Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

22. Bölüm Fevt Taburu

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyor ve kavurucu sıcaklığını yeryüzüne gönderiyordu. Güneşin ışığı çorak arazilere yayılıp Karabayrak İleri Karakolu savaşçılarının yüzlerini öpüyor ve onları ateşli, kan benzeri bir ışıkla yıkıyordu. Güneşin ışığı o kadar parlaklaşmıştı ki, karakol muhafızları zar zor görebiliyordu, yine de gözlerini kısarak gittikçe yaklaşan tabura bakıyorlardı.

Onlar çöllerin gerçek yırtıcıları, çorak arazilerin çekirgeleri, bu çorak toprakların sunduğu en korkunç ve kötülüğüyle ün salmış varlıklardı!

Fevtler, harabelerde gezinip kervan ve birliklere saldırmaktan zevk alıyorlardı, ancak genellikle Karabayrak İleri Karakolu kadar büyük üslere karşı doğrudan saldırı başlatmaya cesaret etmezlerdi. Karabayrak İleri Karakolu, on binden fazla bir nüfusa sahipti ve sonuçta binlerce güçlü adamı vardı. Şüphesiz, herhangi bir fevt birliği için çiğnemesi zor bir kemikti.

Fakat şu anda işler farklıydı. Feci canavar dalgası henüz sona ermişti ve sonucunda barikatlar birden fazla yerden yarılmış ve karakol korumalarından ağır kayıplar verilmişti ki geri kalanlar da bitap düşmüştü. Şu an Karabayrak İleri Karakolu hiç olmadığı kadar zayıftı. Bir fevt taburu burayı yok etmeyi planlıyorsa, bu gerçekten en mükemmel fırsattı.

Çılgın Köpek ve Kurnaztilki gibi önemli isimlerin bile yüzlerinde ciddi bir ifade vardı. Bir fevt taburu, bir canavar dalgası kadar tehlikeli bir şeydi, ama aralarında bir fark vardı. Canavar dalgaları vahşi olabilirdi, ama sonuçta bir sürü aptal hayvandan başka bir şey değildi. Ancak fevt taburları, insan mutantlarından oluşuyordu.

Mutantlar illa ki aptal olmuyorlardı. Bazıları oldukça zekiydi ve akıllı olanlara genellikle liderlik rolleri veriliyordu. Zırh ve silah yapmak, vahşi hayvanları ehlileştirmek, araçları sürmek, hatta ateşli silahların çalıştırılmasına yardımcı olurlardı. Fevt taburlarının kendi askeri taktikleri vardı. Destek ilkelerini anlarlar ve zayıf yönleri analiz edebilirlerdi. Onlarla uğraşmak, canavar dalgalarıyla uğraşmaktan tamamen farklıydı!

“Dinleyin, çaylaklar. Emirler olmadan tek bir şey yapmayın!” Kurnaztilki yavaşça tabancalarına mermi doldurmaya başladı. “Bu bölgede faaliyet gösteren böyle büyük bir fevt taburu olduğunu hiç duymamıştım. Bu işte bir bityeniği var.”

Bu dönemde, ultraviyole ışınımı o kadar yoğundu ki neredeyse körlüğe neden olabiliyordu. Gökdoğan, yaklaşan tabura bakarken gözlerini açık tutmaya çalıştı. İçinde kaç kişi olduğunu anlayamamıştı, ama bunun gerçekten büyük bir güç olduğunu söyleyebilirdi.

Gökdoğan aniden titredi. Nasılsa çok uzaklardan tuhaf bir ses geldiğini duyuyordu. Bu sesi kimseye tarif edemezdi; kulaklarıyla duyduğu bir şey değildi. Aksine başka bir çeşit duyu dışı algıyla onu “duyuyordu.” Sanki bir gitar teli onun önünde havada duruyordu ve rüzgâr estiğinde teli çalıp bir tıngırtı sesi yaratıyordu.

Bu ses de neydi böyle? Neden bu kadar tanıdık geliyordu? Gökdoğan o yeraltı geçidinde yaşadığı benzer, tuhaf hissi düşünemeden edemedi. Boynuna taktığı o tuhaf taşı bulana kadar o garip hissi takip etmişti. Bu fevtlerde kendi taşına benzer bir gereç mi vardı? Bu imkânsızdı, öyle değil mi?

Çılgın Köpek, Gökdoğan'ın yüzünün solduğunu gördü ve bembeyaz palalarını havada çevirirken iğrenç bir şekilde yaralanmış yüzünde sırıtış vardı. “Korkuyorsan, evlat, arkama saklanabilirsin Senin gibi çaylaklar öyle düşmanlarla baş etmek için donanımlı değiller.”

“S*ktir! Ne zaman korkmuşum ki!” Gökdoğan, o handa Çılgın Köpek'in yanında savaşmıştı ve bu yüzden hiç çekinmeden bunu söyleyebiliyordu, ancak hemen yüzünde ciddi bir ifade belirdi. “Fakat acele etmememiz gerektiğini hissediyorum. Harekete geçen ilk kişi biz olmayalım.”

Gökdoğan sahip olduğu tuhaf hissi açıklamaya kalkışmadı. Eğer kalkışırsa, paralı askerler muhtemelen onun delirdiğini düşünürlerdi. Ancak Gökdoğan, rüzgârdaki karahindibaları gibi onlara doğru bir çeşit enerji estiğini hissedebiliyordu. Garip enerji çoktan üssün etrafını sarmıştı ve Gökdoğan'ın içinde başlarına bir şey geleceğine dair çok kötü bir his vardı. Bu tür bir his, ölümcül bir tehlike hissi, neredeyse hiç yanlış çıkmamıştı!

Kurnaztilki de öncü olmanın kötü bir fikir olduğu hissine kapılmıştı. Hemen paralı askerlere yavaşça geri çekilmelerini emretti. İleri karakol muhafızları ve elit takımlar cephe hattını oluşturabilirdi; Tartarus paralı askerlerinin bu 'onur' için onlarla savaşmaları gerekmiyordu.

Düzinelerce Tartarus paralı askeri onlarca metre kadar geriye çekildi. Tam o anda, aniden sokaktaki bütün çakıl taşları ve kumları havaya kaldıran güçlü bir fırtına ortaya çıktı. Küçük bir kum fırtınası aniden ileri karakola saldırmış gibiydi ve savaş için kendilerini hazırlamakta olan tüm karakol muhafızlarını hazırlıksız yakalamıştı.

"Kahretsin!"

“Neden rüzgar çıktı?!”

"Durum çok fena. Görüşüm kapandı!”

Çorak arazilerdeki hava şartları her zaman kötü olmasına rağmen, bu küçük kum fırtınasının zamanlaması biraz fazla şüpheliydi. Herkesin görüş alanı tamamen kapanmış, düşmanlarının gerçekleştirdiği manevraları görmelerini imkânsız kılmıştı. Fevt taburuna gelince, onlar hızlarını arttırdılar. Yer titremeye başladı, sokaklardaki taşlar, tavadaki yağ ve su damlaları gibi tıkırdamaya başladı. Herkes, tehlikenin gittikçe daha da yaklaştığını hissedebiliyordu.

“Geldiler!”

“Dikkat edin, dikkat edin!”

Birden fazla vahşi ve modifiye kamyon, çarpışan dev koçbaşları gibi şehir barikatlarına çarptı! Bam. Bam. BAM! Kocaman ağır kamyonlar barikatlara gömülerek yeri sarsan şiddetli sesler çıkarıyorlardı. Yığılmış kum torbaları ve ağır kayalar, büyük çarpışmaların gücüyle aşağı doğru yuvarlanıyordu. Kamyonlardan birkaçı, barikatlardan direkt geçip hazırlıksız yakalanmış, kumdan göremeyen birkaç muhafızı yere yıkıp ezdi.

Her bir araç keskin dikenlerle kaplıydı. Muhafızların üzerine gelirken, kanlı bir yağmur fırtınası başlatan kıyma makineleri gibiydiler. Karakol muhafızları, acıyla inleyerek yere düşüyorlardı, bazılarıysa araçların dikenlerine takılı kalmıştı.

“Lanet olsun.” Elit takımının kaptanı Bozayı öfkeli bir şekilde, “Geri çekilin!” diye bağırdı. Fakat kum fırtınası, sesinin uzaktan duyulmasını engelliyordu. O anda bu kaba araçların birçoğu birbirine çarparak en az yirmi savaşçının ölümüne neden oldu. Araçlar daha sonra birkaç metre daha geri dönerek duvarlara tekrardan çarptı ve ileri karakolun dış çevresinin neredeyse tamamen yıkılmasına neden oldu.

 

Rüzgar içeriye doğru dönerek, bir fırtınada yağmur damlaları gibi yankılanan toynak seslerini beraberinde getirdi. Neredeyse boğaya benzer şekillerdeki on kadar pulla kaplı, çift boynuzlu mutant hayvanlar ileri karakolun içine sürülüyordu. Bu mutant hayvanlardan her biri, çirkin demir zırh plakalarıyla kaplıydı. Demir plakalar sadece onlara koruma sağlamakla kalmıyordu, üzerlerine sabitlenmiş jiletler ve çiviler de bulunuyordu.

Mutasyona uğramış boğaların gözleri siyah bez şeritleriyle kapalıydı ve kuyrukları ateşe verilmişken, nereye gittiklerini görmelerini engelliyordu. Arkalarındaki yanan ateş tamamen kontrolden çıkmalarına neden oldu ve doğrudan karakol içindeki muhafız kümesine daldılar.

Karakol muhafızları, birbiri ardına havaya savrulurken, bazıları boynuzlanarak bazıları ezilerek ölüyordu. Bu vahşi hayvanlar aşırı derecede güçlüydüler ve ayrıca korunma amaçlı o demir plakaları da vardı. Sıradan üs muhafızlarından hiçbirinin onları durdurabilmesinin imkanı yoktu. Sadece birkaç dakika içinde, karakol muhafızları tam bir kaos halindeyken, mutant boğaların gövdeleri, kan ve et parçalarına bulanmıştı.

“O şeyleri öldürün!” On ya da fazla karakol muhafızı öfkeyle bağırıp, hep birlikte yabani boğalardan birine doğru hücum ettiler. Yabani boğa önce iki tanesini havaya savurdu, üçüncüyü boynuzuyla deştikten sonra toynaklarını kaldırıp dördüncüsünü ayaklarıyla ezip geçti, gövdesindeki keskin çivilerle de beşincisinin göğsünü yardı. Muhafızların saldırılarına gelince, onların pek bir etkisi olmuş gibi görünmüyordu. Sonunda, Kaptan Bozayı bizzat müdahale etmek zorunda kaldı. Boğanın boynunu süvari kılıcının tek bir hamlesiyle kesti ve o zaman çıldırmış canavarın ortalığı yakıp yıkışı son buldu.

On kadar mutant boğalardan gelen vahşi atak, ileri karakolun gerçekten yenilmesi için yeterli değildi, ancak savunması üzerinde büyük bir etkisi oldu. Kum fırtınası çoktan durmuştu. Fevtlere, ileri karakola girmeleri için fazlasıyla vakit tanınmıştı ve böylece bütün askerler ikinci savunma hattına çekilmek zorunda kaldılar.

Kurnaztilki, savunucuların perişan durumunu görünce, yüzündeki yağları titreterek güldü. “S*ktir, iyi ki geri çekilmişiz. Aksi halde, o herifler bizim de k*çımızı parçalamışlardı!”

“Bu onların talihsizlikleriyle eğlenme zamanı değil!” Gökdoğan bu kahrolası şişkoya söyleyecek laf bulamıyordu. “Şu anda gerçekten kötü durumdayız!”

Önceden tahmin edilenden çok daha fazla fevt vardı, on kadar da o yeniden uyarlanmış ağır kamyonlardan vardı. Hücum kamyonlarının arkasında iki dev ihtiyaç kamyonunun yanı sıra birkaç düzine çorak arazi motosikleti, birkaç düzine dev binek kertenkelesi ve birçok büyük ayaklı kuş da vardı.

Orada kaç tane fevt vardı böyle? En az üç veya dört yüz olmalıydı... ve bu aşırıya kaçmayan bir tahmindi!

Gökdoğan, muharebe gücünün saf rakamlarla ilgisi olmadığını biliyordu. Bu fevtler, dünyaya topluca tahribat vermek için bir araya gelmiş acımasız, vahşi mutantlardı. Sıradan fevtlerle kıyaslandığında daha iyi silahları vardı, daha güçlülerdi ve çok daha korkutucu rakiplerdi!

Bu alanın birkaç yüz kilometresinde, üç ya da dört yüz fevtten oluşan bir taburun ortaya çıkması son derece nadirdi. Böyle bir tabur, on bin kişilik bir nüfusu olan bir ileri karakolu kuşatmak için yeterliydi... ve ileri karakolun gücü ve morali henüz geri kazanılmamışken, tam da doğru zamanda ortaya çıkmışlardı.

Şimdi, Karabayrak İleri Karakolu dış çevresini savaşmaya bile gerek duymadan kırmayı başarmışlardı.

İki taraf birbirinden yaklaşık üç yüz metre uzaklıktaydı. Garip, tuhaf görünümlü mutantlar birbiri ardına ortaya çıktı. Bu fevtlerin yüzde sekseninden fazlası, yüksek oranda mutasyona uğramışken, yüzde yirmisi orta derecede mutasyona uğramış mutantlardı.

Özellikle çarpıcı olan yaklaşık on kadar mutant vardı. Çirkin yüzleri vardı ve farklı boyutlardaydılar, ama hepsi en az üç metre boyunda ve sıradan bir insanın dört katı kadar irilerdi. Gökdoğan, kendi gözleriyle görmeseydi, bu gibi mutantların var olabileceğine inanmazdı! Bu yaratıklar hiç de insan gibi görünmüyordu; onlar dikey yürüyen behemotlardan başka bir şey değillerdi!

Ama eğer bu behemotların sahip oldukları tek avantajın büyüklükleri olduğunu düşündüyseniz, tamamen yanılmış olurdunuz. Onların göğüsleri, kolları ve uylukları tamamen çelik plakalarla kaplanmıştı ve silahları iki yüz kilodan fazla olan dev savaş çekiçleriydi. Bunlar hiç insan değildi; yürüyen çelik kaplı seyyar kalelerdi!

 

Çorak topraklarda bu dev mutantlar genellikle “yamyam” olarak adlandırılırdı. Yamyamlar akıl almaz miktarlarda güce sahipti ve o kocaman savaş çekiçlerini kullandıklarında, darbeleriyle zırhlı araçlara bile göçertebilirlerdi. Tek sıradan bir yamyam, ondan fazla ileri karakol muhafızından oluşan bir birliği zahmetsizce dize getirebilirdi... ama bu ondan fazla yamyamın hepsi baştan aşağı silahlıydı! Karabayrak İleri Karakolu için kesinlikle büyük bir tehdit oluşturacaklardı!

Clank! Clank! Tam o anda, fazlasıyla mutasyona uğramış fevtlerden oluşan bir başka büyük grup daha ortaya çıktı ve bunlar yamyamların arkasına düzgünce dizildiler.

Bu fevtler, yamyamlar kadar korkunç değillerdi, ama yine de sıradan insanlardan iki kat daha iri ve kaslılardı ve kabaca iki metre boyundaydılar. Kişisel olarak üretilmiş metal zırh ve miğferlerle tamamen donatılmışlardı ve sağ kollarında çelik kalkanlar, sol kollarında ise ağır savaş baltaları tutuyorlardı.

Bu yaratıklar ‘haydut’ fevtler olarak biliniyorlardı ve fevt taburları için orta piyade olarak hizmet ediyorlardı! Her on fevtten sadece bir tanesi bir haydut olmak için seçilirdi ve bu yüzden hepsi çok sert figürlerdi. Onlar ağır metal miğfer ve kalın metal göğüs zırhları giyinmişlerdi, bu da neredeyse dev metal kutular gibi görünmelerine yol açıyordu. Ağır savaş baltalarına gelince, bu şeyler uzuvları; çiçek koparır gibi kolayca kesmeyi başarıyorlardı.

Fevtlerin geri kalanı bu kadar düzenli bir şekilde donatılmamıştı, ancak bunlar da bir çorak arazi ordusuna göre oldukça donanımlıydı. Bazılarının süvari kılıcı, bazılarının savaş çekiçleri vardı, bazıları devasa kertenkeleler sürerken, bazıları da araç kullanıyordu.

Otuz kadar nispeten kısa mutantlar özellikle dikkat çekiciydi. Bu mutantlar sadece orta derecede mutasyona uğramıştı ve bir zamanlar insan olduklarını anlamak mümkündü. Çoğu; uzun yaylar, ateşli silahlar ve diğer uzun mesafe silahlarıyla donatılmıştı.

Gökdoğan sanki bir hayalet görmüş gibi hissediyordu. Fevtlerin ateşli silahlarla donatılması nasıl mümkün olabilirdi ki?!

Ağır baskın birlikleri, orta piyadeler, süvariler, okçular, savaş düzenleri, taktikleri ve komple silah ve teçhizatları vardı. Çorak arazilere göre, bu aslında tam bir orduydu!