Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

14. Bölüm Çılgın Hancı

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Tram'in aklından bir düşünce geçti. “S*ktir! Bu çocuğu hafife almışım.” Çocuk sıska ve zayıf görünüyordu, ama fiziksel olarak çok güçlüydü. Muhtemelen güç odaklı bir meta-insandı!

Gökdoğan'ın gerçek bir dövüş deneyimi yoktu. Bu ilk kez gerçek bir kavgada başka bir insanla düello edişiydi, ama sanki her şey mükemmel bir şekilde akıyormuş gibi hissediyordu. Tüm kas gruplarının birlikte hareket ettiklerini ve onlar üzerinde mükemmel bir kontrole sahip olduğunu hissedebiliyordu. Geçmişte asla yapamayacağı belli doğruluktaki hareketler vardı, ama şimdi onları o kadar çaba harcamadan yapabiliyordu.

İnanılmaz çeviklik, mükemmel uyum, ezici hız ve güç… bu gerçekten benim vücudum mu?! Gökdoğan asla bu kadar güçlü olduğunu hayal edemezdi. Bu ay onun için kesinlikle dönüştürücü bir ay olmuştu.

Crack! Crack! Gökdoğan havaya sıçradı, bir bacağını adamın yan tarafına bir tekme atmak için kullanırken diğer bacağıyla da adamın göğsüne yüksek hızda bir tekme indirdi. Bu güzel bir çift tekmeydi ve bir kez daha Tram'i geriye tökezletmişti. Tram iyice sersemlemişti ve uyuşmuş burnundan kan fışkırıyordu. Ardı ardına gelen darbeler bir an için zihnini tamamen karıştırmıştı.

Yine de… bu kısa boşluk anı hızla, yerini bir aşağılanma duygusuna bıraktı! Böyle serseri bir çocuk onu nasıl bu kadar fena benzetmişti?

Gökdoğan tam da ritmini bulduğunu düşünürken, Tram birdenbire kükreyip yumruklarını çılgınca sallamaya başladı, şanslı bir yumruk Gökdoğan'ın göğsüne geldi. Gökdoğan kendisine bir balyozla vurulmuş gibi hissederken havaya savrulup birkaç metre uzağa uçtu.

“Graaaah…” Gökdoğan yerde yuvarlanırken, acı içinde göğsünü tutuyordu. Ancak şimdi nihayet paralı askerlerin eğitim sırasında, ona çok yüklenmediklerini anladı. Aksi halde, çok güçlü oldukları düşünülürse, o kadar uzun süre boyunca onların dayaklarından nasıl sağ çıkabilirdi?

Bu hiç iyi değildi! Gökdoğan, ayağa kalkmaya fırsat bile bulamamıştı ki kocaman nasırlı bir el ansızın bacağına kenetlendi. Baş aşağı havaya kaldırılıp kavisli şekilde döndürüldükten sonra tahta ring direklerinden birine doğru fırlatıldı.

THUD! Gökdoğan, tahta ring direğine kafasını çarptı. Gözlerinin önünde siyah noktacıklar belirdi ve neredeyse bayılıyordu. Büyük bir miktar kan, kafatasından gözlerinin içine dökülerek tüm dünyayı kırmızıya çevirdi.

Bu çok ağır bir darbe olmuştu! Gökdoğan sanki tüm dünya dönüyormuş gibi hissediyordu ve bir anlığına nerede olduğunu unuttu. Göğsüne aldığı yumruk da ağır bir darbeydi, nefes almasını zorlaştırmıştı. Kaburgalarının bir kısmı muhtemelen kırılmıştı; bir şifa meta-insanı için bile, bu tür ağır yaralanmalara dayanmak çok zordu.

Besbelli ki Tram'in kendisi bir güç metasıydı. Çok yüksek bir düzeyde olmasa da, yıllarca eğitim almıştı ve yetenekleri uzun yıllar boyunca serpilip olgunlaşmıştı. Tüm bu nedenlerden dolayı, Gökdoğan'ın iki katı kadar güçlüydü!

Tram artık çocuğu hafife almıyordu; artık Gökdoğan'ı ciddi bir rakip olarak görüyordu. Çılgınca gülerek, acılar içinde yerde yuvarlanan çocuğa ters ters baktı. "Sorun ne? Elinden gelen bu kadar mı?”

 

Seyirciler tekrar birlikte bağırmaya başladılar. “AYAĞA KALK! AYAĞA KALK! AYAĞA KALK!”

Birkaç dakika sonra, Gökdoğan nihayet zorlukla ayağa kalkmayı başardı. Kafasını birkaç kez sallayıp görüşünü temizlemeye çalıştı. Bir kez daha odaklanmasını geri kazanıp bakışlarını önündeki adama kilitledi.

Her ikisinin de kanla kaplı yüzleri vardı ve birbirlerine, çorak arazilerdeki dar bir geçitte birbirine rastlamış vahşi hayvanlar gibi ters ters bakıyorlardı.

Seyircilerin çığlıkları gittikçe daha da yükseliyordu. Bu çocuk sadece hayal ettiklerinden çok daha iyi bir dövüşçü değil, aynı zamanda çok daha dayanıklıydı. İnanılmaz derecede iki ağır darbe aldıktan sonra bile hala ayaktaydı. Bu başlı başına oldukça etkileyiciydi! Tram bile bu konuda biraz şaşırmıştı. Yine de şaşkınlık, hareketlerini hiçbir şekilde etkilemedi. Bu sefer ilk saldırıyı o başlatıp önden yumruk attı!

Gökdoğan savunmak için ellerini kaldırdı, ancak Tram'in dudaklarının kenarında tuhaf bir gülümseme parladı. Yumruğu bir şaşırtmacaydı. Gökdoğan savunma duruşunu alır almaz, Tram birdenbire yumruğunu geri çekip ileriye doğru adım atarak omzunu Gökdoğan'a çarptı ve dengesini kaybettirdi.

Tram'in hareketleri inanılmaz derecede hızlıydı. Sonra, Gökdoğan'ın bacaklarını çekmek için sağ kolunu kullandı. Gökdoğan dengesini çoktan kaybetmişti; Şimdi havada uçuyordu. Tram daha sonra Gökdoğan'ı sol eliyle ensesinden yakalayıp onu baş aşağı çevirerek yere yönlendirdi. Gökdoğan gerçekten yere çarpsaydı, omurgası kesinlikle paramparça olurdu.

Bu işin sonu iyi değildi! Devasa bir tehlike duygusu, Gökdoğan'ın zihnini sardı ve ateşli bir sıcaklık dalgası, aniden Gökdoğan'ın göğsünde patladı. Bedeninden muazzam miktarda güç çıkarken gözbebekleri kırmızıya dönmeye başladı. Tram'in pençesinden kurtulmayı başardıktan sonra dirseğiyle yüzüne sert bir darbe indirdi ve onun geriye doğru savrulup hemen harekete geçmesini imkânsız hale getirdi. Gökdoğan, bu anı değerlendirip havada takla atıp her iki bacağı kullanarak Tram'in göğsünü tekmeledi. Tram yere düştü, aynı zamanda Gökdoğan’ı da yere düşürdü.

İkisi aynı anda yere çarptı. Ancak, Gökdoğan açıkça daha sert bir düşüş yaşamıştı; tüm kemikleri yerinden çıkmış gibi hissederken acıdan neredeyse bayılıyordu.

Handa bir kakofoni oluşmuştu. Bu oradakiler için göz kamaştırıcı bir gösteriydi! Hepsi paçayı zor kurtardığını görebilmişti. Küçük şeytan yarım saniye daha yavaş olsaydı muhtemelen ölmüş olacaktı. Artık herkes, çok deneyimli olmasa da, çocuğun mükemmel bir dövüş farkındalığına sahip olduğunu ve neredeyse içgüdüsel bir şekilde karşılık verebildiğini anlamıştı.

Tram'in yüzü bir balon gibi şişmeye başlamıştı. Neyse ki son derece sağlıklı ve güçlü bir adamdı; bunun gibi birkaç küçük yaralanma onun üzerinde çok fazla etkili olmazdı. Gökdoğan'a gelince, düzgün yapısı ve sert fiziği, onun da geri dönüşü olmayan bir şekilde yaralanmamış olduğu anlamına geliyordu.

İkisi aynı zamanda ayağa kalktıktan sonra, tekrar birbirlerine doğru ilerlediler. Bam! Gökdoğan Tram'e bir tekme attı. Crack! Tram de Gökdoğan'a bir yumruk geçirdi!

İkisi tamamen farklı boyutlardaydı, ama birbirleriyle sert bir şekilde mücadele ettikleri için ikisinin de yüzü kanla kaplıydı. Gökdoğan'ın teknikte ve deneyimde biraz eksiği vardı ve bu yüzden birkaç darbe sonra sağ kolu bir kez daha kapana kısılmıştı. Tram sağ kolunu sert bir şekilde çekti... ve bir çatırtı sesiyle, Gökdoğan'ın sağ kolu yerinden çıktı!

 

Bu kez, Gökdoğan'ın hissettiği acı gerçekten, yürek parçalayan derecedeydi. Duygu o kadar yoğundu ki, Gökdoğan anında soğuk terler içinde kalmıştı... ve yine de, onun iradesi ve azmini kıracağı yerde bu, içindeki doğuştan inatçılığı harekete geçirdi. Sağ kolunun sürekli olarak sakat kalması tehlikesini görmezden gelerek, Tram'in kasıklarına gerçekten sert bir diz attı!

Bu seferki darbesi tam isabetti ve Tram tamamen insanlık dışı bir şekilde inledi. Gökdoğan, fırsattan istifade iki parmağıyla Tram'in gözlerini tırmıkladı! Bu darbe de Tram'i hazırlıksız yakalamıştı ve ona karşı savunma yapamamıştı. Gökdoğan daha sonra ona bir kez daha tekme atıp onu düello ringinin kenarlarına gönderip geriye doğru tökezletti.

Tram geçici olarak kör olmuştu, gözlerini açamıyordu. Tek yapabildiği, kollarını körü körüne sallamaktı, böylece biraz fazladan zaman kazanmayı umuyordu. Gökdoğan'ın öne doğru koşup bacaklarına çelme takacağını kim tahmin edebilirdi ki? Tram dengesini kaybedip geriye savrulunca sert vücudu düello ringinin dışına düştü.

Han, birkaç saniye boyunca tamamen sessiz kaldı... ve sonra seyirciler bir kez daha alkış kopardı! "ÇAYLAK! ÇAYLAK! ÇAYLAK!” Bu tam olarak neşe verici değildi, çünkü aslında her yere saçılan kan ve beyin parçalarını görmeyi umuyorlardı. Bu gerçekleşmemişti. Fakat yine de, bu beklenmedik bir sürpriz ve zevk olmuştu. Öleceğini düşündükleri yarı gelişmiş çocuk galip gelmişti!

Şansın da bir rolü olmasına rağmen, biraz daha tecrübeli seyirciler bu çocuğun sıradan biri olmadığını söyleyebilirdi!

Gökdoğan düzensizce soluk alıp veriyordu. O tehlikeli adamı gerçekten yenebileceğini hiç düşünmemişti. Yüzü bir domuzun yüzü gibi şişmişti, ama haz ve sevinçle kaplıydı. Bu kadar güçlenmiş olduğunu bilmiyordu!

Çürükler, hırpalanmalar ve şişmiş bir yüz, Gökdoğan kırmızı burunlu adama doğru yürüdü. “Etim nerede?”

“ET Mİ??” Kırmızı burunlu hancının yüzünde artık o kadar da samimi, sevimli bir ifade yoktu. Sesi şimdi hem kulak tırmalayıcı hem de keskindi. “Performansımı mahvettin ve ödeme yapma mı bekliyorsun? S*ktir git!”

“Hak ettim!” Gökdoğan göğsünde yanan ateş topunu hissedebiliyordu. Bu iş artık bir et meselesi değildi; tamamen hakarete uğramış hissediyordu ve kan arzusu tüm düşüncelerini dolduruyordu. “Reddetmeye nasıl cüret edersin!”

“Senin gibi aptal ve küstah bir çocuk, BENİ tehdit edip azarlamak mı istiyormuş?” Kırmızıburun öfkeden deliye döndü. “Şu pisliğin icabına bakın!” Zenci fedai, hemen palasını kaldırıp Gökdoğan'a doğru savurdu.

Bu devirde, ‘güven’ ve ‘onur’un hiçbir anlamı yoktu. Ancak Gökdoğan bu adamın böyle bir ahlaksızlık seviyesine ulaşacağını hayal bile edemezdi! Adam ilk önce onu düelloda öldürtmeyi denemek için yalan söylemişti. Şimdiyse sadece Gökdoğan'a olan borcundan geri dönmekle kalmıyor, bir de onu öldürtmeye çalışıyordu!

Zenci fedai’nin hücumu hızlı ve öfkeliydi. Gökdoğan bunu atlatmak için elinden geleni yaptı, ama bıçak yine de sırtını sıyırıp orada büyük,  açık bir yara bıraktı. Ateşli ağrı vücudunun her santimini kaplıyordu ve yaranın içinden kanlar fışkırıp giysilerini ıslattı.

“Sen kim olduğunu sanıyorsun lan?” Kırmızı burunlu hancının gözleri, kötü niyetle doluydu. “Senin gibi serseri bir çocuk benden bir şey almak mı istiyor? Buradan iki elin eksik çıkacaksın!”

Handaki seyirciler yeni, beklenmedik bir performans başlamış gibi heyecanla haykırmaya başladı.

"İyi fikir!"

“Ellerini kesin!”

“Gebertin onu!”

Zenci fedai, elinde palayla ileriye doğru çıktı. Herkes, ikisi etrafında toplanmaya başlarken heyecanlı bir şekilde bağırıyordu. Durumu gören Gökdoğan'ın aklında tek bir düşünce vardı - Kaç! Fare etini s*ktir et! Gökdoğan'ın tüm vücudu kanla kayganlaşmıştı. Döndü, iri yarı adamı bir kenara ittikten sonra hemen çıkışa doğru gitti. Ancak, o anda, diğer devamlı müşterilerden biri bir bacağına uzatıp kasıtlı olarak ona çelme taktı.

Thud! Gökdoğan dengesini anında kaybetti ve tahta bir masaya çarparak onu küçük parçalara ayırdı. Düştüğü zaman, sırtındaki yara daha da kötü olmuştu. Istırap verici acı, onu bayıltmak üzereydi.

“Ahahah!”

“Gebertin onu! Gebertin! ”

Tüm han alaycı, kötü niyetli seslenişlerle doluydu. Seyirciler sadece olayı daha da büyütmek istiyordu ve tek bir kişi bile müdahale etmek ya da olayı kapatmak için öne çıkmadı. Yüzleri tamamen vahşetle çarpışıklaşmıştı. Bu vahşi bir dönemdi ve erkeklerin kalpleri çok daha vahşiydi!

Zenci fedai palasını yukarı kaldırdı, ardından bir kez daha aşağı doğru indirdi. Gökdoğan'ın yaraları o kadar ağırdı ki ayağa bile kalkamazdı. Böyle bir yerde ve böyle acayip bir şekilde öleceğini asla hayal bile edemezdi. Ama tam da gözlerini kapatıp ölümü beklemek üzereyken...

Clang!

Metalik bir çınlama sesi patlayıcı güçle yankılandı. Öncekine çarpıp her yerde kıvılcımların uçmasına neden olan başka bir bıçaktı bu!

Herkesin hevesle beklediği kanlı sahne gerçekleşememişti. Bir kar-beyaz pala, aniden ortaya çıkıp zenci fedainin palasını havada durdurmuştu. Herkesi şaşırtan şey, bu palanın tek başına, zenci fedainin iki elle attığı darbesini durdurmuş olmasıydı.

Gökdoğan'ın hayatını kurtaran pala yaklaşık altmış santim uzunluğunda ve bir köpek bacağı şeklindeydi. Düz bir sırtı kavisli bir bıçağı vardı ve arkada ağır ama önde dardı. Soğuk, neredeyse karlı bir ışıkla parlıyordu... ve Gökdoğan onu tanımıştı... Bu Çılgın Köpek'in palası değil miydi?

Zenci fedainin eli uyuşmuştu ve bıçağının kenarında büyük bir çentik ortaya çıkmıştı. Fedai durumu değerlendirmeye bile fırsat bulamadan, rakibi diğer eline vurunca aşağı doğru göz kamaştırıcı soğuk bir ışık huzmesi oluştu. Zenci fedai, kolunun aniden hafiflediğini hissetti, zira palayı tutan eli yere düşmüştü.

“AHHHH!” Fedai kesik kolunu sıkıca tuttu, kan neredeyse “açık” bir musluk gibi durmaksızın fışkırırken, perişan halde çığlık attı.

Çılgın Köpek bacağını kaldırdıktan sonra bir tekme attı. Fedainin bütün kaburgaları paramparça olduğu için göğsü tamamen içine göçtü. Sanki bir toptan fırlatılmış gibi arkasındaki dolaplara doğru uçup çeşit çeşit şarap şişelerini yere düşürdü ve hanın daha da alkol almasına sebep oldu.

Bunların hepsi sadece göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu. Herkes birkaç saniyeliğine sersemlemişti... Sonra da daha fazla heyecanla çığlık atmaya başladılar.

"Çılgın Köpek?! S*ktir!” Kırmızıburun'un yüzü öfke ve dehşetle doluydu. Belli ki önünde duran çirkin zenci adamı tanıyordu. “Sana hiçbir şey yapmadım ki! Neden bana çıldırıyorsun?”

“Heh. Heh heh. Heh heh heh…” Çılgın Köpek'in çirkin yüzü, sırıttığı anda bir kırkayak gibi bükülüp kıvrılıyordu ve sesi hem derin hem de boğuktu. “Tartarus paralı askerlerinin bir üyesine kabadayılık mı yapıyorsunuz? Canınıza mı susadınız lan?”

“Tartarus mu?” Kırmızıburun'un yüzünde çirkin bir bakış belirdi. “Çocuk hakkında mı konuşuyorsun? S*ktir, onun size ait olduğunu bilmiyordum! Her şey beş parça fare eti içindi, değil mi? Tamam, alabilirsin! Ona vereceğim, tamam mı?”

“ÇOK GEÇ!” Pala bir kez daha parladı. Bu sefer, hancının önündeki korumaya indi ve adamın omzundan beline kadar kesip, etini ve kemiğini parçaladı. Bu korkunç derecede ıslak bir sesti ve adam bu darbeyle neredeyse yarıya bölünmüştü.

Çılgın Köpek'in gücü tek kelimeyle ürkütücüydü! Bir adamı ikiye bölüyormuş gibi görünmemişti; sanki bir parça erimiş tereyağını kesiyormuş gibiydi!

Adamın organları dışarı fırlayınca her yere kan püskürdü ve Çılgın Köpek'i sırılsıklam etti. Kanın yoğun, mide bulandırıcı kokusu onu sarhoş etmiş gibi, yüzünün giderek daha vahşi ve korkunç hale bürünmesine neden oldu. Aslında neredeyse çıldırmış ve sarhoş görünüyordu.

"Çekilin, çekilin! Hepiniz--” Kırmızıburun son kelimeyi bitirmeyi başaramadı, çünkü inanılmaz derecede hızlı soğuk bir ışık huzmesi boynundan geçivermişti; derisini yardı, etini kesti, damarlarını açtı, kemiklerini bir yarma sesiyle parçalara ayırdı.  Hiçbir şey ve hiç kimse bunun olmasını engelleyemezdi. Soğuk pala, onu peynir gibi kolayca kesivermişti!

Tüm dünya Kırmızıburun'un patlak gözlerinin önünde dönüyor gibiydi. Bu gözlerde, görüş alanının neden tamamen değiştiğini anlamamış gibi şaşkın bir ifade vardı. Bakışları kendi başsız cesedine döndüğünde, gözlerinde sonsuz bir korku ve hayret belirdi.

Handaki disko ışıkları dönmeye, hard rock müziği çınlamaya devam ediyordu. Bu başsız cesedin içinden fışkıran kana gelince; herkesin bu özel etkinliği kutlamasına yardımcı olan yeni patlatılmış bir şişe şampanya gibiydi...

“Çılgın Köpek çıldırdı!”

"Öldürün onu!"

Handaki fedailer, Çılgın Köpek'in şöhretini biliyordu. Adam çıldırdığında, onu durdurmanın tek yolu onu öldürmekti. Aksi halde, herkesi ortadan kaldırana kadar durmazdı! Bu fedailer doğaları gereği aşırı derecede aşağılık adamlardı; bu, Karabayrak İleri Karakolu'ndaki önemli pozisyonlara yükselebilecek neredeyse herkes için geçerliydi. Hiçbiri aptal değildi! Palalar, kılıçlar, hançerler… Herkes, Çılgın Köpek'e doğru hücum ederken her türlü silahı çekilmişti!

Disko topu daha hızlı dönüyor, sert rock müziği daha da yüksek sesle çalıyor gibiydi. Bu parti tamamen kontrolden çıkmak üzereydi!