Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

13. Bölüm Kanlı Ring

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Çorak toprakların standartlarına göre platformdaki kadın kesinlikle harika bir güzellikti. Teni oldukça kaba olmasına rağmen, mükemmel bir endamı vardı ve gözler önüne serdiği dekolte, herhangi bir adamı fantezilere sürüklemeye yeterliydi. Sadece en hassas kısımlarını kapatacak kadar açık saçık giyinmişti ki, onlar da arada sırada ifşa oluyordu ve ince sütün bacakları ise yırtık pırtık bir ipek çorapla kaplıydı. Baştan aşağı, gözleri bayram ettirecek bir kadındı.

Kadının gözleri cezbediciyken, davranışları da baştan çıkarıcıydı. Yürüdüğünde, kalçalarını abartılı bir şekilde sallıyordu, onu izleyenler gözlerini alamıyordu.

Onun gibi biri platformdayken, herkesin dikkati salonun ortasında toplanmıştı.

“Sizleri çok uzun süre beklettiğim için üzgünüm! Bugünün sıradaki düellosu, muhafız kuvvetlerinden Benson ve ünlü avcı Tram arasında olacak. İkisi de üssümüzün gururlu savaşçıları. Kazanacak kim olacak? İzleyip görelim!”

Kısa bir giriş yaptıktan sonra, baştan çıkarıcı kadın aceleyle sahneden geri çekildi, çünkü hayvani çığlıklar odanın her yanında yankılanmaya başlamıştı.

Külot giymiş iki kaslı adam, kalabalığın arasından çıkış yaptı. Her biri püsküllü pelerin giymişti ve bunların hiçbirinde herhangi bir silah veya savunma malzemesi yoktu. Ne boks eldivenleri ne de boks kaskları kullanıyorlardı. Düello ringinin üzerinde çıktıktan sonra, yırtık pırtık pelerinlerini aynı anda çıkarıp sert kaslarını ve formda olan fiziklerini gözler önüne serdiler. İkisi de boyut ve şekil olarak oldukça benzer görünüyordu, ama biri beyazken diğeri siyahîydi.

Bu ikisi birbirine doğru hafifçe eğildi, ama ikisi de dövüş pozisyonuna girerken gözlerini kırpmadan ötekine bakıyordu. İkisinden yayılan tehlikeli aura ne tür insanlar olduklarını açıklıyordu; sadece çok sayıda savaş tecrübe etmiş savaşçılar değil, ikisi de fırsatını bulursa diğerinin canını alacak tipte insanlardı.

Gökdoğan bütün bunları izlerken oldukça sersemlemişti. O anda… Clang! Gökdoğan'ın korkudan aklını çıkaran bakır bir gonga vuruldu. O anda, bu iki kaslı savaşçı, bir çift çılgınca koşturan gergedan gibi birbirlerine doğru hücum ederken, hayvani bir şekilde hırıldıyordu.

Siyahî adam, ağır bir darbe indiren ilk kişi oldu. Whoosh! Beyaz adam, bu darbeyi çekmek için kasten bir açık bırakmıştı ve kolayca sıyrıldı. Beyaz adam daha sonra siyahî adamın midesine sert bir diz attı ve siyahi adam anında bir karides gibi kıvrılarak üstüne abandı. Ardından beyaz adam, siyahî adamın sırtına doğru bir dirsek vurdu.

Art arda iki darbe, öyle ağır iç yaralanmalara neden oldu ki, siyahî adamın ağzından dışarı kan püskürmeye başladı. Bu iki darbenin ne kadar ağır olduğu tahmin edilebilirdi! Son bir dirsek siyahî adamı yere indirdi.

“EVET!” Beyaz adam öfkeyle uluyup bacağını havaya kaldırdıktan sonra aşağı doğru çarptı. Siyahî adam sıyrılmak için aceleyle geriye doğru takla atınca önündeki sert ahşap tahtalar, beyaz adamın ayak darbesinin gücüyle içine göçtü. Beyaz adam saldırmayı kesmedi; ilk ayak darbesini ıskaladıktan sonra, göçük döşeme tahtalarından dışarı doğru direkt bir tekme atıp siyahî adama vurdu ve onu vücudunun her yerinde kıymıklarla ringin bir köşesine savurdu.

Beyaz adam saldırıya devam etmek üzere öne doğru fırladı, ancak yere düşmüş siyahî adam onun bacağına çelme takarak beyaz adamı hazırlıksız yakalayıp onu yere düşürdü. Siyahî adam aceleyle dönüp ayağa kalktı, sonra beyaz adama bir leopar gibi sıçradı. Beyaz adamı yakaladıktan sonra da gong çalan bir keşiş gibi düello direklerinden birine vurdu.

Boom! Direk baştan aşağı sallandı ve beyaz adamın kafasından kanlar boşanmaya başladı. Siyahî adam, beyaz adamı iplere atma fırsatını ele geçirip dayanıklı iplerin bile geriye doğru bükülmesine neden oldu. Beyaz adam iplerden fırlamak üzereyken, siyahî adam başka bir sert tekme daha attı.

Bang! Beyaz adamın ağzından kan dökülüyor, kanlı bir sis aşağıdakilerin yüzlerine püskürüyordu. Bu kalabalığa enerji kazandırmış ve heyecanlandırmış gibi görünüyordu, zira artık daha da heyecanlı çığlıklar atıyorlardı!

Kalabalığın çığlıkları başı dönen beyaz adamın kendine gelmesine yardımcı oluyor gibiydi. Başını sert bir şekilde salladıktan sonra kanlı dudaklarından boğuk, insanlık dışı bir çığlık attı. Dönerek, ipleri kullanıp kendisini bir ok gibi ileri doğru attı. Siyahî adam ona bir kez daha tekmeyle saldırmışken, beyaz adam aniden siyahî adamın bacağını iki eliyle tutup onu yere attı... Sonra da bacağını sert bir şekilde büktü. CRACK!

Siyahî adam bacağının kırılmasıyla acı dolu bir çığlık attı. Beyaz adam daha sonra uzanıp siyahî adamın kafasını tutup kafasının arkasını yere çarptı. Bir kez, iki kez, üç kez…  bilincini yitirirken siyah adamın gözleri kapandı, vücudundaki her delikten kan fışkırıyordu.

Bir çığlık dalgası, tüm odayı sardı ve hepsi de aynı şeyi söylüyordu! "ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU!"

Çığlık dalgası, beyaz adamı daha da vahşileştirmeye teşvik eden bir katalizör görevi gördü. Yumrukları, fırtınadaki yağmur damlaları gibi uçup hiç durmadan siyahî adamın yüzüne çarpıyordu, sanki gizlediği bir öfkeyi çıkarıyormuş gibiydi. Sanki siyahî adam, onun babasını ya da onun gibi bir şeyini öldürmüştü! Her yere kan sıçrıyordu, bu da kavgaya canlandırıcı, acımasız bir vahşet getiriyordu.

Sadece birkaç saniye sonra, siyahî adamın tanınmayacak kadar pestili çıkmıştı! Beyaz adam, yarı ölü siyahî adamı başının üzerine kaldırıp kanla kaplı ağzından hırıltılar çıkardı. Bölgede hâkimiyetini ilan eden galip bir aslan gibiydi.

"TRAM! TRAM! TRAM!” Tüm oda kutlama tezahüratlarıyla çınlıyordu! Beyaz adam siyah adamın sırtını, dizinin üstüne sertçe vurdu. Siyahî adamın omurgası kırılırken, kemiklerinin parçalanma sesi duyulmuştu. Beyaz adam daha sonra siyahî adamı düello ringinden dışarı fırlattı.

Bir kez daha, herkes neşe dolu çığlıklar attı. Siyahi adama koydukları bahisleri kaybedenlere gelince, onlar küfürler yağdırmaya başlamışlardı. Bazıları garson kızları elleyip öfkelerini dindirmek için onları kendi özel odalarına sürüklediler.

“Bu gerçekten heyecan verici bir dövüştü!” İpek çoraplı baştan çıkarıcı kadın, bir kez daha ringe çıkarken büyüleyici bir ses duyuldu. “Sırada, sizin için çok özel bir programımız var. En yeni çaylağımızı arenaya davet edelim! ”

O anda, Gökdoğan'ın yüzünde tamamen sersemlemiş bir ifade oluştu. Ah, s*ktir… Onun işi bu muydu? Kimsenin bu işi istememesine şaşmamak gerekirdi. İntihardı bu! Gökdoğan hemen haykırdı, “İşi bırakıyorum! Eve gideceğim ben!"

“Bırakmak mı? Buna sen karar veremezsin!” Yan tarafındaki zenci fedai, yüzünde iğrenç bir ifadeyle güldü. “Hanın kurallarına göre, sözleşmeni bozarsan, ellerini kaybedersin.” Adam bir pala çıkardıktan sonra tehditkârca Gökdoğan'a pis pis gülümsedi. Diğer birkaç iri yapılı fedai de çıkagelmişti.

Bu sefer başı ciddi bir beladaydı! Gökdoğan asla böyle bir şey olacağını tahmin etmemişti. Düello ringinde dövüşen siyahî adam şimdi Gökdoğan'ın hemen yanında yatıyordu. Yüzü tamamen dağılmış, burnu kırılmış, dişleri paramparça olmuş, çenesi çıkmış ve omurgası kırılmıştı. Hayatta kalsa bile, işe yaramaz bir sakattan başka bir şey olmayacaktı.

Çok yetenekli bir dövüşçüydü, ama yine de ölesiye dövülüp bu hale gelmişti.  Gökdoğan gibi küçük bir adam, o koca beyaz adamın attığı bir yumruğa nasıl dayanabilirdi ki?

"ÇAYLAK! ÇAYLAK! ÇAYLAK!” Çevresindeki herkes artan bir heyecanla bağırıyordu.

Zenci fedai Gökdoğan'ı yakaladıktan sonra onu düello ringine fırlattı. Gökdoğan, kanla sırılsıklam olmuş ahşap tahtaların üzerine pat diye düştü ve sonra çılgınca ayağa fırladı. Üstündeki ışıklar gözlerini alıyordu ve kalabalığın çığlıkları gerçekten çok gürültülüydü.

“GEBERT ONU! GEBERT ONU! GEBERT ONU!”

Kahretsin, ikimiz tamamen farklı sıkletlerdeniz! Dev bir gorilin sıska bir maymunla dövüşmesi gibi bu! Böyle bir dövüşün bir amacı var mıydı?

Tabii ki vardı!

Eşit olarak eşleştirilmiş iki rakip arasındaki bir dövüşü izlemek eğlenceliydi. Bir rakibin diğerinden daha güçlü olduğu bir dövüşü izlemek de eğlenceliydi. Herkes, kemiklerin çatırdamasını duymak istiyordu! Kan kokusu almak, kana bulanmak, güçsüz çaylağın acı dolu çığlıklarını duymak istiyorlardı. Eğlencenin amacı buydu!

İpek çorap giyen kadın, Gökdoğan'ın arenaya fırlatılışını izlerken gözlerinde acıma duygusundan eser yoktu. Konuşurken neşeyle gülümsüyordu, “Bir sonraki performansımızın zamanı geldi! Daha da heyecanlı, daha kanlı ve daha keyifli bir şölen sizleri bekliyor. Herkes hazır mı?”

“GEBERT ONU! GEBERT ONU! GEBERT ONU!”

Arena çılgın, sapkın yüzlerle çevriliydi. Bu gözlerde hiçbir insani terbiye ya da mantık belirtisinden eser yoktu. Kan içmek isteyen, katliam yapmak isteyen, kendi öfkelerini çıkarmak isteyen kurtlar gibiydiler.

Birkaç palalı fedai, ringin aşağısında dikilmiş, Gökdoğan'a tehditkâr bir şekilde ters ters bakıyordu. Gökdoğan, düello platformundan kaçmaya kalkışırsa, palalarıyla onu öldüresiye deşerlerdi.

S*ktir. Yine kandırıldım! Fakat herhangi bir pişmanlık duymak için artık çok geçti.

Tram küçük figüre küçümseyerek göz gezdirdi. Bu çocuk muhtemelen bir nesil daha gençti. Böyle birine karşı dövüşmekle nasıl ilgilenmiş olabilirdi? Çocuğun genç yüz hatlarından ve gözlerindeki dehşet dolu bakışından yola çıkılırsa, muhtemelen daha önce hiç gerçek bir dövüş tecrübesi yaşamamıştı. Dövüş henüz başlamamıştı, ama çocuk çoktan yıkılmak üzereydi. Tram için bu gibi biriyle dövüşmek aslında utanç verici ve rezilceydi!

Yine de, adamın ekmeğini kazanması gerekiyordu. Tram, çocuğu öldürmek zorundaydı ve bunu mümkün olan en acımasız, en rahatsız edici ve en eğlenceli yöntemleri kullanarak yapacaktı. Bu, hanın bugüne dek sahne olduğu en heyecan verici performanslardan biri olacaktı ve han daha fazla müşteri çekmek için böyle performanslara bel bağlıyordu!

Tram, yüzündeki kanı sildi, ancak bunu yaparak kendini daha da tehditkâr göstermeyi başarmıştı. Kıkırdıyordu. “Hey çocuk. Kemiklerini birer birer kıracağım. Hayatının son birkaç saniyesinin tadını çıkar!”

Gökdoğan, geçen ay boyunca her türlü istismara maruz kalmıştı. Her ne kadar korkuyor olsa da, tüm bunların adaletsizliğinden dolayı daha çok öfke duyuyordu ve anında Tram'a ters ters bakarak bağırdı, “Git de ananı s*k!”

Anında, etrafındaki herkesten bir tezahürat yükseldi. Vay, çaylak amma da öfkeliymiş! Bu onu genellikle öldürülmek üzere gönderilen çocuklardan biraz farklı kılıyordu.

“Bahislerinizi yatırın, millet! Bahislerinizi bu çaylağın ne kadar süre dayanabileceğine yatırın. Bir dakika, iki dakika yoksa üç dakika mı!?” Kırmızı burunlu dükkân sahibi, bahsi başlatırken neşeyle gülüyordu. Bu gösterilerden birini her düzenlediğinde, büyük miktarlarda para tırtıklayabiliyordu. Hanın tüm devamlı müşterileri bahislerini yatırmaya başlayınca sahne giderek daha hareketlendi.

“Herkes hazır mı?” İpek çorap giymiş baştan çıkarıcı kadın dudaklarını tahrik edici bir şekilde yaladı, ardından “Performans başlasın!” diye haykırdı. Kalçalarını sallayarak ringden ayrıldı. Clang! Bronz gong bir kez daha vurulmuştu.

Gökdoğan birden bire bir leopar gibi ileri atıldı, doğrudan Tram'in göğsünün ortasına bir tekme indirip onu geriye doğru sendeletti. Bu darbe herkesin tahmin ettiğinden çok daha fazla güce sahipti ve hatta Tram kadar sert biri bile dayanmakta zorlanmıştı.

Kalabalık hep bir ağızdan "oh" sesi çıkardı.

Tram bunun gerçekleşeceğini asla tahmin etmemişti. Gözleri şaşkınlıktan dışarı fırladı, zira geriye doğru sendelediğinde neredeyse yere düşüyordu. Bir eliyle destek alıp kendini ayakta tutabilmişti ki yüzünün tam önünde bir yumruk olduğunu fark etti.

Çocuk şaşırtıcı bir hız ve güce sahipti. Çok zayıf görünüyordu, öyle ki kuvvetli bir rüzgâr onu uçurabilirdi. Nasıl bu kadar güçlüydü o zaman? En şaşırtıcı şey, sadece birkaç dakika önce çocuğun yüzünde, neredeyse çaresiz küçük bir kedi yavrusu gibi dehşet dolu bir ifade vardı. Şimdiyse bir leopara dönüşmüş gibiydi!

Tram bu darbeden sıyrılmayı başardı, ancak bunu çok garip bir şekilde yapabilmişti. İlk yumruğu ıskalayınca, Gökdoğan yukarı doğru sıçrayarak Tram'in burnuna kafa attı.

Gökdoğan geçen ayın her gününü paralı askerler tarafından bir boks torbası olarak kullanılarak geçirmişti, ama birkaç şey de kapmıştı. En azından en temel dövüş tekniklerini çoktan öğrenmişti!

Tram burnunun kırıldığını hissedebiliyordu ve gözyaşlarının dökülmesine hâkim olamamıştı. Gökdoğan, kendini toparlaması için ona hiç fırsat tanımadı. Sağ kolunu kaldırdıktan sonra Tram'in alt çenesine güçlü bir yumruk geçirdi. Onun sıska küçük kolu inanılmaz derecede bir güç taşıyordu; Tram'in çenesini neredeyse tamamen kıracak kadar!