Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm Art Arda Gelen Dalgalar

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, kısa kılıcını yukarı kaldırdıktan sonra arbedeye doğru atıldı! Etrafındakiler şaşkınlıklarını gizleyemediler; bu çocuk deli miydi? İleri karakol muhafızları bile, teke tek savaşta çürükurtları yenmeyi başaramıyordu. Bu çocuk on dört veya on beş yaşındaydı, oysa Woola'nun etrafında dönen on tane çürükurt vardı. Bu kargaşaya girmesi onun için intiharla eşdeğerdi!

Her ne kadar çocuk, alfa çürükurdu vurup öldürecek kadar şanslı olmuşsa da, özellikle yetenekli bir savaşçı gibi görünmüyordu. Çürükurtlardan ikisi, insan gencin onlara karşı hücum ettiğini fark ederek hemen kibirli, haddini bilmez yaratığa doğru atıldılar.

Bu çocuk kesin öldü! Çevredeki herkesin düşündüğü şey buydu.

Gökdoğan birdenbire hızlanıp ileriye doğru bir ok gibi fırlayarak kılıcını iki eliyle sapladı. Kısa kılıç, bir çürükurdun böğrünü deşti ve çocuk ardından bir tekme savurup çürükurdu kendisinden uzağa fırlattı. İkinci çürükurt ona doğru sıçradıktan sonra, Gökdoğan çürükurdun kafasına bir yumruk geçirdi. Onun sıska bedeni, tamamen orantısız bir güç yaratmış ve yumruğu, çürükurdu yere yapıştırmıştı.

Çürükurt kesik ve tiz havlamalarla hemen ayağa kalktı, sonra sinerek geriye doğru yürüdü. Tüyleri tamamen diken diken olmuştu, sanki çok korkunç bir şey görmüş gibiydi...

Gökdoğan'ın gözlerinin ikisi de kan kırmızısıydı ve damarları vücudundan dışarı çıkıyordu. Tamamen farklı bir insana dönüşmüş gibi görünüyordu ve hiç kimse, sergilediği hız, güç ve vahşilik miktarının bir gence ait olduğuna inanamıyordu.

Yine oluyordu! O garip şey tekrar oluyordu! Gökdoğan'ın boynunda asılı duran taş, geceler önce meydana gelen aynı şey bir kez daha olurken yine yakıcı bir şekilde ısınmıştı. Çocuk öfke, vahşet ve şiddet dolu bir yanardağ haline dönüşmüş gibiydi. Garip taşın içindeki irade bir kez daha serbest kalınca, her türlü yıkıcı düşünce aklından geçmeye başlamıştı!

Gökdoğan, bu sefer durumun farklı olduğunu hissedebiliyordu. Aslında oldukça sakin kalabiliyordu, oysa o gece neredeyse tamamen çıldırmıştı!

Kurt sürüsü bir şey hissetmiş gibiydi ve hepsi de tereddüt edip çekilmeye başladı. Woola, bu fırsattan istifade edip Gökdoğan'ın yanına geçti. Vücudu yaralarla kaplı olsa da, çürükurtlara gözlerini dikip vahşi bir şekilde kükremeye devam ediyordu. Yarı gelişmiş bir delikanlı ve yüksek oranda mutasyona uğramış bir insan… Birlikte bir grup çürükurdu çoktan korkutup hareketsiz bırakmışlardı!

Ama bu fazla uzun sürmeyecekti. Çürükurtların tereddüt etmelerinin sebebi, Gökdoğan'ın aurasının değişmiş olduğunu hissedebilmeleriydi. Ancak gördükleri kadarıyla, bu insan, onlar için hala bir tehdit oluşturmuyordu. Daha fazla çürükurt surların üzerine sıçrayıp saflarını doldurunca, grubun morali anında yeniden yükseldi.

"Çok fazlalar. Onları yenemeyiz!” Gökdoğan, taşın kendisine vermiş olduğu güç artışının, gelgit suları gibi hızla geri çekilip yok olduğunu hissedebiliyordu. Hemen Woola'ya, “Koş!” dedi. Woola yanıt olarak sadece hırladı; Gökdoğan'ın söylediği şeyi anlayıp anlamadığı bile belli değildi.

Gökdoğan şu anki hızıyla, çürükurtlardan daha hızlı koşmasının çok zor olacağını biliyordu. Çürükurtlar birkaç saniye tereddüt ettiyseler de, şimdi bir kez daha ona doğru hücum ediyorlardı… Ama o anda Gökdoğan'ın ardından bir motorun hızlanma sesi duyulabiliyordu.

Görüş alanı içinde birden fazla motosikletçi ortaya çıktı ve önlerinde yeniden uyarlanmış çorak arazi motosikleti vardı. Diğerlerine gelince, dev kertenkelelere ya da koca ayaklı kuşlara biniyorlardı ve hepsi de ağır birer pala taşıyorlardı. Yüksek hızla saldırı halindeki çürükurtlara çarpıp birkaçını havaya savurdular.

Kurtulan şanslılardan biri şaşkınlık ve sevinçle, “Bir elit takım!” diye bağırdı.

Bu, her bir üyenin en üst düzey bir uzman olduğu, tüm karakoldaki en seçkin ve en iyi eğitilmiş muhafızlardan oluşan bir ekipti. Ölen Yüzbaşı Lain bu elit takımın bir üyesiydi ve “Bozayı” olarak bilinen adam da takım kaptanlarından biriydi.

Ancak binicilerin lideri Bozayı değildi. Bunun yerine, adı "Wulf" olan kısa saçlı, enerjik bir gençti. O, elit takımın ikinci kaptanı ve kesinlikle karakoldaki en yetenekli uzmanlardan biriydi.

“Burada ne oldu?!” Wulf çevreye bakındı. Dikkatini çeken ilk şey, yerdeki alfa çürükurdun cesediydi. Sonra gözlerinde oldukça garip bir ifadeyle Gökdoğan'a dik dik baktı ve ardından Woola'ya bir bakış attı. Besbelli ki, Woola'yı tanıyordu. “Sen Tartarus'a mı aitsin? Bu alfa kurdunu sen mi öldürdün? Ayrıca o aptal Lain hangi cehennemde?"

Gökdoğan şoktan henüz kurtulamamıştı. Neredeyse içgüdüsel olarak başını sallayıp şöyle dedi, “Yere dağıldı. Hangi yığının ona ait olduğundan emin değilim!” Bunlar tamamen masum kelimelerdi, ama elit kadroya oldukça alaycı gelmişti. Zira Tartarus paralı askerlerinin hepsi oldukça zorluydu ve genellikle elit takımla uğraşıp onlarla rekabet ediyorlardı.

Lain, Wulf’ın astıydı, ama öldürülmüştü. Oysaki bu genç paralı asker sağ kalmıştı. Bu haberi duyunca Wulf nasıl gülümseyebilirdi ki? Yüzünde soğuk bir ifadeyle burnundan soluyordu!

O anda, bir çürükurt gizlice saldırmak umuduyla, onlara doğru sinsi sinsi ilerlemeye başladı. Wulf bıçağını fırlatıp çürükurdu deşerek onu yere yapıştırdı. Ardından, çorak arazi motosikletinden oldukça kaba bir şekilde atladıktan sonra, bir kartal gibi çürükurdun leşinin üzerine çullanıp üstüne ayağıyla basarak bıçağını çıkardı. Daha sonra, parlayan bir elektrikli bıçak rüzgârı çürükurdun üzerine esmeye başladı, sebze doğrar gibi onu parçalara ayırdı.

Ne etkileyici bir silah ve yetenek! Elit kaptanlardan birinin gücü müydü bu?

Diğer elit takımlar da arbedeye katıldı. Özellikle güçlü bir adam, çürükurdu çenesinden tuttu, kurdun ısırış gücüne direnmek için tüm gücünü kullandıktan sonra çürükurdun ağzını çıplak elleriyle ikiye ayırdı. Daha sonra çürükurdun leşini çöp gibi bir tarafa fırlattı. Elit takımların sıradan üyeleri Lain kadar güçlüydü!

 

Çürükurt sürüsü ilk önce alfalarını kaybetmiş, daha sonra elit takımının saldırıları tarafından defalarca geri püskürtülmüşlerdi. Sadece on tane kadar kalınca geri dönerek kuyruklarını kıstırıp kaçtılar.

 

“Tamamen temiz!” Elite Kaptan Wulf, hiç Lain’in cesedini toplayacak ruh halinde değildi. “Diğer bölgeleri güçlendirelim!” Elit takım sonra oradan ayrıldı.

Gökdoğan'ın hayatı kurtarılmıştı. Viraneye dönmüş savaş alanına baktıktan sonra uzun bir iç çekti. Zafer için ödedikleri bedel çok büyüktü. Aniden, Gökdoğan, Woola'nın cesetlerden birini koklayıp ona pençe attığını fark etti. “Woola, ne yapıyorsun?!”

Woola, aradığı nesneyi çabucak buldu. Dönüp ağzındaki kan ve at parçalarıyla kaplı pompalı tüfeği Gökdoğan'a verdi. Pompalı tüfek kötü bir şekilde aşınmıştı, ama muhtemelen hala çalışıyordu. Gökdoğan bu keşiften çok memnun kalınca o da bölgeyi araştırmaya başladı ve bir ileri karakol muhafızının taktığı keselerden birinde birkaç pompalı tüfek mermisi buldu.

Mükemmel! Bu savaştan böyle büyük bir ödül kazanacağını asla hayal edemezdi.

Birkaç düzine şanslı sağ kurtulan, gözlerinde oldukça garip ifadeyle yakında dikiliyordu. Gökdoğan'ı elindeki pompalı tüfeğe gözlerini kırpmadan dik dik bakıyorlar, açgözlülüklerini ve gıptalarını gizleyemiyorlardı.

“Neye bakıyorsunuz be?!” Gökdoğan pompalıyı sırtına astıktan sonra yüzünde vahşi bir ifadeyle tabancasını çıkarıp birkaç kez salladı. “Bir şey görmemiş gibi davranırsanız iyi olur! Eğer tek kelime ederseniz, zavallı kıçınızı mermilerimle delik deşik ederim ona göre!” Woola da desteklerce hırladı.

Paralı askerlerle uzun zaman geçirdikten sonra, Gökdoğan bilinçsizce konuşma tarzlarını edinmeye başlamıştı. Bu dönemde konuşarak anlaşmaya çalışmak kesinlikle anlamsızdı. En etkili yöntem açık tehditler savurmaktı.

Şimdi hiç kimse cılız küçük çocuğu hafife almaya cüret edemiyordu. Alfa çürükurdu tek bir mermi ile vurup öldürme şekli herkesi hayrete düşürmüştü. Sorgusuz sualsiz, tüm bu insanlar, on üç veya on dört yaşında görünen, bu genç çocuğu son derece güçlü bir uzman saymıştı. Bu kadar güçlü birinden bir şeyler çalmaya kalkışacak kadar aptal değillerdi. İntihar olurdu bu! Ve elbette Woola, Karabayrak İleri Karakolu'nda herkesin bildiği, efsanevi bir vahşi yaratıktı!

Gökdoğan, tüm hayatı boyunca zorbalıklara maruz kalmıştı. Harabelerde, yaralı yüzlü adam ona zorbalık etmişti; burada ileri karakolda da, hem paralı askerler hem de kırmızı burunlu hancı onu zorbalık etmişti. Şimdi, etrafındakilerin korku dolu gözlerini görünce, kalbinde tuhaf bir his belirdi.

Vay anasını. Başkalarına zorbalık yapmak gerçekten eğlenceliymiş!

Karabayrak İleri Karakolu'nun duvarları altı ya da yedi yerden yıkılmıştı ve kabaca üç ya da dört yüz çürükurt içeri akın etmişti. Savaş iki saat daha devam etti ve çürükurtların yarısından fazlası yaralanıp veya öldürüldükten sonra nihayet geri çekildiler. Devasa yarasalara gelince, iyi bir ‘ziyafet’ çektikten sonra onlar da gittiler.

İleri karakol, bu canavar dalgasından dolayı aşırı derecede ağır kayıplar yaşamıştı. Büyük çoğunluğu aktif, sağlam savaşçılar olan 1500'den fazla can kaybı vardı. Yüzden fazla muhafız da ortadan kaldırılmıştı. Çok açık ki Karabayrak İleri Karakolu'nun genel gücü oldukça zarara uğramıştı.

 

Kimse rahatlamaya veya dikkati elden bırakmaya cesaret edemedi. Kurnaz çürükurtların aniden ikinci bir saldırı başlatmayacağını kim bilebilirdi ki? Sonuç olarak, o gece savaş alanı temizlenip kırılan surlar onarılmaya başlandı.

Bu savaşa gerçekten değmemişti. Çürükurt leşleri, sıcak tutan giysiler yapmak için kullanılabilen kürkün dışında neredeyse hiçbir şeye değmezdi. Tüm diğer parçaları tamamen işe yaramazdı! Çürükurt et yenilmezdi; sadece çok acı ve çürük kokulu değil, aynı zamanda zehirliydi. Karabayrak İleri Karakolu bu savaşı kazanmak için muazzam bir bedel ödemişti, ama karşılığına paylaşılacak hiçbir ganimet yoktu.

Gökdoğan, Tartarus paralı askerlerinin yanına hışımla koştu. Kurnaztilki sigarasından uzun bir nefes çekip duman bulutu üfledi, ardından sözlü bir yaylım ateşine başladı. “S*ktir, nerede saklanıyordun lan? Öldüğünü sandım, evlat! Oho, görünüşe göre bir şeyler de etmişsin.”

Gökdoğan'ın pompalı tüfeği paralı askerlerin dikkatini çekmişti. İleri karakolda bu silahlardan sadece birkaç tane mevcuttu. Şüphesiz, çocuk savaş alanında bir yerlerden almıştı. Vücudundaki yaralara bakılırsa, çocuk da tartışmasız kanlı bir savaştan çıkmıştı.

Tartarus şirketi de iki kişi kaybetmişti. Onlar Karabayrak İleri Karakolu'nun en seçkin takımlarından biriydi ve bu yüzden “sadece” iki kişinin kaybı, bir bütün olarak karakolda önemli bir etkiye sahip olacaktı. Çılgın Köpek ve Kurnaztilki'nin ikisi de baştan aşağı kanlar içindeydi; anlaşılan ikisi de son derece vahşi bir savaşta bulunmuşlardı. Ama artık ortalık durulmuştu. Bitmişti.

Gökdoğan, doğu tarafında bulunan bembeyaz bulutlara baktı. “Canavar dalgası bitti mi?”

“Neredeyse şafak oldu.” Kurnaztilki oldukça canı sıkkın görünüyordu. Sonuçta birkaç astını kaybetmişti. “Çürükurtlar, gün ışığında asla savaşmazlar. En azından bu dalgayı atlattık.”

Harika!

Yükselen güneşin pembe ışığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayarak huzur ve sükuneti dünyaya geri getirdi. Herkes bütün gece savaşmış, yorgun düşmüştü. Ama hepsi de biraz dinlenmeye çekilmek için hazırlanırken, beklenmedik bir şey oldu. Uzaklarda siyah bir yığın belirdi, büyük bir bilinmeyen yaratık grubu Karabayrak İleri Karakolu'na doğru hareket etmeye başlamıştı.

"Hey. HEY! Dediklerin konusunda emin misin?” Gökdoğan aceleyle seslendi, “Çürükurtların geri gelmeyeceğini söylememiş miydin?”

“Mümkün değil.” Kurnaztilki'nin yüzünde tamamen sersemlemiş bir bakış vardı. Geçmiş deneyimlerinin onu yanıltmasına imkân yoktu. Çürükurtlar, gündüz vakti asla büyük çaplı saldırılara girişmemişlerdi!

Paralı askerlerden biri dürbünle uzağa baktı. Bir an sonra yüksek sesle, “Bunlar çürükurt değil!” diye seslendi.

Çürükurt değil mi? O zaman neydiler? Yavaş yavaş, çorak arazilerde ilerledikçe yaratıkların silüetleri daha da netleşti. Gerçekten bir canavar dalgası gibi görünmüyordu bu! Hızlarına ve kaldırdıkları kum miktarına bakılırsa... bir araç konvoyuna benziyorlardı; yüksek hızda ilerleyen bir araç konvoyuna.

"Aman Tanrım."

“Bu bir fevt taburu!”

Birisi şok geçirip çığlık atmaya başladı ve Kurnaztilki, Çılgın Köpek ve diğer paralı askerlerin yüzleri anında gerildi. "KAHRETSİN! Bu o*ospu çocukları onca zaman doğru anı mı beklemiş?” Çılgın Köpek hemen ayağa kalktı. “Karabayrak İleri Karakolu dün gece ki canavar dalgasından dolayı zayıfladı. Şimdi bu pislikler de tam zamanında saldırıyor. Gerçekten zekiler, haklarını vermek gerek!”

Gökdoğan'ın ne olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ancak ileri karakol muhafızları ve paralı askerlerin yüzlerine bakılırsa, durum dün gece karşılaştıkları canavar dalgasından bile daha kötüydü. Aslında… sanki bu gerçek bir ölüm kalım savaşı olacakmış gibiydi.

Neler oluyordu böyle? Birbiri ardına sorun çıkıyordu… Bu ne zaman bitecekti?!