Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Kurt Sürüsü

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Ateş çömleklerinin hepsi yakıldı ve Karabayrak İleri Karakolu lambalar ve meşalelerle iyice aydınlatıldı. Dehşet, tüm karakolu bir fırtına gibi süpürdü geçti, insandan insana veba gibi yayıldı. Ağlama ve çığlık sesleri, korkunç canavar dalgası daha da yakınlaştıkça her yerden duyulabiliyordu.

Vahşi hayvan dalgaları! Bunlar, çorak arazilerde var olan en korkunç doğal afetlerdi! Bu, sadece çorak arazide yaşayanların karşılaşabileceği benzersiz bir hayatta kalma savaşıydı; birçok insanın toplandığı ileri karakollara karşı çok sayıda aç mutant hayvanın açtığı bir savaştı.

Gökdoğan daha bir ay önce buraya gelmişti ve bu yüzden bu vahşi hayvan dalgalarından birini doğal olarak hiç deneyimlememişti. Ancak yine de, daha yaşlı paralı askerlerden vahşi hayvan dalgalarıyla ilgili bazı hikayeler duymuştu. Sözüm ona, çorak arazilerdeki insan ileri karakollarının büyük çoğunluğu, vahşi hayvan dalgaları tarafından yok edilmişti. Her bir vahşi canavar dalgası, felaket getiren kanlı bir vaftizin alametiydi. Saldırıya uğrayan ileri karakol, vahşi hayvan dalgasına direnecek kadar güçlü olsa bile, yine de ağır kayıplar yaşayacak ve kan nehirleri oluşacaktı. Karabayrak İleri Karakolu da aynı kadere mi maruz kalacaktı?

Dehşet ve umutsuzluk atmosferi, ileri karakolun etrafına yayıldı. Gökdoğan bile çok gergin hissediyordu. Daha önce hiç böyle bir felaket yaşamamıştı ve neyle karşılaşacağı konusunda hiçbir fikri yoktu.

Tam da herkes karmaşık duygular içindeyken, dışarıdaki ıssız bölgede yankılanan bir dizi delice hırıltı duyuldu. Kıyıya çarpan dalgalar gibi, toprak kayması gibi geliyordu! Dehşet verici sesler, saf kana susamışlık, çılgınlık ve vahşetin birleşimini temsil ediyordu ve ardından tek bir gelgit dalgası sesi koptu. Tek başına getirdikleri ruhsal baskı, kişinin ruhunun derinliklerini bile sarsmak için yeterliydi.

Ne tür korkunç yaratıklar böyle garip sesler çıkartabilirdi? Gökdoğan duvarlardaki konumundan baktı ve belli belirsiz şeyler görebiliyordu. Ay ışığının altında yüksek hızlarda çok sayıda kısa, kara siluetler ilerliyordu. Abisal ateş gibi yanan bir çift koyu yeşil gözleri vardı ve gecenin dondurucu soğuğuna bambaşka bir aura katıyorlardı!

Bunlar da neyin nesiydi böyle? Gökdoğan tam da bu soruyu merak ederken, okçu siperlerinde elinde çekili bir yayla dikilen okçulardan biri dehşetle bağırdı. "Kahretsin. ÇÜRÜKURTLAR!!”

“S*ktir! Çürükurtlar kaç tane sayamıyorum bile!”

Her bir ileri karakol askeri, özenle seçilmiş bir elit savaşçıydı. Onlar hem kişisel güç hem de zihinsel dayanıklılık açısından güvenilirlerdi, ama böylesine korkunç bir manzarayla karşılaştıklarında, onlar kadar güçlü insanlar bile konuşurken ellerinde olmadan hissettikleri dehşeti açığa çıkaran şekilde titrerlerdi. Düzensiz ekiplere gelince mi? Onlar çok daha büyük bir dehşete kapılmışlardı.

“Çorak topraklar bu çürükurtlarla dolu.”

“Aman Tanrım… Hepimiz mahvolduk!”

“Bu kadar çok çürükurdu yenmemiz mümkün değil. Herkes kaçıp canını kurtarsın!”

Lain tarafından komuta edilen düzensizler ekibi neredeyse ruhen yıkılmak üzereydi. Çürükurtlar, çorak arazilerde dolaşan kocaman mutant kurtlardı ve bu şekilde isimlendirilmişlerdi çünkü etleri kokuşmuş ve zehirliydi. Çoğu normal mutant hayvan yaklaşık seksen kilogram ağırlığındaydı, ancak çürükurtların bir üst kilo sınırına sahip olmadığı görülüyordu. Hatta beş veya altı yüz kilo ağırlığındaki devasa kurtlar bile vardı!

Bu özel mutant hayvanlar sadece acımasız değildi, aynı zamanda aşırı derecede kurnazdı. Her sıradan çürükurt, iktidardaki iki ya da üç sıradan karakol muhafızına denk güçteydi, ama bu gece en az yedi ya da sekiz yüz çürükurt ortaya çıkmıştı. Durum çok vahim görünüyordu. Kimse kaç tane daha çürükurdun pusuda beklediğini bilmiyordu. Gerçekten sadece sekiz yüz olsa bile, yine de ileri karakol için tam bir felaket olacaktı!

Kaptan Lain, durumun bu kadar vahim olmasını hiç beklemiyordu. Yüzü hafifçe soldu ve kılıç tutan eli titremeye başladı, ama yine de adamlarını sakinleştirmek için boğuk sesiyle konuştu. “Sadece birkaç yüz kurt, bizimse birkaç bin savaşçımız var. Ne korkuyorsunuz? Adam olun!"

Ama kim böyle bir durumda sakinliğini koruyabilirdi ki? Her ne kadar karakolun binlerce savaşçısı ve koruyucu bir çevresi olsa da, ön cephe askerlerinin hayatta kalacağını kim garanti edebilirdi ki? Gittikçe daha fazla asker kaçmaya başlamıştı.

“Okçular!” Kaptan Lain, durumun kontrolden çıkmak üzere olduğunu anladı. Kılıcını hemen havaya kaldırıp arkasındaki altı okçu hemen yaylarını gerdi. Gözetleme kulelerindeki okçular da ona doğru döndü. "Öldürün onları!"

Gökdoğan, yayların tıngırdamasını net bir şekilde duyabiliyordu. Okların ilk dalgası, dışarıdaki hayvanlara yönelik değildi; aslında ileri karakol içindeki kaçışan savaşçıları hedef alıyorlardı. Twang! Twang! Twang! Kaçan askerler, yere düşerken sefil çığlıklar attılar. Okçulara gelince, bir kez daha yaylarını kaldırıp zalim oklarını diğerlerine karşı doğrulttular.

“Kaçanların sonu bu olur!” Kaptan Lain’in boğuk sesi herkesin kulağında çınlamıştı. “Karabayrak İleri Karakolu yok edilirse, yaşamak için başka bir yer bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Hadi oradan, Karabayrak İleri Karakolu olmaksızın, herhangi biriniz bu çorak topraklarda sağ bile kalamazsınız! Lanet silahlarınızı alın. Karakolla yaşayacağız ya da öleceğiz!”

Bu gergin yaylarla karşı karşıyayken, kimsenin sessizce boyun eğmekten başka seçeneği yoktu. Gökdoğan'a gelince, Kaptan Lain'e saygı duyuyordu. O gerçekten yiğit ve karizmatik bir savaşçıydı ve sözleri çok doğruydu - Karabayrak İleri Karakolu düştüğünde, başka bir yer bulabilirler miydi ki?

Bu yeri sevmiyor olabilirdi, ama bu onu terk etme zamanı değildi! Bir kez daha yağmacı olmak yerine ölmeyi tercih ederdi! Gökdoğan kısa kılıcını sıkıca tuttu. Karakolun canı pahasına savunmaya karar vermişti.

Kaptan Lain’in yöntemlerinin kaotik durumu yatıştırmak konusunda oldukça etkili olduğu kanıtlandı. Düzensiz askerlerin ne kadar güvensiz olduğunu bildiği için düzenli askerleri bölüp birliklerine yerleştirdi. Düzenli askerler, her bölümdeki ortalama güç düzeyini düzeltmeye yardımcı olmakla kalmayıp, savaş başladığında da denetleyici çavuş vazifesi görebileceklerdi.

Kurt sürüsü ileri karakola gittikçe daha çok yaklaşıyordu. Gece onların uzun ulumalarıyla doluydu. Çılgın, kana susamış kurtlar rüzgâr gibi ilerledikçe, yer bile hafif titriyordu ve sanki onları görenlerin yüreklerinin etrafında karanlık bir sis oluşmuş gibiydi.

“Saldırmak üzereler!”

“Vurun onları!”

“Vurun onları!”

Sürüdeki kurtlar aslında oldukça dağılmıştı. İlk olarak harekete geçenler, çeviklik meta-insanlarıydı.

Gökdoğan, karanlık havaya fırlatılan okların ıslıkları eşliğinde birkaç seyrek silah sesi duydu. Kurt sürüsünden acıyla dolu iniltiler çıkıyordu. Görünüşe göre, birkaç çürükurt vurulmuştu.

Ancak, bu seviyedeki saldırılar caydırıcı vazifesi görmekte etkisiz kalıyordu. Aslında, vahşi hayvanlar, yoldaşlarından yayılan kan ve acıyı kokladığında, daha büyük bir çılgınlığa kapılmış gibiydiler. Kurt sürüsünün ulumaları giderek şiddetli hale gelmişti. Savaş patlak vermek üzereydi!

Kaptan Lain askerlerine emir verdi, “Yaylım ateşi açın ve durmayın! Çürükurtların kanatları yok. Onları çevremizden uzak tutun!”

Gökdoğan aşırı derecede gergindi. Bu sadece bir grup vahşi hayvandı, değil mi? Kötü bir şey olmayacaktı. Kötü bir şey olmayacaktı! İleri karakolun sağlam koruyucuları ve onu savunan sayısız uzmanı vardı. Aynı zamanda…

Gökdoğan, kendini teselli eden düşüncesini bitiremeden, hemen yanında dehşet verici, çaresiz bir ses çınladı!

"Gökyüzüne BAKIN!!"

“Gökyüzünde ne var?!”

Ay ışığı, fırtına bulutlarına benzeyen şeylerle lekeleniyordu. Gökdoğan refleks olarak gökyüzüne bakmak için başını yukarı kaldırdığında, gözbebekleri hemen küçüldü. Hayır... Bunlar fırtına bulutu değildi. Onlar inanılmaz hızlarda hareket eden uçan yaratık kümeleriydi!

Gökdoğan sadece karanlık gökyüzünde yanıp sönen sayısız kırmızı gözleri görebiliyordu. Onların siluetlerinden yola çıkarak, büyük yarasa benzeri yaratıklar olduklarını söyleyebilirdi. Tam da çürükurt dalgası dış cepheye çarparken, garip kanatlı yaratıklar, karşı konulmayacak bir gelgit dalgası gibi gökyüzünden aşağı pike yaptılar. Karakol muhafızlarının üzerine şimşek gibi çarptılar ve aynı zamanda karakoldaki morallere de şimşek gibi çarptılar...

"Tehlike! Yere yatın!” Bu sözleri kimin ettiği belli değildi ve aslında önemli de değildi; zira böyle bir durumla karşılaşan herkes neredeyse içgüdüsel olarak yere yatardı. Gökdoğan sanki başının üzerinden kuvvetli bir rüzgâr geçmiş gibi hissetti ve tüm dünya, kanat çırpma sesiyle doluymuş gibi geliyordu.

“Aaaah!” Gözetleme kulesindeki askerlerden biri havaya savruldu. Yere düşerken bile, yaklaşık yirmi siyah gölge vücudunun yanından geçti ve akıl almaz bir hızla her biri ona pençelerini geçirip vücudunun bir kısmını kopardı. Onun vücudu ıslak doku kadar çirkin görünüyordu; beş saniyelik düşüşünde, yirmiden fazla et parçası koparılmış, her tarafa kanlar saçılmıştı. Kanı ve eti her yere uçuşurken acı içine çığlık attı... ve sonra gürültüyle yere çarptı.

Adam tam Gökdoğan'ın önüne düştü. Gökdoğan şimdi neye benzediğini görebildiğinde ruhunun derinliklerinde donuk bir dehşet hissetti. Adamın etinin neredeyse tamamı gitmişti ve kaburgaları açıkça görülebiliyordu. İç organları karnından sökülüp çıkarılmıştı ve yüzü de paramparça olmuştu. Tamamen tanınmayacak haldeydi.

Muhtemelen bu kadar çabuk gerçekleştiği için, zavallı herif bir şekilde tamamen sakat ve biçimsizleşmiş olmasına rağmen hala hayattaydı. Boğazından hırıltılı bir ses geliyordu ve elleriyle bacakları ayağa kalkmaya çalışıyormuş gibi titriyordu.

Birkaç saniye önce, turp gibi sapasağlam bir adamdı. Birkaç saniye içinde başına bunun geleceğine kim inanabilirdi ki? Ne felaket ama!

Tuhaf, dev yarasalar, ileri karakolun üstünde havada dolaşıyorlardı. Her bir kanat 1,5 metre uzunluğundaydı ve şahin gibi pençeleri ve jilet kadar tehlikeli olan keskin gagaları vardı. Birçok kişi kaşla göz arasında yaralandığı için karakol, acı çığlıklarla doluydu.

Bu, leş yemeyi seven kana susamış bir hayvan türüydü! Çoğunlukla çürükurt sürüsünün kokusunu takip ediyorlardı. Ne var ki, bu iki farklı mutant hayvan türü, birbirleriyle doğrudan mücadele etmezdi. Daha ziyade, belirli hedeflere ortaklaşa saldırmak için genellikle sözsüz bir anlaşmaya varırlardı.

Gökdoğan ayağa kalkıp iki adım attığı gibi, dev bir yarasa o keskin pençeleriyle onu tırmıklamak amacıyla yüksek hızda ona doğru pike yaptı. Yaklaşan tehlikeyi sezen Gökdoğan bir kez daha yere düştü ve devasa yarasa onu sıyırıp geçti.

Etrafındaki alanda kan yağıyor, arada sırada birkaç parça et ve deri yere düşüyordu. Gözetleme kulesinden kurtları vurmaktan sorumlu olan savaşçılar anında lime lime olmuşlar ve hepsi de devasa yarasaların ani saldırılarıyla ölmüştü.

İşleri bitmişti! Gökdoğan'ın kalbini umutsuzluk sarmıştı. Mutasyona uğramış yarasalar hava saldırılarıyla geri hattı bozarken, ileri karakolun, kurtlara uzaktan saldırmaları için okçu ve nişancıları seferber etmesi mümkün değildi. Yüzlerce güçlü çürükurta gelince, bir kez karakolun içine hücum ettiler mi, savunmacılara kesinlikle yıkıcı bir darbe indireceklerdi!

Ne yapmaları gerekiyordu? Ne yapmaları gerekiyordu?

Gökdoğan kaos içinde dans eden siluetlere gözlerini dikti. Sonunda, herhangi bir kişinin tek başına savaşta ne kadar zayıf olduğunu anladı. Kurnaztilki veya Çılgın Köpek bile, böyle bir zamanda bir şey yapamazdı ki Gökdoğan ne yapsın!