Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

23. Bölüm Ezilenler

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Tam donanımlı dört yüz fevt, çorak arazilerde dolaşma yetkisine sahip cezadan muaf, önlerinde durmaya cesaret eden herhangi bir aptal rakibi kolayca ezme yeteneğine sahip bir güçtü. Karabayrak İleri Karakolu’nun durumu, bir gece önce bir canavar dalgasıyla karşılaştığı zamandan çok daha korkunçtu.

Kıyaslanacak olursa, karakol savaşçıları münferit olarak her yönden mutant fevtlerden daha aşağıydılar ve ayrıca yorulmuşlardı. Karakol savaşçılarının çoğu da yaralıydı. Bu savaşı nasıl kazanabilirlerdi ki?

Ama Gökdoğan'ın korktuğu şey fevtler değildi. Bütün karakolda, önceki kum fırtınasının tesadüfen oluşmadığı gerçeğini bilen tek kişi oydu. Birisi ya da bir şey tarafından emsalsiz bir silah kullanarak oluşturulmuştu.

Ne tür bir objenin bu inanılmaz, doğaüstü güce sahip olacağını Gökdoğan hayal edemez, hayal etmeye cesaret bile edemezdi. İnsanlar her zaman açıklanamaz ve bilinmeyen karşısında korku hissetmişlerdir ve Gökdoğan da istisna değildi. O fevtlerin arkasında kesinlikle gücü ölçülemez bir destekçi olduğundan emindi.

İki taraf bir ya da iki yüz metrelik bir mesafeden birbirleriyle karşı karşıya geldi. Fevtler saldırmak için acele içindeymiş gibi görünmüyorlardı.

Fevt araçlarının birinden, tamamen eski püskü, paramparça pelerine sarılmış bir figür çıktı. Ama büyük bir kapüşon bütün kafasını örtüyordu ki bu yüzden onun neye benzediğini görmek imkânsız hale gelmişti. Ancak, kana susamış, şiddetli ve huzursuz mutantlarla karşılaştırıldığında, bu adam neredeyse garip bir şekilde çok durgun görünüyor, sanki nefes aldığında bile göğsü inip kalkmıyor gibiydi. Eğer yürümeden sadece orada dursaydı, herkes onu pelerinle kaplı bir heykel sanırdı!

Gökdoğan oldukça ilginç bir şey fark etti.  Bu gizemli adam yanlarından geçerken vahşi ve ürkütücü derecede güçlü yamyamlar bile, gönüllü bir şekilde ona yol açarak geri çekiliyorlardı. Sanki onun yoluna çıkmaktan korkuyor gibiydiler.

Bu dev yaratıklar uzun zaman önce neredeyse bütün akıl ve mantıklarını kaybetmişlerdi. Buna rağmen, onlar hala güçlüyü zayıftan ayırt edip kimin değerli, güçlü bir lider olduğunu anlayabiliyorlardı. Her şeyden önce, liderlerine karşı isyan etmeyi denerlerse, nasıl bir bedel ödeyeceklerini kesinlikle biliyorlardı.

İsyancılara ne tür cezalar beklediği gerçeği zaten onların zihinlerine kazılmıştı... ve bu iş mümkün olan en basit, doğrudan ve acımasız şekilde yapılırdı. Bu yüzden onlar neredeyse içgüdüsel olarak o adamdan uzakta duruyorlardı!

Savaş ani bir durma noktasına gelmişti, sanki her şey bir bataklığa düşmüş gibiydi.  Her şey inanılmaz gergindi ve herkes diken üzerindeydi. İleri karakol savaşçıları, en ufak bir şeyin bu kırılgan, narin dengeyi bozabileceği korkusuyla, yüksek sesle nefes almak konusunda bile çok dikkatliydiler.

Pelerine sarılı figür yavaşça öne doğru, adım adım ilerledi. O ilerlerken de Gökdoğan, bu figürü bu kadar farklı kılan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışarak göz kırpmadan ona dik dik baktı. Ve yine de Gökdoğan her ne kadar dikkatlice incelese de o garip dalgaların adamdan yayıldığını algılayamadı. Bu dalgalar ondan yayılmıyordu!

Bu, metal zırhla, ağır makineyle, palalarla, savaş baltalarıyla, yaylarla, ateşli silahlarla ve hatta araçlarla donatılmış bir fevt ordusuydu.  Tam anlamıyla tepeden tırnağa silahlanmışlardı. Böyle bir ordunun, durduk yere aniden ortaya çıkması imkânsızdı. Neden geçmişte böyle bir örgütü hiç duymamışlardı ki?

Elit ileri karakol muhafızlarının iki kaptanı son derece şaşkındı. Neden fevtler dış çevreyi ihlal ettikten sonra saldırıyı hızlandırmamışlardı? Onlar, dinlenebilmeleri için kuşatılmış savunuculara zaman tanıyarak orada sadece duruyorlardı. Bunu neden yapıyorlardı ki? Yoksa gerçekten kendilerinin çok daha üstün olduklarına aşırı inandıkları için mi? Bir şey mi bekliyorlardı? Yoksa bir şey hakkında endişeli miydiler?

Bütün oklar kirişe yerleştirilmişti. Silahlar dolduruldu. Fevtlerin ne planladığının bir önemi kalmamıştı artık. İleri karakol savaşçıları bir kez daha güçlü bir alan savunması kurmuştu. Ancak bu savaşta ileri karakolun hiçbir avantajı olmadığını hepsi biliyordu. Eğer onlar gerçekten savaşmaya başlarlarsa, kazansalar bile en azından insanların çoğunluğu yeryüzünden silinecekti. En kötü ihtimalle, bütün ileri karakol kanla vaftiz edilirdi!

Moraller çok kötüydü, herkes nefes almakta bile zorluk çekiyordu. Pelerine sarılı, heykel gibi figür ise, başını kaldırıp kapüşonun altındaki kâğıt gibi bembeyaz yüzünü ortaya çıkararak hafifçe hareket etti. Onun teni, su mermerinden yapılmış heykel gibi cansız görünüyordu, ama gözleri gecenin sonsuz derinlikleri gibi siyahtı. Gözlerini ‘kırptığında’, göz kapakları aslında hareket etmiyordu; daha doğrusu, bir çeşit koyu kırmızımtırak zar gözbebeklerin üzerine hızla kapanıyor gibiydi sanki. Bunu seyretmek son derece tuhaftı.

Bu gizemli adam elini uzatıp karakola işaret ederek dedi ki: “Bu karakol şimdi bize ait.” Onun sözleri oldukça sakin ve rahattı, sanki oldukça basit bir karar vermişti. O sanki bir parça ekmek yiyeceğini veya belki de yol kenarından bir çiçek koparacağını ilan ediyordu. Garip, mutasyona uğramış, kötücül bir ritmi olan tiz ve karanlık bir sesi vardı.

Onun bu ilanını duyduklarında ileri karakol savunucularının hepsinin yüzünde oldukça suratsız bir ifade vardı. Gizemli adam devam etti: “Teslim olun!”

Gökdoğan’ın yüzünde de garip bir ifade belirdi. Fevtlerin, çekirge gibi çorak arazilerde gezinen arsız canilerden başka bir şey olmaları gerekmiyor muydu? Neden bu fevt, bu ileri karakolu ele geçirmek istiyordu ki? Bu çok garip bir durumdu!

Ama tabii ki, bu talebi kimse kabul edemezdi. O kocaman insan yiyen yaratıklar her öğünde bir bütün insanı yiyebilirlerdi. Kemikleri bile israf etmezlerdi. En aptal insanlar bile fevtler için yiyecek olmaya gönüllü olamazdı!

Bu açık tahrikle yüz yüze gelen zayıf bir genç, ayağa kalkıp ileriye doğru adım attı. O, Wulf ismiyle bilinen elit takımının ikinci kaptanıydı.

Gözlerinden resmen ateşler püskürüyordu, “İstiyor musunuz?  O kadar t*şaklıysanız, gelip alın hadi!” dedi. Diğer ileri karakol muhafızları da hep bir ağızdan hakaret ve lanetlerle onu destekledi.

Bu adamın küstahça tavırları aslında onları kızdırmamıştı. Aksine, bu silah arkadaşlarının düşük morallerini yükseltmek için ellerindeki tek yöntemdi.

“Öyleyse sanırım yapacak bir şey yok.” Pelerinli figür elini usulca kaldırdı, onun her bir hareketi son derece rahat görünüyordu. Sanki komşusuna günaydın diyormuşçasına el sallıyordu… ama son kararı vermeden önce, neredeyse bir şey bekliyormuş gibi etrafa bir göz gezdirdi.

Bu gizemli adam etrafı baştan aşağı süzdükten sonra biraz tereddüt etti, sanki onun beklediği şey henüz kendini göstermemişti. Bir anlığına gözlerinde hüsran dolu bir ifade belirdi ve sesi, soğuk, ölüm vaadi gibi oradaki her adamın kulağında net bir şekilde yankılandı. “İyi o zaman. Sizi ortadan kaldıracağız.”

Böyle sıradan bir ifadeydi. Böyle doğrudan bir ifade… Hatta ona göre bu bir bilhassa zahmetli görevmiş gibi de gelmiyordu; bu sözleri, sanki birisine bir bardak su içmesini söylermiş gibi söylemişti. Basit bir emirdi bu, ama hiçbir şekilde itiraz edilemezdi. Belki de bu gizemli fevt için, ileri karakol savaşçıları onun bir el hareketiyle ezilebilecek böceklerden daha fazla bir şey değildi!

“HURRAAAAAAAAAA!” Fevtler çok zamandır sabırsızlıkla bu emri bekliyorlardı!

On kadar yamyam koşu temposuyla ilerlemeye başlarken yüzden fazla haydut da hemen arkalarından takip etti. Giydikleri ilkel, çirkin, ama son derece kalın olan zırhları şangır şungur sesler yayıyordu. Sanki Eski Zamanlar’daki o paslanmış trenlerden birinde gibiydiler. Attıkları her bir adımla, önlerindeki zemini titretiyorlardı. Hem aralarındaki mesafe çok sıkıydı hem de güçlülerdi ve önlerinde duran herhangi bir adamın, ezilip et ve pıhtılaşmış kan parçacıklarına dönüşmesi kaçınılmazdı.

Karabayrak İleri Karakolu savaşçılarının yüzlerinde şaşkın ve dehşete kapılmış ifadeler vardı. Savaş öylece başlamış mıydı yani? Savaştan önce yüze yüze gelmenin biraz daha uzun süreceğini düşünmüşlerdi, böylece onlara oklarını ve cephanelerini yeniden doldurmaları için yeterli zaman verilmiş olacaktı. Bu lanet olası fevt taburunun en ufak bir gecikme bile yapmadan hemen bir saldırı başlatacağını kim bilebilirdi ki?

Bozayı yüksek sesle kükredi, “Okçular ve nişancılar, ateş!” İleri Karakol savaşçıları silahlarıyla ateş etmeye ve yaylarıyla atış yapmaya başladılar, ama onların düzeni o kadar karman çormandı ki, atış güçlerine yoğunlaşmaları onlar için hemen hemen imkânsızdı.

Ondan fazla dağ gibi yamyam, kollarını kaldırıp gözlerini kol zırhlarıyla korudular. Vücutlarını örten kalın çelik göğüs zırhları, hayati organlarını korumak için fazlasıyla yeterliydi ve bu yüzden bu sıradan oklar ve mermilerin onları ölümcül yaralaması imkânsızdı.

“Dikkat edin! Geliyorlar!”

Bu azman acayip yaratıklar, son derece hayret verici bir hızla doğrudan savunmacılara saldırdılar. İnsan yiyenlerin her biri, ellerinde kendileri gibi kocaman, yüzlerce kilo ağırlığındaki büyük çekiçleri sallıyorlardı, ama öyle yaparlarken sanki tahta sopalarla oynuyormuş gibiydiler. O ağır savaş çekiçlerini yukarı kaldırdıktan sonra onları, bir boğa sürüsünü toz haline getirecek ağırlıktaki güçle insanlara vurdular.

ÇATT diye iki adamın kafasına çarptı ve sanki bu adamların vücutları camdan yapılmış gibi, her yere kan ve et saçarak parçalandı!

Birkaç vuruş isabetli olmayıp yere çarpınca yerin kendisi titremeye başladı. Daha uzaktaki bazı insanlar bacaklarının yerle birlikte sallandığını hissederken, yakındaki savunucu grupları bu vuruşların ürettiği aşırı güçlü şok dalgaları yüzünden yere serilmişti. Halen ayakta duran karakol savaşçıları ise mızraklarını bu insan yiyenlere saplamaya çalıştılar, ama onların zırhlarındaki çatlaklardan mızraklarını geçirseler bile, sert yamyam derisine batırmayı başaramadılar.

Her bir yamyamın tek kuvvetli vuruşuyla, birden fazla insan tenis topları gibi uzağa yuvarlanıp gidiyordu. Bir, iki, üç, dört… devasa canavarlar çılgınca ilerlemeye devam ettiler, onların kalın çelik zırhı, neredeyse tüm saldırılara karşı onları yaralanmaz kılıyordu. Onların fırıl fırıl dönen savaş çekiçleri, karşılaştıkları her insanı lapa olmuş et yığınına çeviriyordu.

Her bir kocaman yamyamın yanında, demir kalkanlarla onları çevreleyen baltalı haydutlardan oluşan büyük bir grup vardı. Bu haydutlar insan yiyenlerin devasa büyüklüğüne ve gücüne sahip olmasalar da, onlar hala fevtlerin sahip olduğu en elit savaşçılardandılar. Hepsi neredeyse iki metre boyundaydı ve sıradan insanlardan iki misli daha kaslıydılar. Sol ellerinde, herhangi bir saldırıyı durdurabilecek demir kalkanlar vardı ve sağ ellerindeyse, insanları sebze gibi doğrayan savaş baltalarını tutuyorlardı.

Bu haydutların arkasında, yaylı ve silahlı orta derecede mutasyona uğramış fevt grupları vardı. Bu mutantlar, ilk ikisinin yakın muharebe gücüne sahip değillerdi, ancak çok daha zekilerdi ve bu yüzden, ateşli silahlarla uzak mesafeden düşmanları öldürmekle ve aynı zamanda müttefiklerini korumakla sorumluydular. Özellikle de tehlikeli hedefleri öldürmekle sorumlulardı.

Fevt yayları özel olarak tasarlanmış ve üretilmişti. Her bir vuruş muazzam miktarda güç taşıyordu ve korkunç bir şekilde kusursuzdular. Bir insanın kafatasını delip geçebilicek özelliğe sahiptiler ve o yay oklarıyla yaralanan herhangi birinin hayatta kalmayacağı neredeyse kesindi.

Kertenkele binicileri, motosikletçiler ve diğer biniciler ise, orak ve diğer uzun silahları sağa sola sallıyorlardı ve sağ ve sol kanatları güvenli tutmaktan sorumluydular.

Bu son derece güçlü ve son derece iyi organize edilmiş bir düzendi. Bunun gibi bir fevt taburu, tartışmasız bir şekilde güçlüydü ve ezici bir şekilde neredeyse tüm rakiplere hükmedeceklerini garanti ederdi. Bu ileri karakol savaşçılarının hiç şansı yoktu!

İleri karakol savaşçıları, öldükleri sırada çığlık attılar ve çığlıkları parçalanmakta olan kemiklerinin ve ezilmekte olan bedenlerinin sesleriyle, aynı zamanda yay kirişlerinin tıngırtıları ve ateşli silahların patlama sesleriyle birleşiyordu. Bunların hepsi birbirine karışmış gibi geliyor ve orada bulunan insanların hiçbirinin unutamayacağı garip, dehşet verici bir melodi oluşturuyordu. Bu, en cesur savaşçıların bile kalplerini boğabilecek, cesaretlerinin çöküp kaybolmasına neden olabilecek bir dehşet deniziydi.

Şimdiye kadar, Gökdoğan birçok kez ölüm ve sefaleti yakından görmüştü. İki taraf arasındaki güç farkının çok büyük olduğunu söyleyebilirdi; hatta tüm karakol savaşçıları ölümüne savaşsa bile, yine de yeterli olmazdı. Onlar için karşı koyma tamamen boş ve anlamsızdı.

Fevtler, tüm umutları yok ederek ve ileri karakol savaşçılarını daha da ümitsizliğe düşürerek, merhametsizce saldırmaya devam ettiler. Bu iki güç tamamen farklı beceri ve güç seviyelerindeydi ve bu savaş, canavar dalgasına karşı olan önceki savaştan on kat daha felaketli oluyordu!

Pelerinli, gizemli adama gelince, o gözünün önünde katliam devam ederken sadece sessizce izliyordu. Sanki güzel bir yemekten sonra bir tiyatro oyunu izliyormuş gibi görünüyordu ve bu savaşta yer almaya hiç hevesli görünmüyordu.

Gökdoğan’ın içinde, bu adamın on kişiden daha tehlikeli olduğuna dair garip bir hissi vardı. Çılgın Köpek ve Kurnaztilki gibi erbaplar bile onun gibi birinin dengi olmaktan çok uzaktı. Bu gizemli adamın savaşta yer almamasının tek nedeni şuydu ki ona ihtiyaç bile yoktu.

Bu savaş nasıl sona erecekti? Karabayrak İleri Karakolu’nun tepkisi ne olmalıydı? Gökdoğan bu sorunun cevabını bilmiyordu, ama bu ona bir kez daha zayıfların üzücü yazgısının bu olduğunu hatırlattı. Bu kâbusla yüz yüzeyken, onun yapabileceği hiçbir şey yoktu.