Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Tartarus Paralı Askerleri

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Şafağın huzurlu sessizliği, bir motor sesiyle aniden bozuldu. Bir araç çorak topraklardan geçerken etrafa kum saçıyordu. Araç harabeye girer girmez, frene basılıp çığlık atarak durduruldu. Aracın paslanmış metal parçaları, neredeyse hepsi birden dağılmak üzereymiş gibi, uğursuz bir şekilde inleyip gıcırdıyordu. Kulağa neredeyse çömelmiş bir hayvanın zor nefes alışı gibi geliyordu ve aracın görünen boru hattı titredikten sonra egzoz borusundan siyah bir duman bulutu püskürttü.

Yağmacılar daha önce hiç böyle bir şey görmemişlerdi; hareket edebilen metal bir canavar! Hayret ve şaşkınlıkları açıkça yüzlerinden okunuyordu.

Bu araba neredeyse gülünç denecek kadar kaba bir tarzda yapılmıştı. Paslı iskeleti yedi ya da sekiz farklı araçtan bir araya getirilmişti ve lanet şey sivri dikenlerle dolup taşıyordu. Bu da onu huysuz metal bir kirpi gibi gösteriyordu. Dev dişli çarklar gibi yeri döven dört gösterişli büyük tekerleği vardı ve araba tamponu çok keskin bıçaklarla değiştirilmişti. Besbelli ki, onlar arabanın “korunması” amaçlı değildi, rakiplere saldırmak için kullanılıyordu. Her şey hem ölümcül hem de yırtıcı gözüküyordu ve çorak araziler kadar vahşi ve merhametsiz gibiydi.

Altı büyük canavar yüksek hızdaki o şeyin arkasından hızla koşuyorlardı. Aracı her iki taraftan takip eden üç kişilik iki gruba ayrıldılar.

Bu yaratıklar Eski Zamanlar'ın devekuşlarına benziyordu; ama ayakları daha geniş ve kalın, bedenleri de daha sıkı ve daha kaslıydı. Çölde hızla hareket etmekle kalmayıp, aşırı derecede ağır yük taşıyabiliyorlardı. Çorak topraklarda, en ideal binek hayvanı türlerinden biri olarak kabul edilebilirlerdi.

Altı canavarın hepsinin üzerinde altı binicisi vardı, hepsi de garip kıyafetlerle giyinmişti. Onların gelişigüzel bir araya getirilmiş kıyafetleri, metal, ahşap, deri, kemik, taş ve diğer bilinmeyen materyallerden oluşuyordu. Büyük olasılıkla, olabildiğince çok şey toplayıp daha sonra onlardan kaba bir “zırh” yapmışlardı. Sonuç olarak, her insanın farklı bir "üniforması" vardı ve tek bir kola sahip olanlardan biri, bir metal dişliyi kendine takma bir uzuv olarak nakletmişti. Bir başka kişi kendi üzerine tırtıklı testere bıçağı takmıştı. Kısacası, hepsi çorak arazinin aurasıyla dolup taşıyordu.

Koca ayaklı kuş sürücülerinden biri hayvandan aşağı indikten sonra, arabanın kapısını saygıyla açıp içindeki şişman adamı selamladı.

Şişman adam, üzerinden makine yağı damlayan kolsuz bir deri ceket giymişti ve üzerinde, tırmanmış dev bir örümcek gibi görünen kaba, iskelet benzeri bir zırhla korunuyordu. Elleri deri eldivenlerle kaplıydı ve belindeki geniş kemerin etrafına bastırılmış, bir çift siyah modifiye tabancaya yakın duruyordu. Bu eski, doğaçlama ateşli silahlar bile, çorak arazilerin kaba vahşetini yansıtıyordu. Onlar, adamın güç kuvvetinin doğrudan bir kanıtıydılar.

Acayip kıyafetler, gösterişli görünüşler, binek hayvanı olarak kocaman kuşlar ve vahşi görünümlü bir araç…

Bütün bu şeyler yüksek sesle bu adamların statüsünü duyuruyordu; onlar kazıcılardı!

“S**tir! Nihayet birkaç yağmacı bulduk.” Şişman adam kaba saba bir puro yaktı. İki duman bulutu burun deliklerinden dışarı çıktı. Ardından güneş gözlüklerinin koruyucu lenslerini döndürdü ve yırtık pırtık giyimli, sıskası çıkmış yağmacıları bir çift boncuklu gözle taradı. “Pekala... Yaşlı Kurnaztilki, siz fakir p**lerden kaçının hala hayatta olduğuna bir göz atsın bakalım.”

Bu kaotik çağda, şişman adamlar tek boynuzlu atlar kadar nadirdi! Özellikle bu adam o kadar şişmandı ki, yaklaşık 150 kilo olmalıydı. Neredeyse yüce bir kral gibi görünüyordu ve gerçekten de herhangi bir kral kadar da gururluydu. Yağmacılara, insanlara bakıyormuş gibi bakmıyordu; daha çok, katledilmeyi bekleyen ucuz yük hayvanlarına bakar gibiydi.

Konuşma diliyle “kazıcılar” olarak bilinen ekskavatörler, harabelerdeki önemli gruplardan biri olarak kabul edilirdi. Çoğunlukla zamanlarını eski molozları kazarak Eski Zamanlar'dan kalan alet ve malzemeleri çıkarmakla geçirirlerdi. Buldukları şeylere bazı temel onarımlar yaparlar, sonra bunları kullanılabilir silahlar ve kıyafetler oluşturmak için bir araya getirirlerdi. Sonunda kendi örgütlerini kurmuşlardı.

Bu insanlar yiyecek ve suyu, genellikle zayıf yağmacıları kendileri için çalışmaya ikna etmek için ucuz bir yol olarak kullanırlardı. Yağmacılar, onlar adına harabelerin içindeki kullanılabilir malzemelerden arardı ve bu yüzden de yağmacılar, kazıcılara oldukça aşinaydı.

“Ben çalışmaya hazırım!”

“Her gün küçük bir parça çürümüş ete bile tamah ederim ben!”

“Onlardan daha güçlüyüm! Beni al!"

Paspal giyinmiş yağmacıların hepsi onların etrafına toplanmış, kazıcı efendisinin onu görüp seçmesi için birbirleriyle mücadele ediyordu. Sonunda birbirlerini ite kaka kendi aralarında boğuşmaya başladılar.

"Sessizlik! SESSİZ OLUN, sizi pislikler! Buraya zavallı kıçlarınızı kullanmak için gelmedim. Hepiniz, kapayın çenenizi hemen!”

Şişman adam, tabancasını çıkarıp gökyüzüne doğru tuttuktan sonra tetiği çekti.

Bu kaba, ağır şekilde değiştirilmiş tabanca, yağmacıları şaşırtıp sağır eden bir gümbürtüyle patladı. Hemen geri çekilerek ağızlarını kapattılar, bakışları korku ve umutsuzlukla karışık bir şekilde donuklaşmıştı.

Şişman adam, yani "Kurnaztilki", onlara bağırmaya devam etti. “Elimde, bir grup fevtin yakınlarda aktif olduğuna dair güvenilir bir bilgi var. Yüksel ihtimalle burayı her an vurabilirler. Ne dediğimi anlıyor musunuz?"

Yağmacıların uyuşmuş gözlerinde aniden dehşet dolu bir ifade ortaya çıktı.

Fevtler... dehşetle eşanlamlılardı. Fevtler, inanılmaz derecede kana susamış ve yamyamlığı seven bir grup mutant hayduttu. Fevtlere göre yağmacılar kesilecek koyun gibiydi. Fevtler bir yerden geçtikleri zaman, yerel yağmacılara tek kelimeyle felaket getirirlerdi!

“Eğer fevtler tarafından ele geçirilirseniz, zapt edilip domuz gibi tutulacaksınız. Etleri kemiklerinizden çıkarırlar, sonra tütsüleyip daha sonrası için saklarlar. Kemiklerinizi kırıp onlardan süs yaparlar ve sahip olduğunuz azıcık yağ sizden sıkılır ve yağ lambaları için yakıt olarak kullanılır!”

Bu zalim sözler, yağmacıların üzerine esen ve hepsini tir tir titreten soğuk bir rüzgar gibiydi. Fevtler işte böyleydi, yollarındaki her şeyi hiç kimseye acımadan süpürürlerdi.

Kurnaztilki sonunda bugün buraya gelme sebebini açıkladı. “Bugün, bizimle bir takım oluşturacak birkaç düzine güçlü yağmacı seçeceğim. Size, fevtlere karşı savaşmanıza yardımcı olacak silahlar temin edeceğiz!”

Yağmacıların hepsi birkaç adım geri çekildi. Kimse ses çıkarmaya cesaret edemiyordu. Fevtler, zulümleri ve vahşetleriyle ünlüydü. Zavallı yağmacılar onlara meydan okumaya nasıl cesaret edebilirdi ki?

“İşe yaramaz pislikler! Savaşmayı denemek yerine oturup ölümü beklemeyi mi yeğliyorsunuz?” Şişman adam, yağmacıların tamamen tepkisiz olduklarını görünce, yüksek sesle şöyle dedi, “İlk gönüllü kim olacak? Fevtlerin icabına baktıktan sonra onu, buradan ayrılırken yanımda götüreceğim!”

“Ben gelirim!” Kanlı bir burnu ve çürüklerle kaplı bir yüzü olan sıska bir genç koşarak çıkageldi, yüzü kıpkırmızıydı ve nefes nefeseydi.

Gökdoğan'dı bu!

Koca ayaklı kuşlara binmiş çorak arazi süvarilerinin hepsi kahkahalarla gülmeye başladı. Genç bir çocuk fevtlerle savaşmak için feryat mı ediyordu? Kurnaztilki çocuğun ortaya çıktığını görünce ona bakıp bağırdı, “Lanet silahları kaldırabilir misin ki sen? Defol git buradan!”

“Fevtlerle savaşmak istiyorum!” Gökdoğan konuşurken gözlerinde çelik gibi sert bir bakış vardı, “Savaştan sağ çıkarsam, sözünü yerine getirip beni buradan götürmen gerek!"

Şişman adamın yüzünde tuhaf bir bakış vardı. “Gerçekten bu kadar çok mu gitmek istiyorsun? Hayatta kalmak, her şeyden daha önemlidir!”

Gökdoğan, “Ben bir kazıcı olmak istiyorum!” dedi. "Artık aç kalmak istemiyorum ve artık kimsenin benden faydalanmasını da istemiyorum.”

Çorak arazi süvarileri hep birlikte bir kahkaha daha attılar. Bu çocukça kelimeler sadece cahil çocukların ağzından çıkabilirdi! “Böyle çılgın bir çağda hayatta kalmak, o kadar kolay değil. Onur ve haysiyetle yaşamaksa daha da zor. Kazıcı olunca karnın hiç aç kalmayacak ya da senden faydalanan olmayacak mı sanıyorsun? Ne komik ama!"

Şişman adam çocuğu tekmelemeyi planlıyordu; ama çocuğun zifiri kara gözlerindeki bakışı gördüğünde… açıklayamadığı bir sebepten dolayı, kendine bir tokat atıp şöyle dedi, “S**tir et! Peki. Sana bir şans vereceğim. Fevtleri ortadan kaldırırsak sana, biz Tartarus paralı askerlerine katılma şansı veririm.”

“Cidden onu alacak mısın?”

“O sadece pis bir yağmacı!”

"Lanet çenenizi kapatın. Siz de pek öyle soylu sayılmazsınız! Buranın patronu benim. Benim dediğim olur!” Şişman adam, havaya bir tur daha ateş etti. “Onun gibi bir veledin bile savaşacak kadar cesareti var. Geri kalanlarınız neden korkuyor? Eğer fevtlerle savaşırsanız, her birinize iki parça ekmek ve bir şişe su veririm. Eğer gelmezseniz, barutun tadına baktırırım!”

Yağmacılar için en baştan çıkarıcı şey yemekti. Buna karşılık, en korkutucu şey de ölümdü.

Bu yeni "teklif", öncekinden çok daha etkiliydi. Yağmacılar birer birer ileri çıkmaya başladılar ve çok geçmeden Kurnaztilki intihar tak-... ...öhöm aslan yürekli takımını kurmuştu!

Şişman adam yüksek sesle bağırdı, “Bu partiyi hemen gönderin! Diğerleri burada bekleyebilir. Sen, oradaki çocuk, Benimle arabaya bin!”

Gökdoğan ön yolcu koltuğuna doğru sürüklendi. Çocuk daha ayağını basacak yer bulamadan motor, hayvani bir ulumayla hayat bulunca aracın hızı, çocuğu koltuğuna yapıştırdı.

Bu külüstür araç yedi ya da sekiz farklı araçtan bir araya getirildiği için her an parçalara ayrılmaya hazır görünüyordu. Ancak çalışmaya başladıktan sonra, inanılmaz hızlarda hareket ediyor, anında uzaklaşıveriyordu.

Asıl sorun, lanet şeyin emniyet kemeri olmamasıydı. Yağmacıların uçmamak için, çaresizce sıkı sıkı tutunmaktan başka seçenekleri yoktu.

Altı çorak arazi süvarisinin her biri, yanında bir yağmacı taşıyordu. Koca ayaklı kuşlar boyunlarını büktükten sonra, dev ayaklarıyla kumların arasından hızla geçmeye başlamışlardı. Kirpi benzeri araca gelince, şu anda yağmacılarla ağzına kadar doluydu. Kum tepelerinden yukarı ve aşağı doğru süzülüyor, tehlikeli bir şekilde sağa ve sola saptırarak yolundaki engellerden zar zor sıyrılıyordu. Heyecan verici ama inanılmaz derecede inişli çıkışlı bir yolculuktu, sanki denizdeki bir fırtınada sallanan küçük bir bot gibiydiler.

Gökdoğan hem gergin ve heyecanlı hissediyordu. Tüm vücudu titriyordu, gerek vahşi fevtlerle yüzleşmenin korkutucu ihtimaline, gerek yağmacı kampının dışındaki koca dünyayı görme şansı… Vücudundaki her bir hücre heyecanla çığlık atıyordu sanki.

Zihnine ise tek bir düşünce hakimdi.

İhtiyar, bunu görüyor musun? Kamptan çıkmayı başardım!

Araba harabelerden dışarı çıktıktan kısa bir süre sonra, ilerideki kumlardan geçen bir grup gezgin görüldü. Şişman adam onlardan kaçınmak yerine direkt onlara doğru hızlandı.

“Dikkat!” Gökdoğan şaşkınla haykırdı, “Orada insanlar var!”

Canavarımsı araç, doğrudan aralarına dalıp ilk kişinin göğsünü parçalayarak, onu havaya savurdu. Bol miktarda kan, kıpkırmızı bir yağmur gibi aracın içine sıçrayıp Kurnaztilki'nin kıyafetlerinin yanı sıra Gökdoğan'ın yüzüne de serpişti. Birkaç parça insan eti ve kan, aracı kapladı.

“Bahahahahaha!”

Şişman adam birkaç kez çılgınca kahkaha attıktan sonra, otomatik ön cam sileceğini açıp ön camdaki et ve kan parçalarını temizledi. Daha sonra aracı döndürüp bir başka göçebeyi ezmek için kullandı. Gökdoğan arabanın tekerleğinin, adamın bedenini parçalayıp kemiklerini kırdığını görebiliyor, duyabiliyor ve hatta hissedebiliyordu.

Şişman adamın yüzünde zalim, vahşi bir neşe ifadesi vardı. Purosundan başka bir fırt daha çektikten sonra üçüncü bir kişiyi kovalamaya başladı. Bu seferki savrulup yere çarparak öldü!

“Müthiş. Kesinlikle müthiş!" Çorak arazi süvarileri koca ayaklı kuşlarıyla hayatta kalanların peşinden koşup, savunmasız gezginleri buğday gibi biçtiler. Süvarilerden biri, kancasını göçebelerden birinin çenesine geçirdikten sonra, arkasındaki barbarı yerlerde kan lekesi bırakarak bir çöp gibi sürükledi.

Gökdoğan'ın tüm vücudu buz kesmiş, kontrolsüzce titriyordu. Şişman adama baktığında genç yüzünde şaşkınlık ve öfke vardı. “N-neden… bunu neden yapıyorsunuz?!”

Yağmacılar da başkalarını öldürüyordu, ama sadece açlıktan ölmek üzereyken... Sadece hayatta kalma uğruna gerçekleştirdikleri delice bir eylemdi! Bu kazıcılar, yiyecek kıtlığı çekmiyordu. Bunu sırf eğlence için yapıyorlardı, başka bir şey için değil. Gökdoğan, neden böyle davrandıklarını anlayamıyordu!

“Hah! Seni ilgilendirmez.” Şişman adam yüksek sesle çemkirdi. “Sen ne anlarsın ki! Bunlar göçebeler! Onları öldürmek, çorak arazilerin yararınadır."

Çorak arazilerdeki dört ana örgüt; yağmacılar, kazıcılar, göçebeler ve fevtlerdi.

Yağmacılar, totem direğinin dibindeydiler. Bir grup yağmacı, silah aramak için kazı makinelerini nasıl işleteceklerini ya da diğer araçlar veya zanaatlarda nasıl ustalaşacaklarını öğrendiklerinde, kendi topluluklarını kurup kazıcı olma şansına sahip oluyorlardı.

Yağmacılar sıklıkla kirlenmiş su içip mutasyona uğramış yiyecekler yerlerdi. Bu tür yaşanması zor bir ortamda, birçoğu yavaşça mutasyon geçiriyordu ve mutasyon hem beden hem de akıldaydı. Bu mutantların büyük çoğunluğu hayvanlar kadar vahşi ve acımasız olurlar ve yağmacılar topluluğunu terk ederek, toprakları dolaşıp bulduğu herkesi avlayan göçebe gezginlere dönüşürlerdi.

Yeterince göçebe bir araya toplanınca, eninde sonunda arazilerin tüm bölgelerini tarayan fevt grupları haline gelirlerdi. Yerel yağmacılar ve kazıcılar, ne zaman bir bölgeden geçseler tamamen yok olma tehlikesi altına girerdi.

Çorak arazilerde kaç yağmacı, kazıcı, göçebe ve fevt örgüt vardı?

Çok fazla!

Bu antik şehir sayısız kazıcı ve fevtin yanı sıra birçok farklı yağmacı kampıyla doluydu.

Sonunda, yirmiden fazla yağmacı geçici kazıcı üssüne gönderildi.

Bu, tersine çevrilmiş bir piramit gibi toprağa dikilmiş garip şekilli bir yapıydı. Bu bina oldukça büyüktü ve her ne kadar eskimiş görünse de, hem model hem de tarz olarak, insanlık tarihinin herhangi bir döneminde daha önce hiç görülmemiş olan bir şey olduğu oldukça açıktı. Bu geniş topraklarda aniden ortaya çıkan bir şeydi bu.

Ters çevrilmiş piramidin gölgesinde, baştan savma bir kamyon park edilmişti. Tek ön tekerleği en küçüğü olmak üzere toplam beş tekerleğe sahipti. Ortadaki iki tekerlek daha büyüktü, arkadaki iki tekerlek ise neredeyse bir adamın yarısı kadardı. Yanlarında rastgele çelik zincirler ve tel daireleriyle kaplı olan kamyon oldukça büyük ve işlevseldi. Devasa, çirkin bir kertenkele benziyordu; ama pek çok şeyi taşıyabilecek kapasiteye sahip gibiydi.

Şişman adam aracından fırlayıp bağırdı, “Çılgın Köpek, çabuk gel de taze ete merhaba de!”

"Çılgın Köpek" lakaplı adam kamyonun yanında duran adamdı. 1.90 metre boyunda, bayağı kaslı, siyahi bir adamdı. Hem kel kafası hem de yüzü, büyüklü küçüklü her türlü yarayla kaplıydı. Yaralardan biri, sanki kafasını ikiye bölen biri tarafından bırakılmış gibi görünüyordu, herhalde başka biri de çok sayıda iğne ve iplikle parçaları birbirine dikmişti.

Vahşi, canavarsı, iğrenç. Bu üç kelime onu tanımlamak için icat edilmişti sanki!

Çılgın Köpek biraz yüksek konumda bir adamdı; ama donanımı oldukça basit ve kaba görünüyordu. Ateşli silahları yoktu, tek sahip olduğu, belinin etrafındaki kınlara sıkıştırılmış bir çift hançerdi. Çoğunlukla göğsünü ve karnını korumaya yarayan sivri dikenleri olan deri bir zırh giymişti. Adamın kaslı kolları ve omuzları tamamen çıplaktı ve siyah mermer levhalar gibi yontulmuş görünüyorlardı.

Siyahi adam, yağmacılara soğuk bir şekilde göz gezdirdi. Bir söz bile söylemeden, kamyonun zincirlerini çekip açarak içindeki birçok eşyayı gözler önüne serdi. “Kendiniz seçin!”

Yağmacılar önlerinde duran çok sayıda çeşitli silahlara gözlerini diktiler. Mızraklar, palalar, çekiçler, baltalar vardı… Bunların hepsi daha çok beceriksizce yapılmış “soğuk silahlar” olmasına rağmen, yağmacılar için hala inanılmaz derecede nadir ve değerlilerdi.

“Elinize uygun bir silah seçin. Hayatta kalabilmenizin mümkün olup olmayacağı onlara bağlı.” Şişman adam Çılgın Köpek'e, “Son bir akşam yemeğinin tadını çıkarsınlar. Muhtemelen bir daha böyle bir şansları olmayacak!”

Şişman adam, işe alınan yağmacıların duygularını hiç mi hiç önemsemediğinden bu sözleri açıkça ve yüksek sesle söylemişti.

Yağmacıların gözlerinde dehşet dolu bir ifade belirdi. Kendilerini ne tür bir zulüm ve vahşetin içine soktuklarına dair hiçbir fikirleri yoktu.

Kendi silahlarını seçmeye başlamaktan başka seçenekleri yoktu. Pala ve baltalar son derece kuvvetliydi, ancak Gökdoğan bunları kullanmak için yeterince güçlü değildi. Sonunda, bir metreden kısa bir kılıç seçti. Gökdoğan, kılıcın soğuk metalinin ellerini serinlettiğini hissettiğinde, elinde olmadan kendini biraz daha rahat hissetti.

Ne olursa olsun, her şeyi kabul edecekti. Hayatta kalma şansı zayıf olsa bile, hayatta kalmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacaktı. Gökdoğan, hayatının geri kalanında ezik bir yağmacı olmayı reddediyordu. İhtiyar gibi yalnız ölüp unutulmak istemiyordu.