Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

16. Bölüm Miras

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, Mantis’in atölyesinde tamamen bandajlarla kaplı öylece yatıyordu. Mantis işini yaparken Çılgın Köpek, Kurnaztilki ve diğer paralı askerler yan taraftan izliyorlardı ve Kurnaztilki kaşlarını çatmaya başlamıştı, “Durumu ne?”

Mantis cevap verdi, “Çok fazla kan kaybetmiş. Kan nakline ihtiyacı var.” Harabelerde kan nakli teknolojisine erişim yoktu, ama Mantis hem Tartarus şirketinde hem de tüm Karabayrak İleri Karakolu'nda en yetenekli doktordu. Sadece kan gruplarını test etme konusunda yetkin olmakla kalmıyordu, hatta kendi kan nakli cihazını da geliştirmişti. Buna rağmen, Karabayrak İleri Karakolu'ndaki temizlik koşullarından dolayı, o cihazı kullanmak aslında herkes için bir risk oluşturuyordu.

Kurnaztilki'nin umurunda değildi “O zaman ne diye bekliyorsun? Acele et de, ihtiyacı olan kanı ver ona! Ne yapman gerektiği umurumda değil; bu çocuğun hayatını kurtarıp aramıza döndürmen lazım. Ölürse, Bozayı’yı boşu boşuna kızdırmış olacağım. Bu gerçekten b*ktan bir şey olur!”

Çılgın Köpek sadece şöyle dedi, “Sadece kan değil mi? Benimkini kullan!”

“Benimkini de kullanabilirsin!”

“S*ktir, bende bol bol kan var. İstediğin kadarını al!”

“Bu çocuğun böyle ölmesine göz yumamayız.”

“Evet, hayat onsuz çok sıkıcı olur.”

Ondan fazla paralı asker kanını teklif etti. Gökdoğan, Tartarus şirketine katılalı çok olmamıştı, ama bu geçen ayda kararlı yapısı ve çalışkanlığıyla herkesin sevgisini toplamıştı. Biraz güçsüzdü, ama onu çoktan bu grubun bir üyesi olarak kabul etmişlerdi.

Gökdoğan uyanık olsaydı, o kadar hayret ederdi ki ağzını kapatamazdı. Normalde paralı askerler ona pislik gibi davranıyorlardı… Fakat bugün hepsi, onun kurtulmasına yardım etmek ve ona kendi kanlarını vermek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Mantis'e gelince, yüz hatları her zamanki gibi boş ve donuktu. Tek kelime etmeden birkaç kan grubu testi yaptı, sonra da kıstaslara uyan paralı askerleri seçti. Her birinden biraz kan aldıktan sonra kan torbasını doldurmak için kullandı ve Gökdoğan'ın vücuduna nakletmeye başladı.

Sonunda, en çok korktukları başlarına geldi. Gökdoğan'ın durumu kan naklinden sonra geçici olarak stabilize olmasına rağmen, gece yarısında bir kez daha kötüleşti. Tüm vücudu pancar kırmızısıydı ve derisi çok sıcaktı, sanki kömürle yanmıştı. Aklı bulanıklaşıyordu ve tekrar tekrar rastgele sözcükler sayıklıyordu.

 Mantis'in yapabileceği hiçbir şey yoktu. Tıbbi koşullar ve araç gereç verimsizdi. Yaralı biri bu şekilde ciddi bir enfeksiyon geçirdiğinde, yüzde onundan daha az hayatta kalma şansına sahip olurdu. Artık her şey tanrıların elindeydi. Tek yapabilecekleri, çocuğun kaderinin burada ölmemek olduğunu ummaktı!

......

Gökdoğan kendini kafası puslu bir halde buldu. İnanılmaz derecede sıcaklıyordu, o kadar sıcaktı ki, nefes alamıyordu. Adeta yanmakta olan dev bir kazanın içinde uyuyor gibiydi. Gökdoğan, sıcağın kaynağını takip etmeye çalıştığında, boynunun etrafında asılı duran taştan geldiğini keşfetti.

Taş, vücuduna tuhaf bir şekilde bağlanmış gibi görünüyordu, kemikleriyle ve etiyle birleşerek onun bir parçası haline gelmişti. Gökdoğan'ın tüm vücudunu etkileyebilecek tuhaf bir enerji açığa çıkarıyordu.

Sersemlemiş durumda olan Gökdoğan aslında taşın sesini hiç olmadığı kadar net bir şekilde işitebiliyordu. Sesi sanki okyanusun öfkeli dalgaları gibi, gökyüzü gibi, yeryüzü gibi, denizin derinliklerinde saklanmış bir şey gibi, gecenin zifiri karanlığı gibi, yüzlerce devasa balinayı sessizce yutabilecek kadar büyük bir behemot gibiydi…

Bu bir denizdi! İradenin denizi, zihinsel güç denizi, bir enerji denizi! Şu anki trans benzeri bir haldeyken taşla daha iyi mi iletişim kurabiliyordu?

Gökdoğan sadece taşın içindeki zihinsel enerjinin gelgitlerini değil, denizin en dibindeki gizli bir yerden kendisine fısıldayan boğuk bir sesi de duyabiliyordu.

“Hakikat akıldan gelir. Her şeyi düşüncelerin belirleyecek ve ne hayal edersen, onu göreceksin!” Ses yumuşak ve şaşırtıcı bir huzurla dolu olmasına rağmen bir kralın sesi kadar görkemliydi. “Uyan, mirasımın varisi!”

Gökdoğan sanki birisi yüzüne bir kova soğuk su dökmüş gibiydi. Aniden onun uyuşuk halinden uyandı, ancak kendini gerçek dünyaya geri dönmüş bulmamıştı. Çok tuhaf bir bölgedeydi ve iki ayağı, bir ayna kadar pürüzsüz ve saydam olan zifiri kara denizde duruyordu.

Bu gerçek dünya değildi. Bu taşın içindeki iradenin yarattığı bir hayal dünyasıydı!

“K-kim konuşuyor?!” Gökdoğan çevreye çılgınca göz gezdirdi. Bunun bir rüya olduğunu biliyordu, ama içinden çıkamıyordu. Daha önce hiç bu kadar garip bir şey yaşamamıştı ve kavrayabileceği şeylerin sınırlarını aşıyordu.

Önündeki sonsuz siyah sis, yoğunlaşmaya başladı ve uzun, vahşi görünümlü bir siluete dönüştü. Siluet, insan gibi görünmüyordu, ama Gökdoğan neye benzediğini göremiyordu. Sadece karanlık siluetin içinde parlayan bir çift kırmızı, maymun gibi gözlerin yanı sıra siluetin göğsünün önünde parlayan bir mücevher görebiliyordu.

O Gökdoğan'ın geçenlerde bulduğu mücevher miydi? Aslen benzersiz, kendine özgü bir zırh takımının üzerinde bir süs müydü? Gökdoğan'ın önündeki gizemli adama gelince, mücevherin önceki sahibi olmalıydı. Bilinmeyen bir yöntemle iradesini ve zihnini mücevherde saklayabilmiş olmalıydı ve Gökdoğan'ın çılgın bir öfkeyle neredeyse delirmesinin nedeni bu adamın etkisinden kaynaklanıyordu. Gökdoğan'ın bu ağır yaralanmalardan sonra içine düştüğü garip rüyaya gelince, onlar da bu adamın etkisiydi.

Gökdoğan, ikisini ayıran bulanık sisin içinden adama baktı. “Tam olarak kimsin sen?”

Bu siyah siluetten bir kez daha görkemli bir ses geldi. “Unutulmuş bir başarısızlık. Artık kim olduğum önemli değil. Senin için önemli olan kendinin kim olduğunu bilmek.”

"Ben kim miyim? Ben benim!” Gökdoğan'ın kafası iyice karışmıştı. Bu adam neden bahsediyordu? Sinirli bir şekilde bağırdı, “S*ktir, burada neler oluyor? Neden rüyamdasın?”

“Korkmana gerek yok. Sana zarar vermeyeceğim. Aslında ben uzun zaman önce öldüm. Geriye kalan şey, bu taşın içinde bıraktığım irademin bir parçasıdır. Sadece belirli kriterler yerine getirildiğinde ve belirli bir potansiyeli olan bir kişi ortaya çıkınca, bu taş etkinleşir. Şimdilik, tüm irademi, ne görebilir ne de hissedebilirsin,  uzun zaman önce kurduğum bir parçası dışında...” Konuşan kişi, öyle karmaşık öyle şaşırtıcı şeyler söylüyordu ki Gökdoğan hiç bir şey anlamamıştı.

“Yıllar geçti. İnatçı bir şekilde burada kaldım, hepsi senin gelişini beklemek içindi. O mücevheri aldığından beri, kurtulamayacağın bir kadere sahip oldun.” Kara siluet Gökdoğan'a baktıktan sonra yavaşça şöyle dedi: “Dünya, yalanlar ve aldatmacalarla yolunu şaşırmıştı. Döngü yeniden başladığı için, başladığım ama bitiremediğim yoldan devam edemeyeceğini umuyorum. Bütün bunlara bir son ver.”

Gökdoğan gerçekten adamın neden bahsettiğini bilmiyordu, ama açık bir öfke ve ona karşı reddetme hissi duyuyordu. “Ne tür saçmalıklar geveliyorsun? Söylediğin tek bir kelimeyi anlamıyorum. Çıkmama izin ver!"

“Sabırsız olma, genç adam. Çok fazla zamanım kalmadı.” Siyah siluetin sesinde yaşlı bir hüzün belirdi. “Ne düşündüğünü hissedebiliyorum. Çorak arazilerden ayrılmak ister misin?”

Gökdoğan aniden titredi. "Bana yardımcı olabilir misiniz?"

“Ayrılmana yardım edemem, doğrudan değil… ama sana şu anda her şeyden çok ihtiyacın olan şeyi verebilirim.”

"Ne?"

Siyah siluet yavaşça şöyle dedi: “Sana kalan az miktardaki gücümü verebilirim!”

Gökdoğan anında heyecanlandı. Güç! Şu an her şeyden çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak da bu değil miydi? Hâlâ çok ama çok güçsüzdü, bu yüzden herkes ona eziyet etmeye devam ediyordu. Eğer Kurnaztilki veya Çılgın Köpek kadar güçlü olsaydı, Karabayrak İleri Karakolu'nda istediği her şeyi yapabilirdi! Bu gizemli siluet en az Çılgın Köpek kadar güçlü olmalıydı, değil mi?

Ayaklarının altındaki kara deniz aniden hareketlenmeye başladı ve Gökdoğan dalgaların içine sürüklenmek üzere olduğu hissine kapıldı. Buz gibi soğuk bir madde, vücuduna aktı ve ona yoğun bir acı hissettirdi.

“Maalesef, şu an hala çok zayıfsın. Şimdilik psionik enerjimin bir parçasını sana verebilirim.” Siyah siluetin sesi gidip gelerek daha da belirsizleşmeye başladı. “Taşı koru lütfen. Hem uzayın hem de zamanın anahtarı ve benim ırkımın en önemli tılsımıdır… ”

Gökdoğan denizde boğulmakta olan bir adam gibiydi. Nefes darlığı ve baskı hissi kesinlikle boğucuydu ve ne ağzını açabiliyor ne de yardım için çığlık atabiliyordu. Bu dondurucu his, vücudunun her santimini doldurdu, her yönden ve her bir gözeneğe döküldü. Gökdoğan çılgınca bir şeylere uzanıp bir şeyleri tutmaya çalıştı, ama kavrayabileceği bir şey bulamadı. Bilinci anında bir kez daha yitmeye başladı.

O anda aniden, bir elin uzanıp tutuğunu ve onu su yüzeyinden yukarı çıkardığını hissetti.

“AHHH!” Gökdoğan uyanırken bir çığlık attı.

Öğlen olmuştu. Gökdoğan'ın tüm vücudu, kendilerine özgü tuhaf şifalı kokuları olan bandajlarla kaplıydı ve vücudundaki her bir yara düzgün bir şekilde kapatılmıştı. Derisi bütünüyle yırtılmıştı ve bir ızgaranın üzerine yerleştirilmiş gibi tüm vücuduna yakıcı bir ağrı yayılıyordu. Vücuduna sürülen çeşitli garip iyileştirici macunlar, sanki içinde tuz ya da baharat varmış gibi yaralarını yakıyordu.

 

Gökdoğan'ın sağ dirseği göğsünün önünde asılıydı. Şu anda o kadar güçsüzdü ki, sanki on kilometre boyunca hiç durmadan vahşi bir canavar tarafından kovalanmış gibi hissediyordu. Ancak nedense zihni inanılmaz derecede açık ve netti ve onu çevreleyen dünyaya geçmişte olduğundan daha da odaklanmış gibiydi. Dışarıda gülen ve birbirleriyle sohbet eden paralı askerleri bile duyabiliyordu.

Burası paralı asker üssü olmalıydı. Gökdoğan, biraz önce yaşanmış olanları, özellikle de rüyasındaki o garip adamla yaptığı sohbeti tekrar düşündü. Garip bir kâbustan başka bir şey değil miydi? Gökdoğan başını iki yana salladı. Acıyı görmezden gelerek, yatağından kalkıp kapıya doğru yürüdü, ardından sağlam koluyla itti.

Yemeğe başlamak üzere olan yirmi paralı asker, aniden durdu ve bakışları Gökdoğan'a odaklandı. Bir an için her şey tamamen sessizleşmişti. Gökdoğan kendini biraz gergin hissetmeden edemedi; bu adamlar sorun çıkardığı için onunla kavga etmeyi mi düşünüyorlardı?

Ama bir sonraki anda… Herkes bir kahkaha ve tezahürat patlattı!

“HAH! Uyandın mı evlat? ”

“Gerçekten çok hızlı iyileşiyorsun.”

“Dostum, bayağı pis dayak yemişsin!”

“Kırmızıburun gibi geri zekâlının seni böyle benzetmesine nasıl izin verirsin? Gerçekten işe yaramazın tekisin, biliyor musun?”

Paralı askerler genellikle Gökdoğan'la alay etmeyi ve ona gülmeyi severdi. Ancak onun handaki güç gösterisi ve ölümün kıyısından dönüşünden sonra bir zamanlar nefret etmeyi sevdikleri bu çocuk hakkında daha olumlu duygular beslemeye başlamışlardı.

Whap! Şişman, etli bir el Gökdoğan'ın omzuna bir şaplak attı. Gökdoğan ürkmüş bir tavşan gibi sıçradı, neredeyse acıdan çığlık atacaktı. Bunu bilerek yaptın, o*ospu çocuğu! Şaplak, direkt dikişli yaralarından birine gelmişti.

Kurnaztilki, Gökdoğan'ın yüzündeki sinirli, ters bakışı tamamen göz ardı ederek etli eliyle bir şaplak daha indirdi. “Kendini bayağı ünlü ettin, ya seni p*ç. Sadece dışarı çıkıp sorun yaratmakla kalmadın, bir de üstüne fena dayak yedin. Kahrolası tüm Tartarus şirketinin şerefini lekeledin, biliyor musun?”

“ACIDI!” Gökdoğan'ın alnında soğuk terler belirdi. Gerçekten bu şişkonun suratına bir tane patlatmak istiyordu, ama aynı zamanda bunu rüyalarına saklaması gerektiğini de biliyordu. “Bir dahaki sefere olmayacak, tamam mı?”

"Bir dahaki sefer? Bir dahaki sefere hepsini gebert. Kendi kıçını silip kendi problemlerini çözmeyi öğren. Anladın mı?” Kurnaztilki ona vaaz vermeyi bitirdikten sonra önlerindeki masanın üzerine şangırtıyla metal bir tabak fırlattı. “Bundan sonra bizimle birlikte yemek yiyecek, bizimle antrenman yapacak ve bizimle birlikte görevlere çıkacaksın.”

Tabakta kararmış bir yığın mutant hayvanı lapası ve patates gibi görünen ama tamamen yanmış birkaç parça şey vardı. Kurnaztilki, şaşkın Gökdoğan'a sert bir bakış attı. “Ne o, yemeği beğenemedin mi?”

“H-Hiç de değil!” Gökdoğan düşünmeden oturdu, sonra da yemeği kemirmeye başladı. Bu etin ne tür bir mutant hayvandan geldiğine dair hiçbir fikri olmasa da, daha önce yediği her türlü etten çok daha iyi bir tadı vardı.

Bundan önce, ona her gün sadece iki parça ekmek verildi. Şimdi, diğer paralı askerlerin yanında şarap ve etin tadını çıkarabiliyordu ve her gün üç öğün yiyebilecekti! Bir anda büyük bir mirasa konmuş fakir bir dilenci gibiydi. Başına devlet kuşu konmuş gibi hisseden Gökdoğan'ın içi anında hoşnutluk ve keyifle dolmuştu.

Gökdoğan, diğer paralı askerlerin handa sıkıntıya neden olduğu için onu azarlamaktan ziyade, ona resmen saflarına katılmış olarak bakacağını asla hayal edemezdi. Bir aylık aşağılanma ve yorucu işler... Sonunda hepsinin üstesinden gelmiş miydi?