Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

17. Bölüm Canavar Dalgası

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, birkaç gün sonra dikişlerini aldırmayı başardı. Sonraki dört veya beş gün içinde muhtemelen tamamen iyileşmiş olacaktı.

Nekahet döneminde geçirdiği bu günler hayatındaki en rahat günlerden birkaçıydı. Gökdoğan'ın canlı bir boks torbası olarak hizmet etmesine gerek olmadığı gibi, üç öğün etin tadını çıkarırken her gün sırtını yaslanıp dinlenmesine de izin verildi. Sadece birkaç gün içinde, kasları daha da arttı. Aslında Gökdoğan yaralarının biraz daha yavaş iyileşmesini umuyordu.

Ağır yaralanmalarından kurtulduktan sonra, her alanda oldukça gelişti. İşin aslı, Gökdoğan kendini herhangi bir alanda önemli ölçüde gelişmiş gibi hissetmiyordu. Belki de o rüya, gerçekten bir rüyadan başka bir şey değildi. Gökdoğan bunu pek de önemsemeyip o anıyı aklından çıkardı.

Beşinci gün, Gökdoğan az çok iyileşmişti. Mantis hemen Gökdoğan'ı çağırıp kendisine yardım etmesini emretti. Mantis’in atölyesindeki masalarda, türlü türlü yazılarla işaretlenmiş koruyucu kavanozların yanı sıra, garip sıvı deneyleriyle dolu birçok test tüpü de vardı. Atölye her türlü üstünkörü ve biçimsiz aletle doluydu, ama artık Gökdoğan hepsine alışmıştı.

Gökdoğan yeni gelen bir cesedi sürükleyip diseksiyon masasına yerleştirdi. Bu, yakın zamanda ölmüş genç bir kadının cesediydi. Sıskası çıkmış yapısına bakılırsa, büyük olasılıkla açlıktan ölmüştü. Her yerde benzer cesetler görülebilirdi.

“Mantis, bugün neyi analiz edeceksin?” Gökdoğan, işine koyulmak için kerpeten ve neşterini aldı. “Kalp? Akciğerler? Karaciğer? Başka bir şey mi?” Tamamen iyileşmemiş olmasına rağmen, bir iş yapmak için yeterince iyiydi.

Mantis kanla kaplı ellerini parçalara ayrılmış bir cesedin göğsünden çıkardı. Gökdoğan yeni gelmiş biri olsaydı, muhtemelen bu manzaraya alışık olmazdı; ama geçen ay boyunca çok sayıda böyle parçalama işlemi gerçekleştirmişti ve bu yüzden ona hiçbir şey tuhaf gelmiyordu.

Tartarus paralı askerlik şirketinin üç kaptanı vardı ve Mantis üçünün en insafsızıydı. Son derece kültürlü ve bilgili görünüyordu ve rastgele mutasyona uğramış bitkilerden garip sıvıları çıkarabiliyordu; bunları birbirine karıştırıp yenileyici yara lapası ve tedavi edici solüsyonlar hazırlıyordu. Gökdoğan'ın yaralarının bu kadar çabuk iyileşebilmesi, tamamen Mantis sayesinde olmuştu ve bu yüzden Gökdoğan adamı epeyce takdir ediyordu.

Gökdoğan, Mantis'i daha önce savaşta görmemişti. Ancak, Mantis'in bir doktor olarak yetenekleri, bu devirde asla aç kalmamasını sağlardı.

“Yukarı as."

Gökdoğan, Mantis'in talimatını duyduktan sonra biraz korktu. Garip adam yine bir tür tuhaf deney mi yapmayı planlıyordu? Yine de, Gökdoğan soru sormak için zaman kaybetmedi. Hemen cesedin beline bir ip bağladı, ardından havaya kaldırdı.

Mantis sakin bir şekilde gümüş bir tabanca çıkardıktan sonra masanın üzerine fırlattı. Gökdoğan elinde olmadan tabancaya aval aval baktı. Onu Kırmızıburun'un hanından almıştı, ama daha sonra kan kaybından bayılmıştı. Uyandığı zaman, tabanca ortada yoktu. Silahlar oldukça değerli olduğundan, Çılgın Köpek'in ona el koyduğundan emindi; zira Gökdoğan gibi bir çaylağın elinde gerçekten heder olurdu.

 

“S*ktir, o benim silahım değil mi? Demek onu alan sizdiniz!” Gökdoğan'a paralı askerlik üssünde her türlü iş verilmişti ve işinin bir kısmı da ateşli silahlarının bakımına yardımcı olmaktı. Sonuç olarak, bu yüzden ateşli silahların nasıl çalıştığına oldukça aşinaydı.

Mantis daha sonra turuncu renkli bir mermi çıkarıp masanın üzerine koydu. S*ktir? Gökdoğan iyice afallamıştı. Mantis, soğuk bir ışıkla parlayan gözlüğünü düzeltti, Gökdoğan'ın gözlerini görmesini imkansız kıldı. Mantis uzanıp asılı cesedin bir parmağını işaret etti, daha sonra da soğuk bir sesle, “Olabildiğince hızlı vur," dedi.

“Bu gerçekten iyi bir fikir mi?” Gökdoğan tabii ki ölülere saygısızlık konusunda endişelenmiyordu; bu sadece gülünç olurdu. Kaygılıydı zira bir cesedi vurmak mermi israfıydı!

"Sadece yap!"

Gökdoğan, Mantis'in neler çevirdiğini hiç anlamamıştı, ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Taş yüzlü adam fikrini asla değiştirmezdi ve dediğini yapardı. Artı… Gökdoğan, uzun zamandır silah kullanmayı denemek istiyordu.

Gökdoğan silahı aldı, silindiri açıp mermiyi doldurduktan sonra silindiri tekrar kilitli pozisyonuna çevirdi. Gökdoğan'ın atışçılık konusunda hiçbir tecrübesi yoktu, ama nedense her şey ona çok doğal geliyordu. Tam da silahı kaldırıp tetiği çekmek üzereyken...

Pat! Soğuk bir ışık huzmesi aniden havada parlayıp yüzünü sıyırıp geçti. Çın!

Bu ince, buz gibi soğuk bir cerrahi neşterdi. Neşter cesedin alnına mükemmel bir hassasiyetle daldı. Onu ölçmek için en doğru cetveli bile kullanmış olsanız, neşterin cesedin alnında, hafifçe bile olsa sağ veya solda değil, tam olarak ölü merkezde olduğunu görürdünüz. Ayrıca, neşterin bıçağı alnın içine tamamen batmıştı.

Gökdoğan'ın ağzı açık kalmıştı, sanki çene kasları üzerindeki kontrolü kaybetmiş gibi hissediyordu. Önündeki akıl almaz manzaraya pörtlemiş gözlerle bakakaldı.

“Silahı çekip, mermiyi yerleştirmeye ve sonra da ateş etmeye toplam dört saniye harcadın. Bir saniyenin üçte birinde boğazını kesebilirdim.”

Bu, Gökdoğan'ın Mantis'in bir “saldırıda” bulunduğunu ilk kez görüşüydü. Mantis'in bu kadar inanılmaz olduğunu asla hayal bile edemezdi!

"Unutma! Daha karmaşık, yüksek teknolojili ve üst düzey bir silah, kullanan kişi için daha tehlikelidir. Bu yüksek teknolojili silahlara çok fazla güvenmeye kalkarsan, ölümün yakındır. En iyi silahlar her yerde bulunan şeylerdir. Harekete geçirilmesi ve kullanımı kolaydır. Gerçekten yetenekli bir suikastçı, birinin canını almak için çimen ve dalları bile kullanabilir.”

Bir aydır birbirlerini tanıyorlardı, ama Mantis her zaman az konuşurdu; sözlerini sanki altınmış gibi saklıyordu. Asla bir kerede çok fazla şey söylememişti ve Gökdoğan adamı sanki en baştan tanımaya başlıyor gibi hissetti.

Mükemmel derecede yetenekli bir doktor, mutasyon bulmak için ceset ve organları parçalayıp incelemekten hoşlanan garip bir bilim adamıydı. Aynı zamanda mutasyona uğramış çeşitli bitkilerden sıvıları çıkarabilen ve bunları merhem yapmak için kullanabilen inanılmaz bir şifacıydı… Ama tüm bunların hepsi ikincil mesleklermiş gibi görünüyordu!

 

Kurnaztilki bir nişancı, Çılgın Köpek bir savaşçı, Mantis ise bir suikastçıydı.

Belki de Mantis'in evrimsel meta-güçleri, Kurnaztilki veya Çılgın Köpek'inki kadar yüksek sınıflar değildi, ama suikastçılar illa ki etraftaki en güçlü bireyler olmak zorunda değillerdi; zira onlar en tehlikelilerdi! Gökdoğan, Mantis gibi bir engerek yılanı yerine, Çılgın Köpek gibi bir deliyi ya da Kurnaztilki gibi sinsi bir p*çi kızdırmayı tercih ederdi!

Gökdoğan bilinçsizce neşter fırlatma hareketini taklit etti. “Seviyenize ulaşmak istiyorsam ne tür bir eğitim almam gerekiyor?”

“Bugünkü görevin tamamlandı. Gidebilirsin." Mantis, Gökdoğan'a bakmadan aletlerini toplamaya başladı. “Silahını da al!”

Gökdoğan oldukça rahatsız olmuş hissediyordu, ama son birkaç kelimeyi duyduktan sonra neredeyse neşeyle havaya sıçrayacaktı. Mantis buz gibi bir adam gibi görünse de, aslında çok sıcak yürekliydi. Sadece birkaç günlüğüne Gökdoğan'ın silahını güvende tutmakla kalmayıp ona iade etmiş, aynı zamanda bir de ders vermişti.

Çorak topraklarda ateşli silahlar ve mermiler, takas için ortak para birimi olarak kullanılırdı. Onları her zaman yiyecek ticareti yapmak için kullanabilirdiniz. Mantis'in fikrini değiştirmesinden korkan Gökdoğan derhal silahını alıp gitti.

Mantis'e gelince, cesetlerinin parçalanıp incelenmesine odaklanmaya devam etti. Başından sonuna kadar, yüzündeki ifade bir kez bile değişmemişti.

Odasına döndükten sonra, Gökdoğan silahını çıkardı ve yüzeyinde neredeyse bir sevgilinin ellerini okşuyormuş gibi heyecanla ellerini gezdirdi. Hiç şu anki kadar heyecanlı hissetmemişti.

Gökdoğan, mermilerin ateşli silahlardan daha değerli olduğunu çok iyi biliyordu. Paralı askerlerin çoğunluğunun ateşli silah kullanmamasının nedeni, mermilerin çok pahalı olmasıydı. Bir kilo mutant hayvan etiyle sadece on kadar tabanca mermisi alınabilirdi. Kurnaztilki gibi seçkin nişancıların dışında, silah kullanmak çoğu paralı asker için tamamen kullanışsız ve ekonomik olmayan bir seçimdi.

Ama bütün bunlara rağmen, bu Gökdoğan'ın sahip olduğu ilk değerli maldı. Yatağında silahıyla beraber öylece yattı. İçinde sadece tek bir mermisi olmasına rağmen, o yakınındayken kendini güvende hissediyordu. Her şey gittikçe daha iyiye gidiyordu.

Gökdoğan, uzun ve derinden bir iç çekti. Tam da mumu söndürüp uyumak üzereyken, birdenbire ileri karakolun yukarısındaki göklerde yankılanan sesleri duydu.

Clang! Clang! Clang!

Sesler, gecenin sükûnetini tamamen bozmuştu. Gökdoğan daha önce bu sesi hiç duymamıştı. Neredeyse büyük bir gonga vurulması gibiydi; ses her defasında, hem daha yüksek hem de daha uzun sürüyordu. Bu ani sesler, onları duyan herkesi rahatsız etmişti.

Gökdoğan'ın, neler olup bittiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ancak bir aydan fazla bir süredir ileri karakolda yaşıyordu; o yüzden artık bir zamanlar olduğu gibi düşüncesiz ve aceleci çocuk değildi. Panik içinde dışarıya fırlamaktan ziyade, dışarıda olanlara bakmak için kapısını dikkatlice itti.

Karabayrak İleri Karakolu tımarhane gibi bir kargaşa içindeydi. Meşale tutan birçok adam etrafta koşuyordu ve birçok korku dolu bağırış ve feryat havayı dolduruyordu. Gökdoğan, özellikle dehşete düşmüş, tiz sesli çığlığı seçebildi.

“Bir canavar dalgası! Bir canavar dalgası üzerimizde! ”

Gökdoğan bir aydan fazla bir süredir ileri karakoldaydı; bir canavar dalgasının ne anlama geldiğini tam olarak biliyordu. Soğuk bir ürperti, tüm vücudunu anında kapladı ve kontrol edilemeyen bir dehşet hızla kalbine yerleşti. Bu korkunçtu!

BAM! Ahşap kapı aniden dışarıdan tekmelendi ve üç ileri karakol askeri, içeri dalıp onu kaba bir şekilde yakaladı.

“Siz ne halt ediyorsunuz?!”

“Bir canavar dalgası saldırıyor. Bütün erkeklerin savunmaya katılmaları lazım. Savaştan kaçanlar ölecek!”

Tüm karakol bir kaos içindeydi. Karakol korumaları her yerde koşup ellerinden geleni yapıyorlardı. Bütün erkekler ördek sürüsü gibi toplandıktan sonra birçok geçici takıma ayrıldı.

Gökdoğan'a açıklama yapması için tek bir fırsat bile verilmedi ki; herhangi bir açıklama bir şey değiştirmezdi. Tartarus paralı asker şirketi, karakolun muharebe güçlerinin önemli bir parçasıydı, o yüzden kuşkusuz buradan daha tehlikeli bir yere gönderileceklerdi. Ve böylece, Gökdoğan kabaca iki yüz kişilik bir ekibe girdi.

Tam bir çelik zırh takımı giymiş bir muhafız onlara doğru yürürken bir dizi şangırtı sesi duyuldu. Çeliğin altında en az iki veya üç kat deri zırh giymişti ve bir solunum aparatı olarak kullanılan yarım bir maske takıyordu. Diğer muhafızların hepsi, liderleri olduğu çok açık olan, zırh giyinmiş bu genç elit muhafızın yanında duruyorlardı. “Ben Lain, bu ekibin kaptanı ve Karabayrak Karakolu'nun elit muhafızlarının bir üyesiyim. Saldırıya karşı savunmada grubunuzu komuta etmekten sorumlu olacağım.”

Kaptan Lain, sanki her bir kelimeyi söylemekte son derece zorlanıyormuş gibi konuştu. Sanki birileri ağzına bir manivela atmış da zor konuşuyordu. Boynunun yan tarafında çok derin bir yara vardı; büyük ihtimalle, yara, ses tellerini etkilemişti.

“Şu anda çok sayıda mutant hayvan, ileri karakolumuza karşı bir saldırı başlatmış durumda! Hepiniz silahlarınızı alıp yuvamızı koruyun. Onlarla sonuna kadar çarpışın!” Kaptan Lain’in boğuk sesi geceleri duyulan baykuş sesleri gibiydi ve dinleyenleri korkuyla titretiyordu.