Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Eğitim

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Şafak vakti.

Sonunda, uzun zamandır beklenen paralı askerler Gökdoğan'ı aramaya geldi.

“S*ktir, burada ne işi var? Bu Deriyüzücü! Daha geçen hafta onunla bir şeyler içmiştik! Deriyüzücü, kasap dükkânının sahibi. Hm... dükkânındaki etler muhtemelen azalıyordu, o yüzden dün gece stoğunu yenilemek için kesecek birkaç domuz bulmaya gelmiştir.” Çılgın Köpek yerdeki cesede gözlerini dikti. Eski bir tanıdığı olmasına rağmen, Çılgın Köpek en ufak bir üzüntü ya da acıma belirtisi göstermiyordu. Mülkünü istila eden ölü bir fareye bakıyormuş gibiydi. “Şansın b*k gibi, evlat. İlk gününde bunun gibi bir şeyin başına geleceğini kim tahmin edebilirdi ki? Tahminime göre, Deriyüzücü’nün ellerinde, senin gibi en az seksen tane küçük domuzcuk geberip gitmiştir.”

Bir kasap dükkânı sahibi mi? Yani bu adam, o iğrenç et tüccarlarından biriydi! Gökdoğan onlardan sadece çorak arazilerde olduğunu düşünürdü. İleri karakollarda da bulunacakları kimin aklına gelirdi ki!

“Fakat kabul etmeliyim ki… bu serseri işe yaramazın tekiydi, ama bu şekilde ölecek kadar işe yaramaz değildi!” Çılgın Köpek, Gökdoğan'a oldukça şaşkın bir şekilde bakıyordu. “Neden onun yerine sen ölmedin ki?”

Bu da ne demekti böyle? Hayatta olmamam gerektiğini mi ima ediyor? Gökdoğan, Çılgın Köpek'e tavrından ötürü öfkelendiyse de, önceki gece olanların ardında yatan gerçekleri açığa vurmaya cesaret edemedi ve bu yüzden ne olduğuyla ilgili oldukça muğlâk bir açıklama yaptı.

“Uyuyor rolü yapıyordun, sonra da birdenbire serserinin kalbini mi deştin?” Çılgın Köpek bunu dikkatli bir şekilde düşündükten sonra bunun makul olduğuna karar verdi. Yerdeki ceset muhtemelen çocuğu çok fazla hafife almıştı. “Bir dahaki sefere, kapıya bir zil as ya da basit bir tuzak kur. Böyle şeyler Kara Bayrak Karakolu'nda her gece olur. Bu sefer şanslıydın, ama bir dahaki sefere şanslı olmayabilirsin.”

Çılgın Köpek konuşmasını bitirir bitirmez dönüp gitmeye hazırlandı.

“Bir saniye bekle!” Gökdoğan, tüm bunların neden olduğunu anlamıyordu. “Cesedi ne yapmalıyım?”

“Savaş ganimetin. Sen karar ver. Onu karaborsada satabilir ya da kendin için kullanabilirsin. Kafayı kapının dışına çakmanı öneririm. Deriyüzücü’nün başı muhtemelen birkaç kişiyi korkutur, sen de geceleri daha rahat uyursun. Vücudunun geri kalanına gelince... Bilirsin, hayatının çoğunu başkalarının derisini yüzüp etlerini satarak geçirdi. Artık derisi soyulup yenme sırası onda.”

Çirkin, esmer p*ç, son derece sakin bir şekilde konuşuyordu. Ancak onu dinlerken Gökdoğan'ın yüzünde tiksinmiş bir ifade belirmişti.

“Gerçekten kahrolası bir çaylaksın!” Çılgın Köpek kibirli bir şekilde laf attı. “Yüzündeki o dehşet dolu ifadeye bak! Muhtemelen insan etini tadacak kadar bile t*şaklı değilsindir. Cesedi Mantis'e yolla ya da Woola'ya ver. Bu türden hediyeleri severler! Neyse bu kadar yeter. Bir dahaki sefere böyle önemsiz bir b*k olduğunda, beni uğraştırma da kendin hallet. Lanet olsun, tam bir zaman kaybı.”

Çılgın Köpek, odadan çıkarken Gökdoğan'a küfür ve hakaret yağdırmaya devam ediyordu. Kapıya gelince, aniden kafasını çevirip şöyle dedi: “Öğlen eğitim alanına gel. Yapacağın işler var!”

Gökdoğan sakinleşmeden önce Çılgın Köpek'e en az 10 kez sessizce küfretti! Yine de... yine de yapması gereken bir iş vardı. Gökdoğan, Woola'nın kendisine bakarken nasıl salya akıttığını düşünüce titremeden edemedi, o yüzden cesedi Mantis'e göndermenin en iyisi olduğuna karar verdi. Üç paralı asker kaptanlarından Mantis, normal görünen tek kişi gibiydi.

İlk olarak, Gökdoğan cesedin kıyafetlerinin ve silahlarını çıkardı. Ne de olsa gelecekte işe yarayabilirlerdi. Daha sonra cesedi sürükleyerek odasından çıkardı. Sokaklarda onun ceset sürükleyişine kimse tepki göstermiyordu; gerçekten de hiç kimse ona ikinci kez bakmıyordu... Mutlak kayıtsızlıkla karşı karşıya kalan Gökdoğan aslında biraz rahatlamıştı.

Mantis, paralı askerlerin sahip olduğu en büyük bina olan bağımsız, geniş bir evde oturuyordu. Gökdoğan elinde olmadan oldukça meraklanmıştı. Mantis asla görevlere gitmiyordu. O zaman neden paralı askerler arasında böyle yüksek bir statüye sahipti ki?

Şaşkın Gökdoğan, Mantis'in ikametgâhına girdiğinde, gözleri neredeyse yuvalarından çıkacaktı. Karşısında yaşanan şeyleri görünce, bir an için yanlış yere girmiş olduğunu düşündü. Burası bir ev değil... bir mezbahaydı!

Çeşitli yerlerde beş veya altı ceset yayılmış yatıyordu. Bazılarının elleri kesilmişti, bazılarının bacakları eksikti ve bazılarının kafatasları açılmıştı. Mantis'e gelince, o ellerine bir çift eldiven giymişti ve bir çift keskin cerrahi neşteri son derece hassas bir şekilde kullanarak, cesetlerden birinin göğsünü ve karnını açmakla meşguldü. Bir an sonra, göğüs boşluğundan kanlı bir organı dışarı çıkardı.

Bu manzara, Gökdoğan'ın tüylerini diken diken etti. Bu adama "Mantis" ismi verilmesine şaşmamalı! Gerginliğini bastırıp seslendi, “K-K-Kaptan!”

Cevap yoktu. Mantis, organı ellerinde dikkatlice incelemeye devam ediyordu. Aradığı sıradışı mutasyonları bulduğunda, onları parça parça ayırmak için neşterlerini kullandı, ardından küçük bir cam kavanoza koydu.

Aslında çevre büyük kavanozlarla doluydu ve kavanozlar da koruyucu sıvıların içinde tutulan birçok insan organıyla… Diğerleri tuhaf bitkilerle doluydu ve burada kesinlikle insanın içini ürpertecek tuhaf bir göz de bulunuyordu.

Gökdoğan'ın ne yapması gerekiyordu? Ne buradan ayrılmak ne de kalmak uygun gözüküyordu, ama gerçekten bir saniye bile gerekenden çok burada kalmak istemiyordu.

“Taze mi?” Mutasyona uğramış parçalar üzerindeki çalışmasını bitirdikten sonra, Mantis yeni cesede soğuk bir bakış atmıştı. Ancak Gökdoğan'ınki kadar fazla bakacak şeyi yoktu. Masayı temizlerken “Buraya koy,” dedi.

Gökdoğan acele ederek cesedi masaya kaldırdı. "Şimdi gidebilir miyim?"

Mantis, cesede kısa bir süre göz atarken onu görmezden geldi. İnsan anatomisi konusundaki deneyimi, ona hemen bunun bir çeviklik meta-insanı olduğunu söyledi. Çeviklik meta-insanları daha yüksek sinaptik yanıt sürelerine sahipti, bu da onlara diğerlerine göre daha yüksek reaksiyon hızları ve daha fazla çeviklik kazandırıyordu. Ayrıca onlara belli bir derecede fiziksel güç de veriyordu. Onun gibi insanlar çok hızlı hareket edebilir, çok hızlı tepki verebilir ve ani güç patlamaları sergileyebilirlerdi.

Mantis'in kendisi de son derece yüksek sınıf bir çeviklik meta-insanıydı. Karşısında duran cesedin yüksek bir sınıfla uzaktan yakından ilgisi yoktu, ama sıradan bir insanın onunla başa çıkması mümkün değildi.

Mantis, başını kaldırıp yakınında bir tahta parçası gibi duran Gökdoğan'a baktı ve soğuk sordu, “Onu sen mi öldürdün?”

“Ah, evet, ben öldürdüm…” Gökdoğan, Mantis ona böyle baktığında tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Mantis'e, derhal daha önce Çılgın Köpek'e söylemiş olduğu hikayeyi tekrarladı. “Sanırım şanslıydım. İşte bu sayede hayatta kalabildim. ”

“Öyle mi?” Mantis'in soğuk bakışı, Gökdoğan'ın aklından geçenleri okuyabiliyor gibiydi. Gökdoğan Mantis'in, üç Tartarus kaptanından en anlaşılmazı olduğunu düşünüyordu.

Gökdoğan tükürüğünü yuttu. “Ah… Eğer başka bir şey yoksa, ben gideyim.” Fakat Mantis'in başka bir fikri vardı. “Orada dur bakalım.” Mantis her zamanki gibi az konuşuyordu, tek bir gereksiz kelime söylemek konusunda isteksizdi. Gökdoğan'a bir neşter verdikten sonra, “Onu parçalara ayır” dedi.

Gökdoğan, yanlış duyduğunu sandı. Çorak topraklarda büyümüştü ve bu yüzden cesetlerden korkmuyordu, ancak onları bizzat parçalara ayırmak yine de çok fazlaydı. Mantis'in nesi vardı böyle? Bu kadar cesedi parçalamaktaki amacı neydi?

Gökdoğan tereddüt ederken, soğuk, ölümcül bir niyet Mantis'ten dışarı yayılmaya başladı. Gökdoğan güçlü bir tehlike hissi, hatta nefes almasını zorlaştıracak kadar güçlü bir duygu hissetti. Bu his, dün gece yaşadığı histen tamamen farklıydı; Mantis'in ona verdiği his, Mantis'i alt etmesinin kesinlikle imkânsız olduğuydu.

Gökdoğan'ın içinden bir ses, bu isteği reddettiği takdirde Mantis'in, ona tek bir kelime söyleme şansı bile tanımadan bu neşteri kullanarak boğazını anında kesebileceğini söylüyordu.

“Tamam!” Gökdoğan neşter ve cımbız gibi diğer aletleri almak için kendini zorladı. Mantis’in talimatlarına uygun olarak cesedi kesti. Mantis bir heykel gibi orada dikilip Gökdoğan'a ne yapacağını söyleyen kısa ve öz emirler veriyordu. Gökdoğan gerçekten de insan vücudunun nasıl kurulduğunu anlamaya başlamıştı. Muhtemelen Mantis, gelecekte daha iyi yardımcı olabilmesi için onu eğitiyordu.

Birkaç saat sonra, nihayet Gökdoğan'ın gitmesine izin verildi, o da Mantis’in çalışma odasından canını kurtarmak ister gibi kaçtı. Bu sabah tam bir kâbus olmuştu!

Kahretsin. O ucube. O sapık! O deri soyma, et kesme… Urgh! Gökdoğan güçlü bir mide bulantısı hissediyordu. Birkaç dakika geçince ancak kendine gelebildi. Artık... nihayet üç kaptandan hiçbirinin 'normal' olmadığını anlamıştı.

Ah ah. Aniden, Çılgın Köpek'in kendisine verdiği emirleri neredeyse unuttuğunu fark etti. Çılgın Köpek acımasız, kötü huylu bir adamdı. Gökdoğan onu kızdırırsa, adam gözlerini bile kırpmadan onun bacaklarını kırardı. Gökdoğan emirlerini görmezden gelmeye cesaret edemezdi ve bu yüzden hemen eğitim alanına doğru koştu. Bu, Tartarus paralı askerlerinin eğitimle vakit geçirdikleri yerdi ve Gökdoğan oraya girer girmez, Woola’nın çılgınca ulumasını duydu.

“İt” giriş yoluna bağlanmıştı ve çirkin, vahşi bakışları bir kez daha Gökdoğan'a sabitlenmişti. Çenesini çevreleyen kanlı lekelere bakılırsa, kısa bir süre önce bir “ziyafet” çekmişti.

“Niye bu kadar geç kaldın lan?” Çılgın Köpek'in gözlerinden ciddi bir öfke okunuyordu, ama dönüp idman yapan paralı askerlerine patladı, “Yeter! Buraya gelin. Boks partneriniz yeni geldi!”

Boks partneri mi? O da ne demekti öyle?

"Dinleyin! Bu çocuk bir şifa metası, ama oldukça berbat. Ona çok sert vurup sakatlamayın!” Çılgın Köpek, Gökdoğan'a hiçbir açıklama yapmadan askerlerden birine işaret etti. “Aşçı, önce sen başla!”

Aşçı adındaki paralı asker, boz ayı gibi kaslı bir adamdı. Ölçüp tartan bakışlarla Gökdoğan'a göz gezdirirken yüzünde heyecanlı bir ifadeyle hemen öne çıktı. “Patron, sizler gerçekten dahisiniz. Kum torbalarından ne kadar sıkıldığımızı anlayıp bize yerine vurulacak bir et torbası bulmuşsunuz. Kaçıp çığlık atabilecek birine vurmak çok daha eğlenceli olacak!”

Gökdoğan'ın içinde bu konuda kötü bir his vardı. Ama o daha bir şey söyleyemeden, Çılgın Köpek sabırsızca şöyle dedi, “Kes şu saçmalıkları da, başla!”

Gökdoğan itiraz etmek üzereyken, Aşçı, ona doğru hücum edip bir dirsek atarak onu yere serdi. Gökdoğan anında sersemlemişti ve vücudu binlerce parçaya ayrılmış bir cam şişe gibi hissediyordu.

“Ah, lanet olsun!” Çılgın Köpek çirkin, yara kaplı yüzü öfkeyle büzüşmüşken yüksek sesle lanet okumaya başlamıştı. Bağırırken ağzından tükürükler saçıyordu, “Daha ne kadar işe yaramaz olacaksın? Ayağa kalk!"

"Ayağa kalk! Ayağa kalk!” Diğer tüm paralı askerler de bu sözlerle ona tempo tuttular!

Nihayet, Gökdoğan bir “et torbası” olmanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve Kurnaztilki'nin onu üsse alma kararının arkasındaki gerçek sebebi de fark etmişti. O çirkin şişko onu bir kez daha kandırmıştı!

Tam o anda Aşçı, ona doğru öfkeli bir tekme attı. Bu sefer Gökdoğan vücudunu yana doğru eğerek sıyrılmayı başardı. Bunu gördükten sonra Çılgın Köpek gözlerini kıstı. Ne? Bu çok tuhaf… Ne zamandan beri çocuğun tepki süresi bu kadar gelişti?

Gökdoğan'ın kendisi de, önceki gece olanlardan sonra hem tepki hızının hem de gücünün gelişmiş olduğunu hissetti. Bu muhtemelen o taştan kaynaklanan bir şeydi ve başkalarını gelişiminden haberdar etmek için doğru zaman değildi. Aşçı bir diz darbesiyle saldırınca, Gökdoğan sıyrılmamayı seçerek, bunun yerine engellemek için ellerini kullandı. Bam! Çocuk sanki bir kum torbasından başka bir şey değilmiş gibi havaya savruldu.         

Çılgın Köpek yere tükürdükten sonra Aşçı'nın on dakika boyunca Gökdoğan'ı dövmesini izleyip küstahlıkla kafasını salladı. Gökdoğan tek bir karşılık vermedi; bunun yerine, hayati bölgelerini korumak için kollarını kullandı. Paralı askerlerin tümü aslında çok şaşırmıştı. Çocuk cılız ve zayıf görünüyordu, ama vücudu oldukça dayanıklıydı. Aşçı'nın ona ne kadar sert vurursa vursun, yine de ayağa kalkabiliyordu.

“Aşçı, çok yavaş hareket ediyorsun ve darbelerin yeterince yoğun değil. Sen bir güç metasısın, ama küçük bir kız gibi vuruyorsun! Resmen bir b*ka yaramazsın!” Çılgın Köpek ona küfür ettikten sonra ters bir şekilde, “S*ktir git, SONRAKİ!" dedi.

Aşçı kendi kendine mutsuz bir şekilde mırıldanmadan edemedi. Çılgın Köpek kadar çılgın bir gücü olmasa da, rakibinin kemiklerini tek bir yumrukla kolayca kırabilirdi. Tam gücünü kullanmamıştı, çünkü çaylağın bir tarafını kırmaması gerekiyordu, değil mi?

Gökdoğan bütün bir öğleden sonra tamamen ve acımasızca yenilip durdu. Paralı askerlik eğitimi bitene kadar saatler geçmişti.

Gökdoğan ileri çıkıp günlük ekmek payını istedi. Kurnaztilki, Gökdoğan'ın mor gözlerini ve çürümüş yüzünü görünce kahkahayı basıp çocuğun omzunu sıvazladı. “Fena değil, evlat! Sonuçta beni hayal kırıklığına uğratmadın. Vücudun oldukça dayanıklı ve dayağa tahammül edebiliyor. Al bakalım, ekstradan yarım parça ekmek daha. Yarın iyi iş çıkarmaya devam et! Doğru ya, bu gece, sana arabamızı nasıl tamir ettiğimizi ve silahlarımızı nasıl koruduğumuzu öğretecektim. Woola'yı beslemek de senin işinin bir parçası. Gelecekte, tüm bu görevlerden sen sorumlu olacaksın. ”

Gökdoğan buraya gelmekten gerçekten pişman olmaya başlamıştı. Bu şişko namussuz, Kurnaztilki, kendisi için mükemmel bir lakap seçmişti. Gözlerini kırpmadan ya da yüzü kızarmadan başkalarını dolandırıyordu! Önce Gökdoğan'ı canlı yem vazifesi görsün diye seçmişti; şimdi de, onu canlı bir boks torbası olarak kullanıyordu. Bu p*ç daha ne kadar alçalabilirdi böyle? Gökdoğan, karakoldaki yaşamın böyle olacağını bilseydi, onun yerine harabelerdeki hayat mücadelesinde yiyecek aramaya devam etmeyi seçerdi.

“Gözlerindeki ifadeden mutsuzluk okunuyor.” Kurnaztilki sigarasından bir nefes çekti, sonra konuşurken pişkin bir hava takındı, “Dinle, genç adam. Yumruk atmayı öğrenmek eğitimdir, biliyorsun ya? Tüm metalar sürekli olarak gelişmek ve daha da güçlenmek zorunda. Güç metalarının gücünü eğitmesi, çeviklik metalarının çevikliklerini eğitmesi, kontrol metalarının kontrol alanında eğitilmesi ve senin gibi şifa metalarının da iyileşme yeteneklerini eğitmesi gerekir, değil mi? Onlara seni eşek sudan gelinceye kadar dövdürmem, seni ne kadar önemsediğimi gösterme yöntemim. Gördüğün bu “işkence” sadece eğitim. Bu fırsatın değerini bil. Zamanı geldiğinde, söz veriyorum, seni bir göreve yanımızda götüreceğim!”

Sana ilerde hala güveneceğimi mi sanıyorsun? Geberip git! Gökdoğan adamın şişman suratını gerçekten yumruklamak istiyordu. Göreve çıkmak mı? S*kerler! Gökdoğan, Kurnaztilki'nin son görevdeki dolabı yüzünden neredeyse ölüyordu. Kurnaztilki onu gerçekten bir göreve çıkarsa bile, iyi niyetinden olmayacağı kesindi!

Gökdoğan ekmeği kaptıktan sonra dönüp tek bir söz söylemeden oradan ayrıldı. Kurnaztilki, Gökdoğan'ın gidişini izlerken sırıtıp sigarasını tüttürmeye devam etti. “Bu çocuk da amma tripli. Ahahaha!”

Karanlık çöktüğünde, Gökdoğan'ın tüm vücudu makine yağı ve Woola’nın bıraktığı bir pençe iziyle kaplanmıştı. Sonunda, kendi odasına geri döndü. Ancak o zaman, etraftaki kanın temizlenmeyip yerde pıhtılaştığını, odadaki havayı nefes aldırmayan pis bir kokuyla doldurduğunu fark etti.

Gökdoğan hem yorgun hem de açtı. Herhangi bir temizlik yapma havasında değildi, bu yüzden de yatağına düşüp hemen kendinden geçti.