Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Kanlı Bir Parti

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Kıyamet. Tam bir kıyamet! Disko topu neşeyle dönerken, Çılgın Köpek handa çıldırmış bir dansçı gibiydi; her hareketi hız, çeviklik ve çılgınlıkla doluydu!

Clang! Palası, demir bir çubuğa çarpıp onu doğradı, sonra bir karpuzu kesercesine, kolay bir şekilde tam arkasındaki kafayı yardı.

Hanın içindeki bir savaşçı Çılgın Köpek'e saldırmak için silahını kaldırdıysa bile, Çılgın Köpek, ikiz palasıyla onun vücudunu yedi veya sekiz kez deşti. Dönen bir semazen gibiydi, ikiz palası et parçaları keserken kasap bıçakları gibi dans ediyordu. Bu adam, göz açıp kapayıncaya dek doğranıp tanınmaz bir şekle girmişti. Kanı her yere fışkırıyordu, etrafındaki herkesi o pis kokuya boğuyordu.

Ağır rock müziği sanki daha yüksek sesle bangırdıyordu ve Çılgın Köpek'i harekete geçiriyordu. Her şeyi kır! Her şeyi parçala! Her şeyi ez! HERKESİ ÖLDÜR! Çılgın Köpek çılgın bir sanatçı gibiydi ve onun her hareketi, onun her parçalayışı ve onun her öldürüşü, korkunç güzellikteki bir şiddet kreşendosu gibiydi. Karşısına çıkan her bir kişi en az bir uzvunu kaybediyordu!

Ancak Çılgın Köpek ne kadar güçlü olursa olsun, o hala tek bir kişiyken, handa ondan fazla fedai vardı. Bazı misafirler bile bu gülünç, anlamsız kavgaya kapılmıştı.

Çılgın Köpek'e doğru arkadan yaklaşan sırtlan şeklindeki ince ve çevik bir siluet, onun ensesine bir hançer darbesi savurdu. Çılgın Köpek, sadece saldırıp hiçbir zaman savunma yapmadığı çılgın moduna girmişti. Sonuç olarak, çok tehlikeli bir durumdaydı.

“AHHH!” Gökdoğan, kendisini bile şaşırtarak, vücudundan biraz daha güç çıkarmayı başardı. Bir bar taburesini kaldırdıktan sonra öfkeyle kükreyerek pusu kuran adama hücum edip kafasına vurdu. CRACK! Her yere kıymıklar saçıldı! Gökdoğan'a gelince, o adamın üstüne çullanıp onu yere indirdi ve ikisi de kanla kaplı zeminde birkaç kez yuvarlandı.

Hançerli adam da vahşi biriydi. Sersemlemiş kafasından aşağı kanlar akıyordu, ama yine de elinin tersiyle hançerini savuracak kadar aklı yerindeydi. Gökdoğan bunu atlatmayı başaramadı, ama vücudunu hafifçe büküp hançerin hayati organlarına gelmesini engelledi. O anda Mantis'le birlikte cesetleri parçalamak için harcadığı bütün o vaktin hiç de boşa olmadığını fark etti. Böyle bir zamanda, hayatta kalmasına yardımcı oluyordu.

Saplanan bir acıyla birlikte hançer vücudunu deldi; fakat Gökdoğan, ona aldırmayıp yerden uzun bir tahta sopa aldı, sonra da hemen rakibinin göz yuvasına doğru geçirdi. Adam bir çığlık bile atmadan neredeyse hemen hareketsiz kalmıştı.

Gökdoğan'ın yüzünde vahşi, hayvani bir ifade vardı. Başka hiç kimse onun yanına bile yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Çılgın Köpek'e gelince, şimdiye dek on kişinin canını almış, tüm hanı kana boğmuştu. Tüm masalar parçalanmış ve hanın iç mekanı moloz haline gelmişti. Ancak seyirciler daha yeni korku hissetmeye başlamıştı ve hepsi de topluca kaçışıyordu.

Katliamın tadını çıkardıktan sonra Çılgın Köpek, deliliği ve kana susamışlığı sisteminden atmıştı. Normal benliğine geri dönünce kanla kaplı Gökdoğan'a doğru baktı. “Hah! Daha ölmemiş mi?"

Gökdoğan'ın çıkık bir dirseği, birkaç kırık kaburgası, sırtında uzun bir pala yarası ve göğsünde bir hançer vardı. Bir şifa meta-insanı için bile, bu gibi yaralar inanılmaz derecede tehlikeliydi! Gökdoğan cevap vermeyip hançeri göğsünden çıkardı.

 

“Ahaha! Fena değil, evlat. Oldukça dayanıklısın!” Çılgın Köpek iki palasını tekrar kınlarına yerleştirdi. "Kaybedecek zaman yok. Acele et ve istediğini al. Burayı hemen terk etmemiz gerekiyor.”

Handaki hemen hemen herkes ölmüş, hayatta kalan birkaç kişi uzun zaman önce kaçmıştı. Çılgın Köpek bunun sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğinden emin değildi, ama madem o kadar çok kişiyi öldürdüm, onların eşyalarını da alayım diye düşündü. Ayrıca muhtemelen işler çok fazla çığırından çıkmazdı.

Çılgın Köpek, handaki tüm değerli şeyleri topladı, Gökdoğan ise yiyecekleri süpürdü. Bir çekmeceyi açınca içinde ışıltılı gümüş bir nesne buldu. Oldukça zarif gümüş bir tabanca gibi görünüyordu!

Bu hancının gerçekten de bir tabancası mı vardı? Ne kadar tehlikeli biriymiş! Kırmızıburun silahı çıkarıp kullansaydı, vahşi dövüşçünün sonu tamamen farklı olurdu. Daha da önemlisi… bu şey en az yirmi ya da otuz parça fare etine değerdi, değil mi?!

Gökdoğan hiç mermi bulamadı. Kırmızıburun'un onları nerede sakladığını kim bilebilirdi ki? Yine de önemli değildi. Silahı giysilerinin içine sokup diğer değerli eşyaları toparlamaya devam etti.

Kanlar içindeki iki paralı asker hanı terk ettiğinde, dışarıdaki insanlar geri kalanları almak için anında içeriye akın etti. Harap olmuş han, yağmacılar birbirlerine girince yeni kavgaların patlak vermesiyle bir kez daha kıyamet gününe döndü. Sonuç olarak, bir grup yeni ceset daha ortaya çıktı. Sonunda, birileri hanı ateşe verdi. Alevler gökyüzüne doğru uzanıp titreşirken bu performansa bir son verdi!

Gökdoğan paralı asker üssüne ulaştığında, o kadar kan kaybetmişti ki, oldukça sersemlemiş bir haldeydi. Çılgın Köpek onu Mantis’in atölyesine sürükledi, onu bir masaya fırlattıktan sonra daha fazla ilgilenmedi.

Mantis, Gökdoğan'ın yaralarını gördüğünde biraz kaşlarını çattı. Yerinden çıkarılan kemikleri hızlıca yerine oturttu, ardından içinde bazı mutasyona uğramış bitkileri bulunan cam şişeden iyileştirici bir sıvı döktü. Önce sıvıyı çeşitli yaraların üzerine yaydıktan sonra Gökdoğan'ın kıyafetlerini kesti, bir dikiş iğnesi alıp yaraları usta bir şekilde dikmeye başladı.

Bu yaralar çok ciddiydi. Sıradan bir insan olsa sorgusuz sualsiz ölmüş olurdu. Şifa meta-insanlarının bile hayatı tehlikede olabilirdi, özellikle de yaraları mikrop kapmışsa… Neyse ki, Gökdoğan şanslıydı. Mantis, Karabayrak İleri Karakolu'nun bünyesindeki en iyi doktorlardan biriydi ve mutasyona uğramış bitkilerden çıkardığı iyileştirici sıvılar, olası iltihaplanmalara karşı savaşmaya yardımcı olmak için kullanılıyordu. Gökdoğan'ın hayatta kalıp kalmayacağına gelince, bu kendi metanetine kalmıştı.

Diğerleri, paralı asker üssünün eğitim alanında toplanmıştı. Kurnaztilki ne olduğunu öğrendiğinde, öfkeden patlamak üzereydi, “Karabayrak Karakolu artık bir yıl öncekiyle aynı yer değil. Neden böyle büyük bir olay çıkarmak zorundaydın he? Başımıza açılacak derdi hiç düşündün mü?”

Çılgın Köpek'in vücudu hala kan içindeydi, ama yüzünde kibirli bir ifade vardı. Umursamaz bir sesle cevap verdi: “Ne kadar büyük bir olay olabilir ki? Sadece birkaç puştu öldürdüm, hepsi bu.” O anda Mantis de onların yanına gelmişti. Çılgın Köpek ilgisizce sordu, “Hey, çocuk daha gebermedi mi?”

“Umarım geberir!” Kurnaztilki, Mantis'in cevap vermesini beklemeden öfkeyle konuştu, “Çocuğa etrafta dolaşmamasını söylemiştim. O da gidip eşekarısının kovanına çomak sokmuş. O gerçekten doğuştan bir baş belası!”

O anda, hızlanan bir motosikletin baskılayıcı sesi, doğrudan kapılarının dışında duydu.

“Geldi mi? Ne kadar çabuk.” Kurnaztilki elleriyle işaret edince tüm paralı askerler silahlarını aldı. Birkaç dakika sonra, kapılar zorla dışarıdan açıldı ve ondan fazla askerle birlikte devasa bir figür içeri girdi.

“Belalı” kavramının ne olduğunu bilmiyorsanız, bu adamı gördüğünüz anda sözlüğe ihtiyaç duymazdınız. İki metre boyunda, inanılmaz derecede kaslıydı ve kaya gibi sert kaslarını ortaya çıkaran bir atlet giyiyordu. Dağınık altın rengi saçları ve sakalları, yıpranmış yüz hatlarını örtüyordu; bu da onu büyük bir fırtınayla korkusuzca yüzleşen gururlu bir aslan gibi gösteriyordu.

Orada paralı askerlerin önünde durdu, iki eli sırtının arkasına bastırılmıştı. Beli aşırı sertti ve sırtı bir mızrak kadar düzdü. Bu basit bir askeri duruştu, ama mutlak hâkimiyetin aurasını taşıyordu!

Bir dev adam, Tartarus paralı askerlerinin kaptanları kadar etkileyiciydi ve arkasındaki ondan fazla adam, yüksek eğitimli askerlerdi. Büyük ihtimalle, onlar da paralı askerler kadar güçlü ve yetenekliydi. Karabayrak İleri Karakolu'nun en seçkin askerleri arasındaydılar.

Kurnaztilki, tombul yüzüne zorla bir gülümseme yerleştirdi. “Bozayı, uzun zamandır görüşmüyoruz! Dostum, seni her gördüğümde daha da belalı gözüküyorsun. Seni bizim buralara getiren nedir?”

“O b*ku benim üzerimde denemeyin!” “Bozayı” lakaplı kaslı adam burnundan nefes verdi. Sesi gök gürültüsü gibi yankılanırken çok ciddi bir tavırla şöyle dedi, “Neden buraya geldiğimi biliyorsun. Çabuk olun da, onu bana verin!”

“Heeeeey, sakin ol dostum! Sadece birkaç kişiyi öldürdük, değil mi? Tartarus şirketi geçtiğimiz birkaç yılda karakola birçok katkıda bulundu. Böyle küçük bir sorun için birbirimize girmenin hiçbir anlamı yok, değil mi?” Kurnaztilki'nin yüzü sevinçle parlıyordu. “Bunun bir dahaki sefere olmayacağına söz veriyorum, tamam mı?”

“Bir dahaki sefer mi?” Bozayı’nın sert yüzü sadece daha da sertleşti. “Eğer bu olay duyulur da, onu kızdırırsa…'bir dahaki sefer' diye bir şey olur mu sanıyorsun?”

Kurnaztilki'nin yüzünden gergin bir ifade geçti. “Bu yüzden bana yardım etmeni istedim. Tüm karakolun güvenliğinden sorumlusun. Hadi ama ikimiz omuz omuza savaştık ve kan döktük. Böyle bir zamanda bir kardeşine bile yardım edemezsen... şey... seni çok yanlış tanımışım diyelim."

"Bu son kez. Yemin ederim, bu son kez!” Bozayı’nın yüzü öfkeyle donuklaşmıştı. “Pekala, Çılgın Köpek'i affedeceğim, ama tüm bunlara neden olan çocuğu teslim etmelisin. Kafasını götürüp bu konuyu hallettiğimi söyleyebileyim.”

“Buraya bak, böyle b*ktan lafların beni sinir ediyor.” Çılgın Köpek çok rahatsız olmuştu. “Bu lanet Kırmızıburun halkımıza zorbalık yapıyordu. Ben de onun hanında içerken tesadüfen olayı gördüm. O çocuk bazen biraz sinir bozucu olabilir, ama sebepsiz yere bela çıkaracak biri değildir.”

Bozayı doğrudan şöyle dedi: “Umurumda değil. Birisi bu felaketin karşılığını ödemek zorunda!”

Kurnaztilki de oldukça mutsuzdu. “İşleri benim için zorlaştırıyorsun, anladın mı?”

Bozayı ona baktı. “Eğer Tartarus şirketine saygı göstermeye çalışıyor olmasaydım, burada durmuş bu konuda seninle sohbet ediyor olmazdım, sen de anlıyorsun değil mi? Karakolun kendi kuralları vardır. Bugün olanlardan dolayı birinin ölmesi gerekiyor, hepsi bu!”

Kurnaztilki'nin gözlerinde eğlenceden eser yoktu. Sağ eli ‘bilinçsizce' belindeki tabancalardan birine doğru uzanıyormuş gibi görünüyordu ve sesi nadiren olduğu gibi güç ve otoriteyle doldu. “Eğer benden birini alabileceğini sanıyorsan, sıkıysa al bakalım!”

Bozayı’nın yüzü çelik kadar sertleşti ve on parmağından çatırtı sesleri geliyordu. Çevresindeki askerlere gelince, hepsi ellerini silahlarına atmışlardı.

"Haydi! Yapalım şu işi!” Çılgın Köpek gerçekten de palalarını belinden çıkarmıştı, silahları ve vücudu hala kanla kaplıydı. “İlk geri çekilen kişi ödlektir!”

Paralı askerler de bir araya geldi. Mantis'e gelince, o hareket etmeden orada durdu ama parmaklarının arasında soğuk bir ışık yanıp sönüyordu. Durum inanılmaz gergindi ve her iki taraf da birbirine karşı silah çekmenin eşiğindeydi.

Bozayı, tek başına üç Tartarus kaptanıyla başa çıkabilmesinin de, elit karakol askerlerinin tek bir müfrezesinin tüm Tartarus paralı asker şirketiyle başa çıkabilmesinin de mümkün olmadığını biliyordu. Ancak… eğer Tartarus şirketi, elit karakol müfrezelerinden birine karşı gerçekten savaşa girmeyi seçerse, bir daha asla karakolun içinde barınamazdı.

Bozayı’nın sesi daha da derinleşti. “O çaylağı gerçekten korumak zorunda mısınız?”

“O işe yaramaz bir çaylak olabilir, ama o bir Tartarus çaylağı. Kimsenin, tekrar ediyorum kimsenin bir Tartarus üyesine elini sürmeye hakkı yoktur!” Kurnaztilki'nin elleri tabancalarına dayalıydı. Hızını ve kontrolünü göz önünde bulundurursak, silahlarını neredeyse anında çekip ateşleyebilir ve rakiplerinin en az üç veya dördünü bir anda indirebilirdi. Yüzünde rahat bir ifade vardı, sonuçlardan en ufak bir endişe duyuyor gibi görünmüyordu. Kurnaztilki, Bozayı’nın ne tür bir insan olduğunu tam olarak biliyordu, bu yüzden adamın muhtemelen saldırmayacağından emindi.

“Sonradan pişman olmayın.” Bozayı döndü. “Geri çekilin!” Elit müfrezenin savaşçıları silahlarını kılıflarına koyduktan sonra Tartarus karargâhından ayrıldılar. Kısa bir süre sonra, motosikletin püskürtme sesi bir kez daha duyuldu ve uzaklarda kayboldu.

Çılgın Köpek, Bozayı’nın az önce bulunduğu yere doğru tükürdü. “Lanet numaracı. O sürtüğün kayışındaki bir köpekten başka bir şey değil bu. Pısırık mankafa! ”

“Bozayı’yı o çaylak uğruna kızdırmak, tüm hayatım boyunca aldığım en saçma karardı.” Kurnaztilki gerçekten de pişman olmaya başlamıştı. “Dostum, bugün neler oluyor? Tüm bu saçmalıklar bizi nasıl buldu?”

Çılgın Köpek'in yüz ifadesi aniden kasvetli bir hale büründü. “Çaylağın aslında çoklu-meta olduğundan şüpheleniyorum.”

Bunu duyduktan sonra Kurnaztilki'nin yüzü biraz gerildi. "Ciddi misin?"

Meta-insanların büyük çoğunluğu sadece tek bir meta-gücüne sahipti. Diğer meta-güçlere erişmek isterlerse, genellikle kendilerine belirli genomik tedaviler enjekte etmek zorunda kalacaklardır. Bununla birlikte, bu genomik tedaviler inanılmaz derecede nadirdi ve başarı oranı genellikle oldukça düşüktü.

Yine de çok sayıda insan birden fazla meta-güçle doğuyordu. Kendilerine herhangi bir gen terapisi enjekte etmeleri gerekmiyordu; yapmaları gereken tek şey gizli potansiyellerini açığa çıkarmaktı ve böylece birden çok alanda gelişebileceklerdi. Bu "çoklu-metalar" inanılmaz derecede nadirdi.

Üçüncü kaptan, Mantis de bir çoklu-sınıf meta-insandı.

“Geliştirilmiş iyileşme yeteneklerinin yanı sıra, çocuğun bir çeşit çeviklik meta-gücü de var gibi görünüyor.” Çılgın Köpek, daha önce gördüğü şeyi kısaca anlattı. Gökdoğan'ı savaşta sergilediği hız ve tepki süreleri göz önüne alındığında, bir çeşit çeviklik meta-gücünü aktive ettiği görülüyordu. “Yani tamamen işe yaramaz değil. Çocuğu eğitme konusunda biraz çaba harcayabiliriz.”

Çift-sınıf meta-insanlar da oldukça nadirdi! Kurnaztilki çenesini ovuşturup kendi kendine mırıldandı. İlk kez Bozayı’yı kızdırmanın o kadar da anlamsız bir karar olmayabileceğini düşündü. Aslında Çılgın Köpek'in değerlendirmesi yanlıştı. Gökdoğan sadece çeviklik ve iyileşme hızı alanlarında gelişmemişti, hem de kesinlikle bir güç meta-insanıydı. Tek eksiği eğitim ve antrenmandı ve ayrıca hayatının çoğunda aşırı derecede aç kalması da pek yararlı olmamıştı. Çılgın Köpek işte bu yüzden onun şaşırtıcı gücünü fark etmemişti.