karanlığa kayış hissi... o hüzünlü güçsüzlük hissi… şimdi bile, kalbi küt küt atıyordu. Ne kadar korkunç bir kabustu bu!

Henüz şafak sökmemişti. Gece çok karanlıktı, her şey bulanık görünüyordu. Tüm karakol güvenli bir şekilde kilitlenmişti ve her şey o kadar boğucu bir şekilde sessizdi ki, sanki zorlukla nefes alabiliyormuş gibi hissediyordu.

Gıcırt. Gıcııırrt!

O ses yine duyuldu. Her ne kadar küçük, neredeyse fark edilmeyen bir ses olsa da, yine de ruhunu bir hançer gibi deliyordu. Gökdoğan'ı ürkütüp uyandıran da bu sesti ve o anda tüyleri yine diken diken olmaya başlamıştı. Bir tehlikenin onu sardığını hissedebiliyordu!

Sürgülü kapının çatlaklarında, karanlıkta soğuk metalik ışıkla parıldayan bir şey göründü. Bu bir bıçağın ince kenarıydı!

Bıçak yavaşça, sessizce kapının bağlantı yeri boyunca uzandı, sonra da ahşap sürgüye çarpana kadar yukarı doğru kaydı. Bıçak iki saniye orada kaldı, daha sonra yavaşça yukarı doğru yükselmeye başlayıp sürgüyü kaldırdı.

Paralı askerlerden biri miydi bu? Olamaz! Neden onlardan biri böyle bir zamanda gelip kapıyı açmak için böyle gizli bir yöntem kullanırdı?

Gökdoğan'ın kalbi o kadar şiddetli atıyordu ki sanki göğsünden fırlamak üzereydi. Yatağın yanında duran kısa kılıcı kelimesini aceleyle kavradı, eli hala kabustan oluşan soğuk terden dolayı kaygandı. Kısa kılıcı kendi altına sakladıktan sonra etrafında kıvrıldı.

Derin bir nefes alıp kendini rahatlamaya zorladı. Ancak kasları gergin kaldı, her an harekete geçmeye hazırdı.

Bu davetsiz misafir, hareketlerinde açıkça eğitimliydi. Bıçağı, ahşap sürgüyü kolayca fazla ses çıkarmadan kaldırmıştı. Kapıyı sadece biraz araladı, ancak hemen içeri girmedi.

Bu son derece tecrübeli bir avcıydı! Şüphesiz, durumu değerlendirmek için odanın iç kısımlarına göz gezdiriyordu.

Gökdoğan uyanık olduğunu açığa vurmak istemiyordu, bu yüzden yatağında hareketsiz kaldı, hatta hala uyuyormuş gibi düzenli nefes almayı sürdürdü.

Dört ya da beş dakikalık bir sessizlikten sonra, uzun bir bıçak aralığa uzanıp kapıyı açtı, dışarıdaki ay ışığı içeri doluverdi. Bu davetsiz misafir oldukça uzun boylu ve kaslıydı; gür, dağınık saçlı bir kafası vardı. Sol elinde bir bıçak tutarken sağında uzun bir palayı kavramıştı. Palanın bıçağı birçok koyu kırmızı lekeyle kaplanmış görünüyordu ve etrafa soluk fakat rahatsız edici bir kan kokusu yayıyordu. Palanın kenarı son derece keskindi ve yaklaşan tehlike, ölüm konusunda uyaran soğuk bir ışıkla aniden parlamıştı.

Buraya beni öldürmek için geldi! Gökdoğan'ın zihni şu an bir kaos içindeydi. Korku, dehşet, öfke ama çoğunlukla kafa karışıklığıyla doluydu. Ah, lanet olsun. Bu adam kim? Bu benim karakolda ilk günüm. Neden biri bana böyle saldırmaya kalkışır?

Gökdoğan'ın tehlikeye olan keskin duygusu, ona bu davetsiz misafirin tehlikeli bir adam olduğunu haykırıyordu. Adamla savaşmaya çalışırsa muhtemelen başarısız olacaktı. Adamı karşı koyup onu öldürme fırsatını ele geçirmek zorundaydı.

Beş metre. Dört metre. Üç metre…

Davetsiz misafir, bir kedi kadar sessiz yürüyordu, yavaş yavaş ilerlerken hiç ses çıkarmadı. Yavaşça sağ kolunu yukarı kaldırdıktan sonra gecenin karanlığında parlayan palayı sert bir şekilde indirdi. Tüm bu süre boyunca, en ufak bir öfke veya nefret belirtisi bile göstermemişti. Sanki bir insandan ziyade, ahşap bir kuklayı bıçaklıyormuş gibiydi.

Whoosh! Gökdoğan anında yana doğru yuvarlanmış, pala yüzünü sıyırıp yatağa girmişti. Eğer bir saniye daha yavaş olsaydı, bu onun başı olurdu! Gökdoğan daha sonra yataktan fırlayıp tüm gücüyle saldırdı!

Gökdoğan'ın ani saldırısıyla karşı karşıya kalan adam, bir saniye bile tereddüt etmedi. Kararlı bir şekilde palasını bıraktıktan sonra neredeyse doğaüstü çevikliğiyle Gökdoğan'ın ani saldırısını atlatmayı başardı. Sıyrıldığı anda, soğuk bir ışık huzmesiyle parlayan sağ elindeki bıçağı, Gökdoğan'a doğru savurdu.

Bu adam aşırı derecede hızlıydı! Sadece deneyimli bir avcı değil, aynı zamanda deneyimli bir katildi. Onun gücü, hızı, çevikliği, tepki süresi, dövüş tecrübesi, zihinsel dayanıklılığı... belli ki uzun yılların tecrübesiyle edinilmişti. Harabelerdeki kalıntılarda büyüyen, yarı gelişmiş bir çocuk onun nasıl dengi olabilirdi ki? Gökdoğan, saldırısından kaçtığı andan itibaren işinin bittiğini biliyordu.

Bu soğuk ışık huzmesi, Gökdoğan'ın boğazına doğru ilerledi. Boşa harcanan tek bir hamle, gösterişli hiçbir hareket yoktu; hem hızlı hem de sert, aynı zamanda da inanılmaz derecede hassas bir darbeydi. Bıçak, deriyi ve etini kolayca yırtacak kadar keskindi, sonra da damarlarını erişte keser gibi kolayca kesip geçti.

Gökdoğan sanki her şey ağır çekimde hareket ediyormuş gibi hissetmişti!

Her ne kadar geçmişte birçok kez ölümle yüzleşmiş olsa da, her seferinde dehşet ve panik halindeydi. Ölümü, şimdi olduğu gibi böyle bir uyanıklık ve zihinsel berraklıkla asla karşılamamıştı. Ona doğru gelen ölümü tam anlamıyla görebiliyordu ama bu konuda hiçbir şey yapamıyordu.

Nihayet ezik bir yağmacı statüsünden ve harabelerden kaçabilmişti. Henüz güçlenip özgürlük ve bağımsızlığını kazanma, kendi kaderini kontrol etme şansını bulamamıştı. Rüyadaki gibi mi olacaktı? Gerçekten anlamsız ve umutsuzlukla dolu bir ölümle can mı verecekti?

Hayır. O ölemezdi! Böyle değil!

Gökdoğan, hayvani bir şekilde hırladı, ehlileştirilmemiş vahşilik ve öfke dolu bir hırıltı! Göğsünden hayatta kalmak için güçlü bir istek kabardı, göğsündeki başka bir şeyle bir yankı oluşturmuş gibiydi. Aniden, ateşli güç ve çılgınca bir kararlılık dalgası tüm vücudunu doldurdu, adeta görünmeyen bir güç Gökdoğan'a yardım ediyordu. Bununla birlikte, Gökdoğan gelen bıçaktan doğal olmayan bir çeviklikle sıyrıldı ve sadece ufacık bir iz bırakan hafif bir sıyrık almıştı.

Davetsiz misafirin dili tutulmuştu. Hedefi olan bu çocuk nasıl tamamen başka birine dönüşmüş gibi görünüyordu? Ancak o sakin, kendine hakim ve oldukça deneyimli bir avcı olarak kaldı; şaşkınlığını bir kenara bırakıp hareketlerini etkilemesini engelledi. Bıçağı hiç durmayıp ellerinde geriye doğru kıvrılırken canlı bir şey gibi görünüyordu; karanlık gecede parıldayan güzel ama ölümcül bir kelebek gibi…

Avının ne kadar çevik veya açıkgöz olduğu önemsizdi. Sonuçta, o zayıf küçük bir çocuktan başka bir şey değildi! Bu birkaç kısa mücadele, davetsiz misafire Gökdoğan'ın ne kadar güçsüz olduğunu hemen fark ettirmişti ve çocuğu hiçbir şekilde umursamadı. Bir sonraki saldırısıyla çocuğun boğazını keserek işini bitirmeye karar verdi ve hareketleri gittikçe daha da hızlandı.

Keskin bıçak çocuğun boğazını öpmek üzereyken... whap! Net bir ses duyuldu ve bıçağın dans eden ışığı aniden kayboldu. Aldatıcı derecede hassas bir el, yıldırım hızıyla ortaya çıkmış, daha sonra davetsiz misafirin bileğinin çevresine, sahip olmaya hakkı olandan çok daha fazla hız ve güçle kenetlenmişti. Davetsiz misafir, bileği metal bir mengeneye sıkışmış gibi hissediyordu. Gerçekten de o sıska elin tutuşundan kurtulamadı.

“Beni öldürmek mi istiyorsun?” Çocuğun gözleri kan çanağı gibiydi, bu da onları iblisin gözlerine benzetiyordu. Tamamen ele geçirilmiş görünüyordu ve bakışlarında mantıktan eser yoktu!

Davetsiz misafir aniden bir korku hissetmeye başladı. Bu zayıf bir çocuk değil, çılgın bir hayvandı!

“Beni öldürmek mi istiyorsun!” Delikanlı bu sözleri ilk söylediği zaman, bir soru şeklindeydi. Bu kez, öfke bildiren bir bağırış şeklinde geldi. Gencin yakışıklı yüzü çoktan korkunç bir öfkenin maskesine dönmüştü ve aniden elini sıktı. ÇAT! Delikanlı, davetsiz misafirin bileğini kırıverdi.

Davetsiz misafir acıyla inledi, ama sadece yarım saniye sürdü. Gökdoğan, adamın bileğini kırdığı anda, önceki hızının birkaç katı ve önceki vahşiliğinin on katıyla kısa kılıcını birkaç kez adama geçirdi. Kısa kılıcın bıçağı, davetsiz misafirin derisine girip akciğerlerini deldi. Sanki bir buz parçası, adamın vücuduna girmiş de onu anında buz gibi soğutmuştu.

Gökdoğan hemen kısa kılıcı çıkardığı gibi, çarpan, titreşen bir organı deldi. Kılıcı dışarı çıktığında, beraberinde avcının kanı, canlılığı ve gücü de geldi. Gökdoğan'ın yüzü, adamın fışkıran kanıyla yıkanıyordu. Kan hem sıcaktı hem de kötü kokuyordu. Fakat yine de, Gökdoğan hiç tiksinmemişti; aslında her şeyden çok heyecan duyuyordu. Tek bir vahşi, çılgın düşünce aklının her köşesini doldurdu.

Öldür onu! Öldür onu! ÖLDÜR ONU!

Kısa kılıç oldukça düşük kalitedeydi. Sonuç olarak, Gökdoğan'ın beşinci bıçak darbesi, ustasının uyguladığı şiddetli kuvvete artık dayanamayıp hedefin vücudunun içine kırıldı. Kabzaya gelince, o da doğrudan yere düşmüştü.

Gökdoğan'ın tüm vücudu aşırı derecede sıcak, sanki canlı canlı yanıyormuş gibiydi. Bir milyon yıl boyunca uyuyan bir volkanın patlaması gibiydi. Aklından, öldürme ve yok etme arzusundan başka hiçbir şey yoktu. Kalbindeki bu hisleri tamamen bastıramaz durumdaydı. Ulumak, yıkmak ve görebildiği her şeyi yok etmek istiyordu!

Neler oluyor? Benim neyim var? Gökdoğan, deliliğin eşiğinde olduğunu biliyordu. Zihninde kalan son berraklık hissiyle, garip taşı alıp bir tarafa fırlattı. Taş onu terk eder etmez, hemen normal yetilerini geri kazandı.

O taşta gerçekten bir sorun vardı!

Gökdoğan, şimdiye dek ne olup bittiği hakkında kabaca bir fikir edinmişti. Taşın içinde, eski sahibi tarafından geride bırakılmış olan eski bir akıl ya da eski bir irade var gibi görünüyordu. Gökdoğan'ın anlayamayacağı hatta hayal edemeyeceği yöntemler sayesinde, taşın eski sahibi, bu taşa kendi iradesini, zihnini ve hatta muhtemelen enerjisini nakşetmişti. Bunun nedeni, belirli özel durumlarda taşın, Gökdoğan'ın hayatı üzerinde önemli bir etkisinin olmasını sağlamaktı.

Önceki gece gerçekleşen şey buydu. Az önce olan şey de buydu…

Görünüşte sıradan olan taş, bir kez daha sıradan, donuk görünümüne döndü. Olağanüstü niteliklere sahip değilmiş gibi, mümkün olduğu kadar basit görünüyordu. Gökdoğan, taşı alıp birkaç kez daha odaklandı, ancak yine de nasıl kullanılacağı konusunda hiçbir fikir edinemiyordu.

Tam olarak nereden çıkmıştı bu? Tam olarak neydi? Ve ne tür bir insan taşın içinde o vahşi, ürkütücü ve güçlü iradeyi bırakmıştı?

Bu taş kesinlikle olağanüstü bir şeydi. Belki, gelecekte, bir kez daha ona yardımcı olurdu. Sonunda, Gökdoğan onu elinde tutmaya karar verdi, ama aynı zamanda kimsenin bunu öğrenmesine izin veremeyeceğini biliyordu.