Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

12. Bölüm Üste Yaşam

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

“Hayal” ve “gerçeklik” arasında her zaman farklılıklar olacaktır. Pek çok insan, tüm enerjisiyle hayallerinin peşinden koşar, sadece o hayallerin gerçekte sandıkları gibi olmadığını fark ederler. Bunun nedeni, bu hayallerin en iyi kısımlarının insanın kendi hayal gücünden kaynaklanmasıdır.

Gökdoğan, bu sözün ardında yatan manayı gerçekten anlamıştı. Kazıcılar iyi yemek yiyebiliyor, sıcak giyinebiliyordu, kalacak yerleri vardı ve korku içinde yaşamak zorunda değillerdi, öyle değil mi? Gökdoğan'ın bir zamanlar inandığı şey buydu, ama aslında ileri karakolun içine girdiğinde farkına vardı ki, kazıcılar yağmacılardan hiç de rahat bir hayat sürmüyorlardı!

Her gün, gözlerini açtıklarında, bir geceyi daha sağ atlatabildikleri için sevinirlerdi. Hiç kimse onlar rüya görürken boğazlarını kesmemişti! Daha sonra, yorucu işlerini yapmaya başlarlardı, bazıları da “boks partneri,” diğer bir adıyla “kum torbası” olarak görevlendirilirdi. Ayrıca yapacakları sonsuz çeşitlikte görevler de vardı. Gökdoğan Mantis’in yardımcısı olarak hizmet etmek, Woola’yı beslemek, araçları tamir etmek gibi diğer zor işlerle de uğraşmak zorundaydı.

Böyle bir hayatın ne kadar sefilce olduğu hayal edilebilirdi!

Paralı askerlerin tümü son derece deneyimli uzmanlardı ve onların özenli bakımları altında Gökdoğan'ın yüzü sürekli çürüyüp şişiyordu. Neyse ki, oldukça güçlü iyileşme yetenekleri, yaralar çok ciddi olmadığı sürece, iyi bir gece uykusundan sonra yaraların çoğundan kurtulabilmesi anlamına geliyordu. Ama ne yazık ki, ertesi gün dayak devam edecekti.

Zaman geçtikçe, Gökdoğan kendisiyle ilgili bir sır keşfetti. Onun hızı, çevikliği ve kontrolü her geçen gün gelişiyor gibiydi. Gelişme oranı o kadar hızlı olmasa da, gün geçtikçe daha da güçleniyordu. Bu gerçek, Gökdoğan'ı şaşırtıp sevindirmek için yeterliydi. Bu, emdiği gücün sadece bir iyileşme gücü olmadığı anlamına geliyordu. İçinde ateşlenen yeteneklerin beklentilerini fazlasıyla aştığı anlamına geliyordu... ve hayatının geri kalanında işe yaramaz bir boks torbası olmayacaktı!

Bu dönüşüm büyük olasılıkla o esrarengiz taşın etkisiydi. Ne yazık ki, Gökdoğan ne denerse denesin, o taş hiçbir şeye tepki vermeyen, tamamen hareketsiz bir taş olarak kalıyordu. Taşı boynuna takıp gelecekte onu etkin bir şekilde kullanabilme umuduyla her zaman yanında tutuyordu.

Günden güne, geceden geceye Gökdoğan, Karabayrak İleri Karakolu'ndaki bu zorlu, can sıkıcı hayata alışmaya başlamıştı. Ayrıca dürüst olmak gerekirse, her gün bir boks torbası olarak muamele görmek tamamen faydasız değildi. Tıpkı şişko Kurnaztilki'nin söylediği gibi, tekrar tekrar yaralanıp iyileştikçe, iyileşme yetenekleri de önemli ölçüde gelişmeye başlamıştı. Vücudu ne kadar fazla dayak yerse, o kadar dayanıklı hale geliyordu.

Ayrıca Gökdoğan, paralı askerlerin saldırı sırasında kullandıkları tekniklere ve püf noktalara daha fazla aşina hale geliyordu ve aynı zamanda kendi hız ve tepki sürelerinin geliştiğini de hissedebiliyordu. Son birkaç seferde, paralı askerlerle iyi bir mücadeleye girişmek için can atmıştı. Sonunda, geçerli bir neden olmadan mevcut yeteneklerini ortaya çıkarmak istemediğinden, kendini yine de geri çekmeyi seçmişti.

Şimdilik, kimsenin sırrını bilmesini istemiyordu. Sonuçta ne Kurnaztilki'ye, ne de Çılgın Köpek'e güvenilirdi!

Boks partneri olmak hayatının bir parçasıydı. Paralı askerler, kendi çıkarları için onu sonuna kadar kullanmaya kararlıydılar ve Tartarus'un en düşük rütbeli üyesi olarak, su taşımak, tabakları toplamak, yerleri süpürmek, onların kıyafetlerini yıkamak, lazımlıkları boşaltmak, silahlarını bilemek, ağır yükleri taşımak, araçlarına bakım yapmak… hep onun işiydi.

Mantis sık sık Gökdoğan'ı çağırıp kendisine asistanlık yaptırıyordu. İlk başta, Gökdoğan bu işi son derece rahatsız edici bulmuştu. Artık insan vücudunu avucunun içi gibi iyi biliyordu ve gözleri kapalı bir vücudu parçalara ayırıp iç organlarını çıkarabilirdi. Woola'yla olan ilişkisine gelince mi? İlk başta, Woola onu her gördüğünde kovalayıp ısırmaya çalışıyordu. Şimdiyse Woola'yı çok uzun süredir besledikten sonra, Gökdoğan ve Woola arasındaki ilişki yavaş yavaş daha huzurlu hale gelmişti.

Bu ay süresince, Gökdoğan yavaş yavaş bu örgütün gerçek bir üyesi haline gelmişti. Diğer paralı askerler çocuğu gerçekten de sevmeye başlamışlardı. İnatçı ve hırçındı ve her gün işini asık suratla yapıyordu... ama yine de yapması gereken görevleri iyi bir şekilde yerine getiriyordu. O varken, paralı askerlik işindeki herkes, eskisinden çok daha fazla dinlenebiliyordu. Böyle bir “köle işçiyi” bir daha nerede bulabilirlerdi ki?

Gökdoğan hala Tartarus'ta fazla bir statüye sahip olmayıp diğerleriyle birlikte yemek yemesine izin verilmese de ve hâlâ dışarıdaki o küçük odada yaşamak zorunda olsa da, ona karşı herkesin tavrı fark edilir ölçüde düzelmişti. Artık ona geçmişte olduğu gibi saygısızca davranmıyorlardı.

Gökdoğan her gün paralı askerlerin dayağına, Woola'nın avlunun etrafından onu kovalayıp ısırmasına ve ona yıkılan bütün kirli işlere katlandı. O harabelerde büyümüş biriydi. Oradaki hayat ona inatçı, boyun eğmez bir ruh vermişti. Normal bir insanın tahammül edemeyeceği bir şekilde muamele görüyordu ve her gün sızlanıp duruyordu… ama aynı zamanda dişini sıkıp tahammül de edebiliyordu.

Artık dayanamayacağı tek bir şey vardı. Açlık! Açlıktan ölüyordu! Gökdoğan, vücudunun yavaşça güçlenirken, yiyecek ihtiyacının da artmaya başladığını fark etmişti.

O lanet olası Kurnaztilki'ye gelince, Gökdoğan'ın yaşam koşullarını hiç iyileştirmemişti. Ona her gün verilen o iki ya da üç parça ekmek midesini doldurmak için yeterli değildi; Gökdoğan'ın tek yapabileceği, diğer paralı askerlerin bıraktığı artıklardan birazını hapır hupur mideye indirmekti. Ancak, bu oldukça nadir oluyordu. Daha yaygın olan şey, Gökdoğan'ın aç karnınayken üç kaptan tarafından köpek gibi çalıştırılmasıydı.

Bu tür bir yaşam, tam bir ay boyunca devam etti. Gökdoğan'ın ne kadar huysuz olduğu tahmin edilebilirdi! Harabelerde geçirdiği, ona azim ve sabrı öğreten on küsur yıl olmasaydı, Gökdoğan çoktan çileden çıkıp buradan ayrılmıştı!

Gökdoğan henüz gidemeyeceğini biliyordu. Karabayrak İleri Karakolu'ndaki hayat zor olsa da, en azından nispeten düzenli ve güvenliydi!

......

Bu öğleden sonra oldukça boş olan Gökdoğan'ın tek görevi, Woola’nın kulübesini temizlemekti; başka bir deyişle, Woola’nın gübresini süpürmek. Çalışırken, burnunu tiksintiyle tıkayıp şöyle dedi: “Kulübeye pislemeyi bırakabilir misin? Bu çok iğrenç!”

Woola yan yatmış güneşlenerek rahatına bakıyordu. Gökdoğan'ın ona ders vermeye cüret ettiğini duyunca ayağa kalkıp altı uzvu gevşettikten sonra kırmızı, maymun gibi gözlerini Gökdoğan'ın arkasına dikti. İleri hücum edip onu ısıracakmış gibi dişlerini gösterip hırıldadı.

"Tamam tamam! Bir şey söylemedim say.” Gökdoğan'ın k*çı istemsizce sıkılmıştı. Son günlerde biraz canını acıtmış olan bu iğrenç yaratıktan gerçekten korkuyordu. Woola, dövüşte paralı askerlerin çoğundan biraz daha güçlüydü ve muhtemelen üç kaptandan sonra geliyordu. O kadar zeki olmasa da, kolayca öfkelenirdi. Kızdırmaya gelecek biri değildi.

“İstediğiniz yere s*çabilirsiniz, efendim.”

Woola bir geğirdi, sonra da güneşin tadını çıkarmak için bir kez daha uzandı.

Gökdoğan b*kla dolu iğrenç çöp torbalarını atarken, birdenbire karnına sert bir ağrı girdiğini ve başının baş döndüğünü hissetti. Her zaman var olan o açlık duygusu aniden kendini bir kez daha belirgin hale getirmeye başlamıştı ve sanki vücudundaki her bir hücre, yiyecek için feryat ediyor ve ondan mümkün olduğunca çok enerji çekiyordu.

Bu resmen tarif edilemez bir azap biçimiydi. Her ne kadar yağmacılar açlığa dayanmakta çok iyi olsalar da, Gökdoğan'ın vücudu yavaş yavaş geliştikçe, açlık sancıları öncekilerden on kat daha kötü hale gelmişti.

Gökdoğan kurumuş dudaklarını yaladıktan sonra gökyüzündeki bulutlara bakmak için başını kaldırdı. Morali bir kez daha karmaşık hale gelmişti. Bir yağmacı olmaktan kurtulmak için her şeyi riske atmıştı. Başkalarına su taşıyıp pisliklerini temizlemek için mi? Bu adamlar hayatının geri kalanı boyunca ondan ayakçı olmasını mı istiyorlardı? Tartarus'taki tek amacı canlı bir boks torbası olmak mıydı?

Bunlar, Gökdoğan'ın geçen ay boyunca Karabayrak İleri Karakolu'nda tekrar tekrar kendine sorduğu sorulardı. Diğer paralı askerler gibi görevlere çıkmayı istiyordu, çünkü görevlere gidenler daha fazla yiyecek kazanabiliyordu. Ancak yapabileceği tek şey bunu hayal etmekti. Kurnaztilki ve diğer paralı askerlerin gözünde, işe yaramaz bir şifa metasından başka bir şey değildi, öyle değil mi?

Gökdoğan kuru, çatlamış derisine dokundu. Sadece düşünmek yerine, devam etmeli ve bu konuda bir şeyler yapmalıydı. Biraz yiyecek arama vaktinin geldiğine karar verdi. Paralı asker üssünde hiçbir şey bulamazdı ve bu yüzden onun tek seçeneği, başka bir yerde şansını denemekti. Örneğin, belki yemek için birkaç yumrukök kazabilir veya bazı böcekler bulabilirdi. Karnını doyuramasa da, en azından açlığını bastırabilirdi. Birkaç fare yakalayabilirse, bu çok daha da iyi olurdu. Et yemeyeli epey zaman geçmişti.

Gökdoğan'ın fikri çok da fena değildi, fakat ne yazık ki, başarısız olacağı neredeyse garantiydi. Karabayrak İleri Karakolu'nda toplam yirmi bin kişi vardı ve bunların büyük çoğunluğunun durumu yağmacılar gibiydi ya da daha kötüydü. Sonuç olarak, karakollarda yenebilecek her şey uzun zaman önce başkaları tarafından yenilip yutulmuştu bile. Muhtemelen, yiyecek bulmak için kendini yormuş olacak, tek ödülü de hayal kırıklığı ve daha çok açlık olacaktı.

Gökdoğan kafası epey karışık halde dolaşıyordu, o kadar açtı ki neredeyse bayılıp kalacaktı. Tam o anda, bir hanın önünde duran uyarı panosu aniden dikkatini çekti. Şöyle yazıyordu: “Geçici işçiler alınacaktır. İki saatlik çalışma için, beş parça sıçan eti kazanabilirsiniz!”

O kargacık burgacık yazılara bakarken Gökdoğan'ın kalbi sıkıştı. Yazanlara inanamıyordu. Sadece iki saatlik çalışma için beş parça fare eti mi? Karşılaştırıldığında, Tartarus paralı askerleri ona dilencilere göre artıklar veriyordu!

Bu Gökdoğan'ın oldukça ilgisini çekmişti, ama aynı zamanda gergindi. Geçmiş tecrübesi, dünyadaki hiçbir şeyin ucuz olmadığına dair onu uyarıyordu. Ne zaman bir şey istenirse, karşılık gelen bir bedel ödemek gerekiyordu.

“Hey çocuk! Sen oradaki! Evet, sen!” Tam o anda, kızarık burunlu olan bir adam, Gökdoğan'ın tabelaya olan ilgisini fark etti. Adamın gözleri parladı ve ayağa kalkıp “Gel buraya!” diye bağırdı. Gökdoğan bir an için tereddüt ettiyse de, sonra onun yanına gitti.

“Benim adım Kırmızıburun. Beni duymuş muydun?”

Gökdoğan başını iki yana salladı.

"Hayır mı? Harika!” Tombul kırmızı burunlu adam, sıcak ve samimi bir kahkaha attı. “Aç mısın çocuk?”

Gökdoğan başını salladı.

“İşe mi ihtiyacın var?”

Gökdoğan yeniden başını salladı.

“Ahaha, o zaman doğru zamanda geldin. Anlaşmanın şartları oldukça açık. Okumayı biliyorsun, değil mi? O zaman şartları tekrar etmek için boşa zaman harcamayayım." Kırmızıburun konuşurken, buruşuk bir kâğıt tomarı çıkarıp masaya koydu. “Sadece parmak bas.”

Gökdoğan'ın karnı o kadar açtı ki görüşü bulanıklaşıyordu. O kâğıdın tüm içeriğini göremiyordu ve kırmızı burunlu adam, ona tepki gösterme fırsatı bırakmadan elini tutup kâğıdın üzerine parmağını bastırdı!

“Artık benim için çalışıyorsun, hemen şimdi başlayarak!” Kırmızıburun, yakınlarda duran siyahî bir adama işaret etti. “Onu içeri al!”

Gökdoğan'ın kafası tamamen karışmıştı. Neler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, ama kırmızı burunlu dükkân sahibi oldukça iyi bir adam gibi görünüyordu. Sadece iki saatlik bir işti, değil mi? Ne kadar kötü olabilirdi ki? Herhangi bir iş beş parça fare etine değerdi!

Hana girdiğinde tamamen farklı bir dünyaya girmiş gibi oldu. Her türlü renkli ışık karşısında yanıp sönüyordu ve sert rock müziği kalabalığın çığlıklarıyla birlikte her yerde yankılanıyordu. Buradaki herkes çılgınca dans ediyordu ve etraflarındaki hava, ucuz sigara ve ondan daha ucuz içki kokusuyla doluydu.

Gökdoğan'ın dikkatini en çok çeken şey, salonun ortasında yer alan basit, çirkin görünümlü bir platformdu.

Bu ahşaptan yapılmış ve kenevir ipi ile çevrelenmiş yükseltilmiş bir platformdu. Bir düello ringi gibi görünüyordu ve ringin ahşap döşemeleri kanla boyanmıştı. O anda, yarı çıplak birkaç kadın kanı canla başla fırçalıyordu.

Birkaç dakika sonra, baştan çıkarıcı bir kadın yavaşça platforma doğru yürümeye başladı. Yuhalamalar ve ıslıklar duyuldu ve alandaki kargaşa büyüdü.

Sert rock müzik, alkol, sigara, kadınlar… tüm bu şeyler erkek hormonlarını harekete geçiriyordu. Gökdoğan daha önce hiç böyle bir yerde bulunmamıştı. Etrafındaki her şey yeni ve heyecan verici geliyordu.

Bundan sonra neyle karşılaşacağına dair hiçbir fikri yoktu.